4 Nisan 2016 Pazartesi

Büyük resmin küçük adamı: Sarraf

İsim, tutuklanma yöntemi ve zamanlaması gibi ayrıntıları bir kenara bırakırsak çatışmanın merkezinde Türk-ABD ilişkilerinin parasal güç dengesinde Türkiye’ye yöneltilmiş kızgınlık ve hesap sorma ihtiyacı olduğu açık bir şekilde görülüyor.


2008 küresel mali krizinin ardından meydana gelen büyük ekonomik durgunluk, özellikle bölgesel güç olma arzusunda olan ülkelerin Batı merkezcil parasal sistemin dayattığı üç yüzyıllık paradigmadan bağımsızlaşma arayışlarına gerekçe oluşturmuştu. Örneğin, bu arayışlardan en önemlisi Nisan 2009’daki G20 Zirvesi öncesi Çin Merkez Bankası Başkanı Dr. Zhou Xiaochuan’ın uluslararası parasal güç dengesinde yeni bir paradigmanın hayata geçmesi gerektiğini kaleme aldığı makalesiydi. Çin’in Amerikan dolarının ayrıcalıklı statüsünün sorguladığı bu çıkışı, aslında ABD’nin hegemonyasının sona erdiğini ima ediyordu. Çin’den gelen bu serzenişi Washington fazla “cüretkâr” bulmuştu. New York ve Londra’daki “endişeli yatırımcılar” ise Dr. Xiaochuan’ın zamansız çıkışından duydukları hoşnutsuzluklarını Çin borsasında milyarlarca doların buharlaşmasına neden olan satış baskısı ile göstermişlerdi. Böylelikle Çin bu önerisinden en azından bir süre daha vazgeçmek zorunda kaldı.
Çin Merkez Bankası Başkanı’nın bu dikkat çekici sözlerinden kısa süre sonra, doların hegemonyal gücünün dayandığı en önemli yapı olan uluslararası ödemeler sisteminden, yaklaşık 100 milyar dolar olduğu tahmin edilen bir gedik açıldı. Bu gediğin sebebi, yükselen Çin değil, bölgesinde yükselen bir güç olma iddiasını en azından 2010’da koruyan Türkiye’ydi. Ve bu güç testine İran’ın 2009’da içine düştüğü ağır ekonomik ve mali darboğaz neden olmuştu.

Bu gedik, Türkiye’nin İran’ın petrol ve doğal gaz alacaklarını ABD’nin parasal güç alanı dışına çıkarak by-pass etmesiyle oluştu. Türkiye – İran ticaretinin yanı sıra Hindistan gibi dünyanın en büyük gelişmekte olan ekonomilerini de ilgilendiren bir boyuta dönüşen bu parasal başkaldırı, ABD’nin ulusal çıkarları hilafına ve Türkiye’nin güdümünde yürütüldü.
Amerika’nın İran’ı yalnızlaştırma politikası, BM’den kısmi onay alıyor
Dönemin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeleri Türkiye ve Brezilya’nın “Hayır” oyu verdiği 1929 sayılı BM kararı, “hassas nükleer faaliyet” için kullanılabilecek her türlü askeri ve sivil mal ve hizmetin ticaretini ve bu ticaretten doğan para transferlerinin önlenmesi yönünde karar almıştı. Ancak ABD, BM’nin bu kararı ile yetinmek istemedi ve iki hafta sonra Haziran 2010’da İran’ın petrol ve doğalgaz gelirlerinin de nükleer faaliyetlerde kullanılabileceği varsayımıyla bu faaliyetlerden kaynaklanan parasal transferlerin de yasadışı ilan edilmesini emreden bir yaptırım kararını ABD Senatosu’ndan geçirdi. Tek taraflı olarak yürürlüğe giren bu karara göre, İran petrol gelirleri artık “kara para” statüsündeydi ve bu anlamda meydana gelen her türlü finansal işlem “kara para aklama” olarak tanımlanacaktı. 
ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı Terörün Finansmanı ve Finansal Suçlardan sorumlu Bakan Yardımcısı Daniel Glaser başkanlığındaki ABD heyeti, sonraki aylar boyunca, İran’ın ticaret yaptığı en önemli ülkelere giderek, bu ülkelerdeki bankacılık ve finans sektörünün temsilcilerine yaptırımlar konusundaki kararlılıklarını anlattı. Glaser, bu toplantılardan birini de Ağustos 2010’da Türkiye Bankalar Birliği’nde yaptı ve Türk bankalarının üst düzey temsilcilerini İran bankaları ile çalışmamaları konusunda uyardı. Heyet, bankacıları öylesine tehdit etmişti ki, bazı banka yöneticileri yurt dışına çıktıklarında tutuklanabileceklerini dahi düşünüyordu. ABD’nin uyarısı içeriği ve üslubu itibarı ile Türk bankalarını endişelendirmişti.
Dönemin Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ise bankacılara cesur olmalarını tavsiye etmişti: “ABD’nin yayınladığı ambargo kararı var. Her türlü finansman hareketlerine yasak getiren bir düzenleme. Bizi sadece BM’nin kararı bağlar. ABD’ninki değil. … bankaların cesaretli olması lazım.”
