Bu örgütlerden bazıları dünyadaki sistemi değiştirmek ve insanları yönetmek amaçlı, bazıları şiddet içerikli eylemler gerçekleştirerek korku salmak amaçlı, bazıları ise ruhsal arınma ritüelleri düzenlemek amacıyla kurulmuştur.
İşte en merak edilen örgütler...
http://www.finansgundem.com/foto-galeri/dunya-tarihinin-en-gizemli-orgutlerinin-sirlari-aciga-cikti-galeri/1366511
7 Aralık 2018 Cuma
1 Aralık 2018 Cumartesi
Belediye başkanları valilerle eş statüye mi sahip olacak?
AK Parti, belediye başkanlarının protokol sıralamalarında geriye düşmemesi için formül arıyor
AK Parti'nin, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Binali Yıldırım'ın İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı seçilmesi halinde protokol sıralamasında geriye düşmemesi için formül aradığı öğrenildi.
Şebnem Hoşgör'ün Milliyet'te yer alan haberine göre kulislerde, valiler ile büyükşehir belediye başkanlarının protokolde eşit statüye getirilmesi, eski TBMM Başkalarının da protokol listelerine dahil edilmesi tartışılıyor.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesinin ardından protokol listesinin yeniden şekillendirilmesi beklenirken, AK Parti'de Yıldırım'ın İBB Başkanı seçilmesi halinde protokoldeki konumunun ne olacağı masaya yatırıldı.
Yerel seçim adaylığı nedeniyle TBMM Başkanlığı'ndan istifa etmesi halinde ya da Mart 2019 seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesi durumunda Yıldırım, Meclis Başkanı sıfatını yitirecek.
Yıldırım, Ankara'da uygulanan devlet protokolünde yer almayacak. Yıldırım, Ankara dışı illerde uygulanan mevcut protokol listesine göre de İstanbul'da vali, TBMM üyeleri, mahalli en büyük komutan, general, amiral ve garnizon komutanının arından 4'üncü sırada yer alacak.
AK Parti, son başbakan olarak görev yapmasının ardından TBMM Başkanlığını yürüten Yıldırım'ın hem devlet protokolünde hem de il protokolünde ön sırada yer almasını arzu ediyor. Parti kurmayları tüm belediye başkanlarını kapsayacak bir düzenleme yapılabileceğini işaret ediyor.
Parti kurmaylarından edinilen bilgiye göre, büyükşehir belediye başkanlarının valilerle eş statüye getirilmesi üzerinde duruluyor.
AK Parti'nin, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Binali Yıldırım'ın İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı seçilmesi halinde protokol sıralamasında geriye düşmemesi için formül aradığı öğrenildi.
Şebnem Hoşgör'ün Milliyet'te yer alan haberine göre kulislerde, valiler ile büyükşehir belediye başkanlarının protokolde eşit statüye getirilmesi, eski TBMM Başkalarının da protokol listelerine dahil edilmesi tartışılıyor.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesinin ardından protokol listesinin yeniden şekillendirilmesi beklenirken, AK Parti'de Yıldırım'ın İBB Başkanı seçilmesi halinde protokoldeki konumunun ne olacağı masaya yatırıldı.
Yerel seçim adaylığı nedeniyle TBMM Başkanlığı'ndan istifa etmesi halinde ya da Mart 2019 seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesi durumunda Yıldırım, Meclis Başkanı sıfatını yitirecek.
Yıldırım, Ankara'da uygulanan devlet protokolünde yer almayacak. Yıldırım, Ankara dışı illerde uygulanan mevcut protokol listesine göre de İstanbul'da vali, TBMM üyeleri, mahalli en büyük komutan, general, amiral ve garnizon komutanının arından 4'üncü sırada yer alacak.
AK Parti, son başbakan olarak görev yapmasının ardından TBMM Başkanlığını yürüten Yıldırım'ın hem devlet protokolünde hem de il protokolünde ön sırada yer almasını arzu ediyor. Parti kurmayları tüm belediye başkanlarını kapsayacak bir düzenleme yapılabileceğini işaret ediyor.
Parti kurmaylarından edinilen bilgiye göre, büyükşehir belediye başkanlarının valilerle eş statüye getirilmesi üzerinde duruluyor.
18 Kasım 2018 Pazar
Türk-İş: Siyaseti sadece zenginler mi yapacak
Sürpriz bir şekilde TBMM’ye gelen ve oda yöneticilerine, siyasette seçilemezse, görevlerine geri dönüş hakkı veren yasa teklifinin kapsamı Meclis’te genişletilirken, düzenleme için işçiler, “Siyaseti sadece zenginler mi yapacak” diye tepki gösterdi.