Türkiye ve ABD arasında bu görüşmeler değişik platformlarda 2010 boyunca sürdü. Aynı yıl ABD’de Ali Babacan ve Çağlayan’a da iletilen talepleri Türkiye dikkate almadı. Kısa süre sonra Avrupa Birliği de BM kararıyla yetinmediğini gösteren ve İran’ın petrol ve gaz endüstrisine teknoloji ve donanım satışını yasaklayan bir yaptırım paketini yürürlüğe koydu. Ancak bu girişim de İran’ın petrol ve doğal gaz satışına ve bu satıştan elde edilen parasal transferlerine engel olamadı.
2010’da Türkiye’ye gelen ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Finansal İstihbarat yeni müsteşarı David Cohen de Türkiye’deki muhataplarını bu kez daha sert bir dille uyarmıştı.
Cohen’in endişesini artıran, Türkiye ile İran arasındaki ticaret hacminde göze çarpan 10 milyar dolarlık artıştı. İki ülkenin 2002’de sadece 1 milyar dolar olan ticaret hacmi 2010’da 11 milyar dolara çıkmıştı. Beş yıl içinde 30 - 35 milyar dolara çıkması öngörülüyordu. Cohen’e göre, Türkiye İran ile ticaretini tamamen sona erdirmeliydi zira İran bu kaynakların tamamını nükleer programının finansmanı için kullanıyordu.
O günlerde bu haberleri takip edenler, ABD ile Türkiye arasında baş gösteren uyumsuzluğun sebebinin Türkiye ile İran arasındaki ticaret ve bu ticaretin finansmanı ile sınırlı olduğunu düşünüyordu. Ne var ki, konu daha uluslararası bir boyuta taşınmıştı. Türkiye, İran’dan petrol ve gaz ithal eden ve ABD baskısına direnemedikleri için satın aldıkları petrolün parasını İran’a ödeyemeyen Hindistan gibi büyük ithalatçı ülkelere aracılık etme hazırlığındaydı. Hindistan, Türkiye ödeme hattını açan ve deneyen ilk ülke olmuştu.
Arı kovanına çomak sokan banka: Halkbank
ABD’nin İran’a yönelik, tek taraflı uyguladığı finansal yaptırımlarından çekindikleri için Hint bankalarının dahi takas /muhabir banka işlevini yerine getirmemesi, Hindistan’daki petrol rafinerilerinin İran’dan gerçekleştirdiği günlük 400 bin varil hampetrol alımını riske sokmuştu. Hint rafineri şirketleri İran’a 5 milyar dolarlık borçlarını ödeyemeyince İran 8 ay boyunca petrol sevkiyatını durdurdu. Bu kısıtlama, toplam petrol ihtiyacının yüzde 15’ini İran’dan temin eden, yükselen bir ekonomi olan Hindistan için büyük bir soruna dönüşmüştü.

Temmuz 2011’de Hindistan Maliye Bakanı, İran petrol sevkiyatının, ödemelerin ismini vermek istemediği bir Türk bankası üzerinden yapılması suretiyle çözüme kavuşacağını açıkladı. Uzun süre alternatif yollar arayan Hindistan’a ülkenin enerji arz güvenliğini tehdit eden bu durumdan kurtulmaları için sonunda Türkiye el uzatmıştı, Batı hatta Hindistan bankalarının dahi yapmak istemediği parasal işlemlere Halkbank aracılık edecekti. Nihayet 8 ay sonra Hindistan ve İran petrol ticaretine yeniden başlıyordu.
Halkbank’ın aracılığı sayesinde hayata geçen bu ödeme hattı 2011 boyunca kullanıldı, tüm tarafların denetimine de açık tutulduğu için mevcut BM yaptırım kararlarına da aykırı değildi. Ekim 2011’de ABD’den gelen yeni bir heyet yine Ankara’yı İran petrol gelirlerinin nükleer faaliyette kullanıldığına ikna etmeye çalıştı. Ancak Ankara’nın milyarlarca dövizin transferinden oluşan kaynaklardan vazgeçmeye niyeti yoktu. Zira 2010 itibariyle Hindistan’ın İran’dan yaptığı 15-20 milyar dolar tutarındaki petrol ithalatınınyüzde 55’ı Halkbank üzerinden gerçekleşiyordu. 2010 yılı gecikmiş ödemeler toplamı olan 5 milyar dolar da yine bu kanaldan İran’a gönderilmişti.
2011’in sonuna doğru ABD yeni bir önlemi daha devreye soktu ve İran’ın Merkez Bankası ile petrol gelirleri üzerinden parasal transfer yapan finansal kurumlarına yaptırım getirdi. Hindistan Türkiye’nin bu baskıya direnemeyeceğini düşünerek kendine alternatif yeni ödeme kanalları aramaya koyuldu. Ancak Halkbank en azından bir süre daha bu hattın açık olduğunu, BM kararlarına uygun hareket edildiğini, denetime açık olduklarını ve bu sürece Türkiye’nin en büyük rafineri şirketi olan TÜPRAŞ’ın da dâhil olduğunu bildirdi.
BOTAŞ ve TÜPRAŞ’ın yapmış olduğu alımlar karşısında Halkbank’ta İran kaynaklarına TL cinsinden hesaplar açılıyordu. Bu hesaplardan çekilen paralar ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin herhangi bir dahli olmadan altına çevriliyor veya eski usul havale yöntemleri kullanılarak TL döviz cinsinden Dubai’ye ve oradan da ilgili şirketlere transfer ediliyordu.
2013 bütçe komisyonu görüşmeleri sırasında dönemin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Türkiye’nin doğal gaz ihtiyacının %18’ini ve petrol alımların %55’ini bu yöntemle İran’dangerçekleştirildiğini deklare etmişti. Ancak ABD yaptırımları sıkılaştıkça, İran ile enerji ticareti yapan diğer ülkelerin de Türkiye’nin önünü açtığı bu ödeme sistemini kullanmış olabileceğini düşünen ABD’li uzmanlar 2010 -2013 arası Türkiye’nin yaptığı parasal aracılığın 100 milyar doların üstünde olduğunu tahmin ediyorlar.  
Kısa süre sonra, İran’dan petrol alan Çin, Hindistan ve Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 8 ülke petrol ithalatlarını makul seviyelere indirmeleri karşılığında bir süre hidrokarbon ticareti üzerindeki baskıların gevşetilmesi konusunda ABD ile anlaştı. Çin ve Türkiye’ye petrol alımının kademeli azaltılması karşılığında 180 günlük bir süre yaptırımlardan muafiyet tanındı. Temmuz 2012’de istisna dönemi sürerken, Hindistan petrol alım ödemeleri de Türkiye’nin İran’dan yaptığı petrol ve doğal gaz alımları da devam etti. Şubat 2013’de ise bu sıra dışı parasal akış tamamen sona erdirildi.
Bahsi geçen dönemde, İran’a dönük ABD yaptırımlarına rağmen Türkiye üzerinden girişilen bu parasal operasyon, Türkiye’nin cari açığına da pozitif bir katkı sağlamış oldu. Mahfi Eğilmez’in Ekim 2012’de yaptığı analize göre, bu yolla “İran ambargodan biraz olsun kurtulmuş, Türkiye de eskiden ithal ettiği altınları ihraç ederek cari açığının düşüşünü hızlandırmış” oldu.
Türkiye neden böyle bir riske girdi?
2010 - 2013 arasında ABD ile Türkiye arasındaki uyuşmazlığa neden olan bu gelişmeler, ABD’nin parasal gücünü tanıma konusunda pek istekli olmadığı anlaşılan Türkiye’nin, bölgesel güç olma arzusunun doğal yansıması olarak tanımlanabilir. Ancak, 2009’da Çin Merkez Bankası Başkanı’nın doların statüsünü sorguladığı söylemleri Washington’da ne kadar rahatsızlık yaratmışsa, Türkiye’nin ABD’nin tüm ısrarlı uyarılarına rağmen, İran’ın petrol gelirlerine ulaşmasına vermiş olduğu destek de o kadar hayret ve endişe ile karşılanmıştır.
Her ne kadar BM’nin 1929 sayılı kararı, Türkiye’nin İran’a vermiş olduğu mali desteği meşrulaştıracak zemin oluştursa da Ankara’nın stratejik hedeflerine uygunluk konusu hak ettiği tartışma zeminine henüz sahip değildir. Uluslararası parasal güç tanımı itibarı ile bakıldığında ise doların hegemonyal gücünü elinde bulunduran ABD ile Türkiye arasında çıkabilecek olası bir çatışma ve kriz durumunda Türkiye aleyhine oluşabilecek stratejik mevzi kaybını öngörmemek olası değildir.

Her iki açıdan da bakıldığında İran’ın çıkarları ve Türkiye’nin bölgesel güç olarak kapasitesinin tescili, diğer ifade ile özerklik arayışı, 2010 - 2013 yılları arasında Türkiye’nin hayli sıra dışı ve ABD’ye göre Amerikan’ın ulusal güvenliğinin hilafına gerçekleşmiş bir parasal akışa ev sahipliği yapmasına neden olmuştur. Ancak bu hayli sıra dışı parasal akışın kaynağında İran’ın meşru ve hak edilmiş doğal kaynaklarından elde edilen hidrokarbon gelirleri vardır. Bu gelirlerin ABD’nin tek taraflı yaptırım kararları istedi diye “kara para” olarak nitelendirilmesi adil bir tanım olmaz. Nitekim nükleer anlaşmayı müteakip kaldırılan yaptırımlar, bugün itibarı ile İran’ın petrol gelirlerinin meşruiyetini bir kez daha tescillemiştir.
Ancak tek taraflı ABD yaptırımları karşısında, etkinlik kurma kapasitesi sınırlı Türkiye’nin, hangi gerekçe ile İran için bu kadar büyük risklere girdiği ise tartışılmayı beklemektedir. Bugüne kadar konunun çeperinde yer alan bir takım spekülatif isimler ve hadiseler, bazı siyasi isimlerin de karıştığı yolsuzluk iddiaları ile beslenen sansasyonel siyasi tartışmalar, bu önemli sorgulamayı bugüne kadar perdelemişti. Ancak bu sıra dışı parasal akışta sıkça adı geçen Rıza Sarraf’ın 19 Mart’ta ABD’de tutuklanması, yeniden işin odağındaki asıl meseleye, Türkiye’nin ABD’nin parasal gücüne karşı kısa süreli başkaldırısının nedenlerine ve olası sonuçlarının Türkiye’ye olan etkilerine odaklanılmasına vesile oldu. 
Öncelikle belirtmek gerekir ki, ABD’de Rıza Sarraf ve diğer iki kişi adına açılan dava ABD Başkanı’na “ulusal güvenliği ve dış politikasına yönelik sıra dışı ve olağanüstü tehditlerin üstesinden gelme” yetkisi veren “Uluslararası Acil Ekonomik Güçler Yasası”na aykırılıktan açıldı. Başka bir ifade ile bu davada ABD’nin ulusal güvenliğine ve çıkarları hilafına, Türkiye’nin İran için bu ülkeye ekonomik ve mali destek vermek amacı ile almış olduğu tasarruflar sorgulanacak. Aslında isim, tutuklanma yöntemi ve zamanlaması gibi ayrıntıları bir kenara bırakırsak çatışmanın merkezinde Türk-ABD ilişkilerinin parasal güç dengesinde Türkiye’ye yöneltilmiş kızgınlık ve hesap sorma ihtiyacı olduğu açık bir şekilde görülüyor.
Çin’in 2009’daki çıkışı kısa süre sonra Shangai birleşik endeksinde %8’e varan erimeye yok açarken, Türkiye de kendisinden beklenmeyecek bir parasal başkaldırıyı siyasi ve ekonomik itibar kaybı ile ödemek durumunda bırakacak gelişmeler ile yüzleşmek zorunda kalabilir. Türkiye’nin belki de kuşaklar ötesi olumsuz etkileri hissedeceği gelişmelere hazırlıklı olması ve devlet bekası ve istikbali için yeni stratejileri siyasi kamplaşmanın kısır tartışmaların tüketici ortamına kapılmadan üretebilmesi gerekir.
Türkiye’nin ekonomik ve parasal gücünü tam olarak tesis etmeden girişmiş olduğu bu özerklik arayışları zamansız ve sonuçları itibarı ile Türkiye’nin kamusal düzeninde istikrarsızlaştırılma odakları meydana getirmesi bakımından olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Özellikle parasal özerkliğini besleyecek ekonomik atılımları tamamlamadan girişilen bu türden arayışların, Türkiye’nin elini ve direncini zayıflattığı da aşikârdır.  
O halde Sun Zi’nin şu deyişini tekrar tekrar hatırlamakta fayda var.
“Savaşta asıl hüner her muharebeyi kazanmak değildir, düşmanı daha savaşmadan mağlup etmektir.”
Selva Tor, finansal güvenlik stratejisti. 2013-2015 yılları arasında Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde Strateji ve Stratejik Araştırmalar Anabilim Dalı’nda Ulusal ve Uluslararası Güvenlik Stratejileri alanında yüksek lisans eğitimini tamamladı. Uzun yıllar uluslararası finans ve yatırım bankacılığı konularında yurt içi ve dışında, yerli ve yabancı banka ve finans kurumlarında çeşitli kademelerde görev yaptı, pek çok alanda danışmanlık hizmeti verdi.  


Alıntı:
http://www.aljazeera.com.tr/gorus/buyuk-resmin-kucuk-adami-sarraf


'Dünya verilerle karar veriyor biz ideolojiyle'

Kalkınma, eğitim ilişkisi üzerine pek çok çalışması olan istatistikçi Doç. Dr. Selçuk Şirin’e göre, Türkiye’nin en büyük sorunu, kararların alınma şekliyle ilgili yani yönetişim. Şirin, “Dünya, veriye dayalı karar verme stratejisini tercih ediyor. Türkiye’de ise öncelikler, verilerle değil, ideolojik gözlüklerle belirleniyor” diyor.

Doç. Dr. Selçuk Şirin, yıllar önce Ardahan'ın Göle ilçesindeki köy okulundan ODTÜ'ye oradan New York'a uzanan kendi başarı öyküsünü yazmış bir istatikçi ve davranışbilimci. New York Üniversitesi'nde ders veriyor, Türkiye - ABD arasında mekik dokuyor. Verilerden yola çıkarak "Nasıl kalkınırız?" sorusunun cevabını arayan kitabı Yol Ayrımında Türkiye 10. baskısını yaptı.
Dünya elektrikli araba, daha dayanıklı akü yarışındayken, Türkiye’nin “milli araba projesiyle” adeta bitmiş yarışa oyuncu hazırladığını söyleyen Doç. Dr. Şirin “Olimpiyatlarda artık olmayan bir spor için altyapı kuruyoruz” diyor. Şirin’e göre, Türkiye 4. endüstriyel devrimi yakalamalı. 
Türkiye neden teknoloji üretemiyor?
Biz teknoloji üretemiyoruz çünkü teknoloji üretmek için eleştirel düşünen zihinlere, bu zihinleri besleyen özgürlük ortamına ihtiyacımız var. O da iyi bir üniversite sistemi ve AR-GE sistemi ile mümkün. Bunların hepsinde çok gerideyiz. Zaman zaman AR-GE, teknoloji yatırımı yapalım, deniyor. Büyük paralar da harcanıyor ama teknolojinin girdisi, teknoloji değil. Bilim üretmek için açacağınız en iyi laboratuvarda da çalışacak olan sonuçta insan. Teknolojinin, inovasyonun kökeninde itiraz var. Türkiye’de teknolojiye dair en az konuşulan, anlaşılan şey bu. Eleştirel düşünce çok önemli.
Türkiye eleştirel düşüncede nerede?
Maalesef çok geri bir noktada. OECD gibi bir ekonomik kalkınma örgütünün eleştirel düşünceyi ölçmesinin bir nedeni olmalı, değil mi? OECD’nin yaptığı, 15 yaşındaki çocuklarda yaratıcılık ve eleştirel düşünce testine göre, Türkiye’de ileri derecede eleştirel düşünce becerisine sahip 15 yaşındaki gençlerin oranı, yüzde 2,2. OECD ortalaması yüzde 12, Samsung’ları üreten Güney Kore’de yüzde 28.
Bu sorunun temelinde eğitim mi yatıyor?
Eğitim tek başına çözüm değil. Özgürlük, artık ekonomik bir meta, bir girdi. Kalkınma, teknoloji ancak bilginin özgürce ortaya çıktığı, paylaşıldığı, eleştirip çoğaltıldığı bir ortamda ortaya çıkıyor. Bir diğer etken de, katılım ve teşvik anlamında adil bir rekabet ortamının olması. Eğer siz nüfusun yarısı katılmasın çünkü kadın, erkeklerin yarısı katılmasın çünkü onlaretnik, mezhepsel ya da dinsel olarak şu şu gruptan derseniz... Kalanların da yarısının ideolojisi size uymasa, geriye yüzde 5 kalır. Bir ülkenin yüzde 5 potansiyeliyle dünyayla rekabet edemezsiniz. Çünkü rakipleriniz yüzde 100 ile geliyor, en iyi 11’lerini sahaya sürüyor. Biz öyle bir maça en torpilli 11 kişiyle çıkarsak, kaybederiz.

Türkiye’de niyet var, hedef var, potansiyel var peki neden olmuyor? En büyük sorunumuz nedir?
Türkiye’nin en büyük sorunu, kararların alınma şekliyle ilgili yani yönetişim. Ülkeyi yönetme sisteminiz nasıl? Türkiye’de kararlar nasıl veriliyor? Bazen bir karizmatik lider geliyor ve “her şeyi ben bilirim” diyerek karar veriyor, bazen de uzmanlar. Bizde çok nadir kullanılan üçüncü yöntem ise, veriye dayalı karar verme stratejisi. Dünya orada. Google sayesinde artık uzmanlığın bir önemi yok. Ama tüm verileri bir araya getirip bir tez ortaya koymak, bu tezi test etmek ve o gelen ampirik veriyle kararınızı gözden geçirmek. Olması gereken bu. Bunu da insanları kobay olarak kullanmadan yapmak önemli.
“Öncelikler, verilerle değil, ideolojik gözlüklerle belirleniyor.”
Nasıl yani?
Eğitimden bir örnek vereyim. Türkiye’de okul öncesi eğitime katılım çok düşük, yüzde 30 seviyesinde. Eski bir Milli Eğitim Bakanımız Nimet Baş okul öncesi eğitimi Türkiye’ye yayma projesi geliştirdi. Bence son 10 -15 yılın en önemli eğitim projesiydi. Bir çocuğun eğitimine yapılacak en önemli yatırım bu. Çok iyi üniversite kuracağınıza çok iyi anaokul kurun. Maalesef o proje bitmeden bakanlıktan ayrıldı. Yeni gelen bakan “Bununla uğraşacağımıza çocukları okula 60 aylıkken alalım ve bu işi toptan çözelim” dedi. Ama kurnazca ama son derece yanlış  bir tezdi. Okulöncesi eğitimi ortadan kaldırıp herkesi erken okula başlatmak gibi yanlış bir politikayı bir anda tüm ülkede uyguladılar. Bir anlamda çocukları kobay olarak kullandılar. Oysa bu tarz bir tez önce pilot bir bölgede uygulanıp, etkisi görülüp sonra Türkiye’ye yayılabilirdi. Bu, bir anda bütün Türkiye’de 1,8 -2 milyon çocuk üzerinde uygulandı. Öğretmen, okul, çocuk hiçbiri buna hazır değildi. Bir kuşak heba oldu. Şimdi o çocuklar bütün eğitim hayatları boyunca bir adım geriden gelecekler. Türkiye’de tipik reform yapma mantığı bu. Türkiye’deki hemen her kamusal sektörde karar alma mekanizmaları aşağı yukarı böyle. Öncelikler, verilerle değil, ideolojik gözlüklerle belirleniyor. Ben yaptım oldu mantığıyla yola çıkarsanız varacağınız yer burasıdır.
Bir karar alınırken, uzun vadeli planlamalar yapılmıyor mu?
Politikacıların işi kısa vadelidir, seçime göredir. 20 sene sonrasını ilgilendiren konuların politikadan uzak tutulması gerekiyor. Türkiye’nin yüksek teknoloji geliştirme projesi, okul öncesi okullaşma projesi politika üstü olmalı. Türkiye’de şu an muhalefet ve iktidar partilerinin üzerinde uzlaşabileceği 10 konu sayabilirim. Fakat maalesef Türkiye ideolojik olarak son derece bölünmüş durumda. Öyle bir noktaya geldik ki, yapılan pek çok araştırmaya göre, artık ideolojik açıdan farklı düşünenlerle bırakın komşu olmayı, çocuklarının aynı parkta oynamasını bile istemiyorlar. Bu, korkunç bir şey! Birbirinden bu kadar ayrışmış, bölünmüş bir ülkenin var olan yeni ekonomik düzende rekabet etmesi mümkün değil.
Bugünün ekonomisi dediğiniz şeyi anlatır mısınız? Ne üzerinden gelişiyor?
Bugünün ekonomisi, teknoloji. Ama teknoloji bir araç. Fındık toplamanın da, domatesi satmanın da bir teknolojisi var. Önce teknolojiyi bilgisayara hapsetmekten vazgeçmeliyiz. Teknolojiyle ilgili anahtar kelime, katma değeri yüksek üretimdir. O da iki temele dayanıyor: Yaptığınız her işe akıl, zeka ve sanat, yaratıcılık, tasarım katmak. Tasarım yani sanat çok önemli. Iphone ve diğer akıllı telefonlara bakın, işlem olarak çok ciddi bir fark olmasa da iphone daha çok satıyor. Çünkü iphone’un tasarımında bir sihir var. O sihir dediğimiz şey, sanatla ilgili. Türkiye’nin en önemli doğal kaynağı, tarım ve turizm. Bu konularda çok ciddi potansiyelimiz var fakat buna katma değer katamıyoruz. Biz bu iki doğal kaynağa akıl ve tasarımı ekleyebilirsek, ekonomik anlamda bu yeni dünyayla yarışabiliriz. Yoksa hamallık yapmaya devam ederiz.
Bilgiye ulaşma ile basın özgürlüğü aynı şey mi?
Freedom House ve Sınır Tanımayan Gazeteciler gibi bağımsız kurumların basın özgürlüğü indeksleri sadece basını, gazeteleri ölçmüyor, bilgiye ulaşmanın önündeki engelleri de ölçüyor. Eğer bir ülkede Youtube yasaksa, onun puanı düşüyor. Medya, bilginin dolaşıma çıktığı tüm ortamlardır. Ayrıca hukukun üstünlüğü de önemli.
“Ekşisözlük, bizim Whatsapp'ımız olabilirdi”
Bunun önemi nedir?
Bir kişi yeni bir katma değer, yeni bir ürün, yaratıcı bir fikir ortaya koyduğunda hakkının yenmemesi garantisi anlamına geliyor. Ekşisözlük örneği çok önemli. Kurucusu Sedat Kapanoğlu şimdi ABD’de. Sedat ile aynı kulvarda yarışan Jack, ondan 5 yıl sonra Twitter’ı kurdu, milyarder oldu. Belki de Ekşisözlük farklı bir ülkede ortamda ortaya çıksaydı, Türkiye’nin bir numaralı global markası, belki bizim Whatsapp’ımız olacaktı. Olabilirdi.

Çin’de gerçek anlamda bilgiye ulaşma özgürlüğünden, açık toplumdan söz etmek mümkün değil, sanırım. Kalkınmaya yönelik önemli hamleler için bunların düzelmesini beklemekten başka çare yok mu?
Çin kişi başı milli gelirini 7000 dolara kendi içindeki özgürleşme, liberalleşme, reformlar sayesinde getirdi. Çin de 10 – 20 yıl önceki Çin değil.  Özel sektörün, rekabetin önü açıldı. Her şeye rağmen eskiye göre daha açık bir toplum. O reformlarda da bir duraksama olduğu için Çin ekonomisi şu sıralar yerinde sayıyor. Türkiye’nin 10 bin dolar sınırına gelmesi de öyle bir şey.
Türkiye orta gelir tuzağına takıldı kaldı. Milli geliri 2008’den beri artmıyor. Bunu aşanlar nasıl aştı? Türkiye bu tuzaktan nasıl çıkabilir? 
Bunu en son aşan ülkelerden biri, Güney Kore. Diğeri, Finlandiya...
5 milyon nüfuslu Finlandiya için bu tür reformlar daha mı kolay? Nüfus ne derece önemli bir etken bu tür konularda?
Nüfus bir faktör değil. ABD’nin 350 milyon nüfusu var. Çin 1,5 milyarlık nüfusuyla milli gelirini 3-4 katına çıkarttı. Benzer bin sıçramayı şu sıralar sorunları olan Brezilya da yaşadı. Türkiye’nin kendine özgü bir başarı hikayesi yok. Dünyada su yükseliyordu bizim de botumuz yükseldi.
Peki, bu tuzaktan çıkanlar nasıl çıktı?
Bütün bu ülkelerde eğitim ya da kalkınma, endüstriyel gelişim kademe kademe ilerliyor. Mesela Japonya 1970’lerin başında ABD’deki gelişmeleri izliyor, otomobil gündeme geliyor. Daha iyisini üretebilir miyiz diye bakıyorlar. Hesap makineleri, saatler, ilk dijital teknolojiyi düşünün. Burada Japonya kendisine bir kapı görüyor. Yeni kurulan bir oyunda oyuncu olmaya çalışıyor. G. Kore, Finlandiya da benzer şeyler yapıyor. Hepsinde çok ciddi manada eğitime, ar-ge’ye yatırım var. Güney Kore’nin üniversitelerine giremeyen çocuklar ABD’nin en iyi okullarına giriyor. OECD ve Dünya Bankası’nın yaptığı ölçümlerde en iyilerdeler. G. Kore demişken bir şeyin de altını çizeyim. Bizim geri kalmamızın nedeni kültür değildir. Bakın G. Kore kültür olarak bize çok benziyor. Bu kadar gelişmişliğine rağmen kadınların iş gücüne katılımı Türkiye’ye benzer. Şimdi yeni bir yarış daha kuruluyor, 4. Endüstri devrimi. Ve burada deniyor ki, artık reel dünyayla sanal dünya arasındaki, dijital ile fiziksel teknoloji bariyerler yıkılıyor. Bambaşka yeni bir ekonomi kuruluyor.                                                  
Türkiye bu yarışa girebilecek mi?
20. yüzyılın başında, 100 yıl önce Amerikalılar otomobil üretti. Biz 100 yıl sonra 2020’de ortaya çıkacak bir “milli araba” yapmaya çalışıyoruz. Ama artık dünyada elektrikli araba ve “nasıl daha iyi akü yaparız” yarışı var. Türkiye de bu yeni yarışta olmalı. Ama biz bu yarışa değil bitmiş bir yarışa oyuncu hazırlıyoruz. Olimpiyatlarda artık olmayan bir spor için, petrolle çalışan araba için altyapı kuruyoruz. Bir an önce yeni yarışa göre bir altyapı kurmalıyız. Milli araba demek milli israf demektir. Milli akü deseniz belki...
Türkiye’nin uluslararası bir markası var mı?
 İlk 500 global marka içerisinde tek bir Türk markası yok.
“Sanata yatırım yapmayan bir ülke global bir marka üretemez”
Fındığın yüzde 80’i Türkiye’de üretilirken, neden hammaddesi fındık olan, dünya çapında Nutella gibi global bir marka yaratamıyoruz?
Marka, yaratıcılık demek. Yaratıcılık da sanatla mümkün. Türkiye sanata ne kadar yatırım yaptı ki ortaya marka çıksın? Türkiye'de tekstilin sanayi kısmı, İtalya'dan çok daha gelişmiş noktada. Girdisi pamuk burada üretiliyor. İşçiliğimiz ucuz. Ama bizim dünya butiklerinde satılan bir tane markamız yok. Ama ABD’deki havluların yüzde 90'ı Türkiye'de üretiliyor. İşin hamallığı yapılarak zengin olunmaz. Hamallıktan zenginliğe geçmek için sanata ve sanatçıya saygı duymalısınız. Sanata ve sanatçıya yatırım yapmayan bir ülkenin dünyada global bir marka üretmesi mümkün değil.

Toplumların kültürlerine, genetik özelliklerine göre bir kalkınma modeli söz konusu olabilir mi? Mesela Almanlar çok disiplinlidir, Japonlar çok kuralcıdır. Ama bu coğrafyanın insanları da çok pratik zekalıdır.
Almanları ya da Japonları böyle yapan, kurulan sistem. Bizim Sivas'taki köylüyü Almanya'daki BMW fabrikasına koyduğunda, disiplinli oluyor. Kültür, kurulan sistemin çıktısıdır. Kore'de Kuzey Kore ve Güney Kore olmak üzere iki ülke var. Tarih, kültür, din aynı, ama biri açlıktan kıvranıyor, diğerinin 35 bin dolar milli geliri var. Bir tarafta tek bir adamın her şeyi bildiği, yönettiği ve denetlediği bir sistem kuruldu. Diğerinde, ilk başta askeri darbelerle biraz sıkıntılı olsa da, zamanla açılan, rekabetin adil, özgürlüğün sınırsız ve eğitimin kaliteli olduğu bir düzen kuruldu. Türkiye'den çıkıp yurtdışında başarılı olan çok insan var. Bizim insanımızda, kültürümüzde, genetiğimizde bir sorun yok.
“Şu anki yönetim sistemi, önümüzdeki bir numaralı engel”
Siz istatikçisiniz. Veriler üzerinden baktığınızda Türkiye’yi nasıl tanımlıyorsunuz?
Türkiye özellikle son 3-5 yıldır potansiyelinin çok azını kullanabiliyor. Türkiye'de atıl potansiyel çok yüksek. Başta kadınlar olmak üzere çok önemli bir kesim ekonomik hayatındışında. Biz eğer ülkeyi kalkındırmak istiyorsak, bugünden yarına yapabileceğimiz ve hemen sonucu görülebilecek çok ciddi reform hamleleri var. Türkiye hiçbir şey yapmasa bile, potansiyel kalkınması yüzde 5. Ama 4-5 yıldır yüzde 3 ancak kalkınıyoruz. Türkiye kendi yarattığı yapay gerilimlerden dolayı kendi kendinin ayağını bağlıyor. Bu yapay sorunlar hep sistemsel yani politik sorunlar. Bizim kurduğumuz şu andaki yönetim sistemi önümüzdeki bir numaralı engel.
Diyelim ki yarın Başbakan Davutoğlu sizi çağırdı. Bugün başlanabilecek ilk 5 yapısal reform öneriniz ne olurdu?
Davutoğlu'nun beni çağırmasına gerek yok, Ali Babacan'ı çağırsın, o anlatır  yapısal reformları. Davutoğlu'nun da, CHP'nin de, MHP'nin de tek yapması gereken, seçimden önce yayınladıkları seçim beyannamelerini uygulamaları. Çünkü o beyannamelerin hepsinde yapısal reform diye bir bölüm var.
Eğitime gelelim. Eğitime ayrılan bütçe arttı, pek çok iyileşme var ama Türkiye hâlâ OECD’nin, Dünya Bankası’nın eğitimi değerlendiren sıralamalarında çok gerilerde. Türkiye bunu değiştirebilir mi?
Bugün eğitimde arzu ettiğimiz reformları yapsak, sonucunu 5-10 yıl sonra alacağız. Mesela eğitim üzerinden mucizesini gerçekleştiren ülkelerden Finlandiya’da nüfusun yüzde 70'i 1970'lerde köylerde yaşıyor. Doğal kaynak yok, jeopolitik önem yok. Ama şu an kişi başı milli gelir 30-40 bin dolar. Bunun nedeni, 1970’lerde uzun vadede eğitimine, hem okul öncesi, hem matematik-fen, hem de üniversiteye yatırım yapması. Sonra ar-ge’ye yatırım yapıyorlar. Türkiye eğer 2030'ta, 2040'ta dünyada bir oyuncu olmak istiyorsa, şu an okul çağında olanları eğitmeli. Bunun da bir demografik fırsat aralığı var. Evet, nüfusun yarısı 30 yaşın altında, bu büyük bir fırsat ama hızla iniyor. Şu anda 18 milyona yakın öğrenciyi bu okullardan sadece ezberleterek, hiçbir şey sorgulamadan, hiçbir beceriye sahip olmadan mezun ederseniz, bu yüzyılı da kaybedeceksiniz, demektir. Acil olarak önce okul öncesi eğitimde ve müfredatta reform yapılmalı. Bizim içeriklerimiz tamamen ezbere yönelik. Google'da bulacağınız her şeyi çocuklara ezberletiyoruz, sınavlarda onu soruyoruz ve diyoruz ki "ne kadar başarılı." Hafıza tazeliyoruz, düşünmeyi öğretmiyoruz.
Tersine beyin göçü son yıllarda çaba sarf edilen konulardan. Mesela sizin geri dönmeniz, burada çalışmanız hayal mi? Ne gerekiyor bunun için?
Devlet 2000'lerden sonra çok ciddi teşvik programları geliştirdi bunun için. Geri dönen de çok oldu. Biri de benim kardeşimdi, ABD’den geldi. Fakat siz özgür bir çalışma ortamı sunmazsanız, kimse durmaz. Mesela Çin'de de bu konuda teşvik var. Orada gelenler için ayrı üniversiteler kuruldu, daha çok özgürlük verildi. Türkiye'de ise geçen hafta Bilgi Üniversitesi'nde 15 yıldır ders veren Chris Hoca sınırdışı edildi. Ben Amerika'da ders veriyorum. 11 Eylül sonrasında Amerikan hükümetinin 11 Eylül politikasını, İslamofobi yapıyor diye Bush'u en çok eleştirenlerden biriydim. Bu konuda kitap yazdım. O sırada tehditler aldım, korktum. Ama ABD’de çalıştığım üniversite beni destekledi. Ben de buna güvenerek bildiklerimi paylaştım, makaleler yazdım ve hiçbir şey olmadı. Ama Chris sınırdışı edildi. Şimdi yabancı ya da yurtdışında çalışan Türk bir akademisyen bu ortama bakıp şöyle der: "Ben şimdi gideceğim Türkiye'ye ama söylediğim bir şey birinin hoşuna gitmezse..." Çünkü neyin kimin hoşuna gittiği de her gün değişiyor. Böyle bir ortamda bilim yapamazsınız. 

Alıntı:
http://aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/dunya-verilerle-karar-veriyor-biz-ideolojiyle