Oda ve borsa başkanlarının seçimlerde aday olup seçilememesi durumunda eski görevlerine geri dönmesi yolunu açacak teklif, TBMM’de komisyonda, önceki gün genişletilerek kabul edildi. Teklifin Sanayi Komisyonu’nda önceki gün görüşmeleri 1 saatten az sürdü. Görüşmeler kapsamında bir de önerge verildi. Verilen önergeye göre, esnaf ve sanatkarlar meslek kuruluşları genel başkan ve başkan ile yönetim ve denetim kurulu üyeleri de, aday olamaz veya seçilemezse, görevlerine geri dönebilecek. Komisyonda görüşmeleri tamamlanan teklifin gelecek hafta da TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesi bekleniyor.
HEP Mİ PATRONLAR
Türk-İş Başkanı Ergün Atalay ise, düzenlemeye tepki gösterdi. Oda ve borsalarda görev yapanlara aday oldukları zaman kaybederlerse geri dönme hakkı verildiğini belirten Atalay şöyle devam etti: “Neden sadece belli bir kesime imtiyaz sağlanıyor. Barolar, sendikalar, STK’lar, bir sürü yer var. İlla bu ülkede siyaseti patronlar mı yapacak? Siyaset yapabilmek için zengin mi olmak gerekecek? Böyle bir tablo olamaz. Sakın yanlış anlaşılmasın ben bu saatten sonra ne belediye başkanı, ne de milletvekili olmayacağım. Bulunduğumuz yerden daha güzel bir yer var mı? Yapılan bu düzenleme ya toplumun her kesimine olsun, ya da ne odalara ne de sendikalar siyasete bulaşsın. Yani şimdi sen bir partiden aday ol, sonra geri dön, nasıl olacak bu iş? Ondan sonra sen bir partinin temsilcisi olmuş oluyorsun. Bu ülkede siyaseti çöpçü de, çiftçi de, köylü de yapsın. Herkes yapsın. İlla patronlar yapacak diye bir ayet yoktur. Tulum giymeyene işçiliği anlatırsanız, anlamaz. Çiftçilik yapmayana git mecliste çiftçiyi temsil et derseniz inanın anlamaz.”
TOBB DA KARŞI ÇIKMIŞTI
TOBB da, teklife karşı çıkmıştı. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, “Oda-borsa-birlik başkanlığı görevimizle siyaset arasındaki ayrım kesin bir çizgiyle belirlenmiş durumda. Bu çizgi bir defa delinirse, temsil ettiğimiz kurumlara günlük siyasetin nüfuz etmesi söz konusu olur ki, bundan da en fazla bizlere bu görevleri emanet eden üretici, tüccar ve sanayicilerimiz zarar görür. Bu camiada görev üstlenmek ile siyasette yer almak arasındaki kesin çizgi aynen korunmalıdır” demişti.
Hacer Boyacıoğlu / Hurriyet
Oda ve borsa başkanlarının seçimlerde aday olup seçilememesi durumunda eski görevlerine geri dönmesi yolunu açacak teklif, TBMM’de komisyonda, önceki gün genişletilerek kabul edildi. Teklifin Sanayi Komisyonu’nda önceki gün görüşmeleri 1 saatten az sürdü. Görüşmeler kapsamında bir de önerge verildi. Verilen önergeye göre, esnaf ve sanatkarlar meslek kuruluşları genel başkan ve başkan ile yönetim ve denetim kurulu üyeleri de, aday olamaz veya seçilemezse, görevlerine geri dönebilecek. Komisyonda görüşmeleri tamamlanan teklifin gelecek hafta da TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesi bekleniyor.
HEP Mİ PATRONLAR
Türk-İş Başkanı Ergün Atalay ise, düzenlemeye tepki gösterdi. Oda ve borsalarda görev yapanlara aday oldukları zaman kaybederlerse geri dönme hakkı verildiğini belirten Atalay şöyle devam etti: “Neden sadece belli bir kesime imtiyaz sağlanıyor. Barolar, sendikalar, STK’lar, bir sürü yer var. İlla bu ülkede siyaseti patronlar mı yapacak? Siyaset yapabilmek için zengin mi olmak gerekecek? Böyle bir tablo olamaz. Sakın yanlış anlaşılmasın ben bu saatten sonra ne belediye başkanı, ne de milletvekili olmayacağım. Bulunduğumuz yerden daha güzel bir yer var mı? Yapılan bu düzenleme ya toplumun her kesimine olsun, ya da ne odalara ne de sendikalar siyasete bulaşsın. Yani şimdi sen bir partiden aday ol, sonra geri dön, nasıl olacak bu iş? Ondan sonra sen bir partinin temsilcisi olmuş oluyorsun. Bu ülkede siyaseti çöpçü de, çiftçi de, köylü de yapsın. Herkes yapsın. İlla patronlar yapacak diye bir ayet yoktur. Tulum giymeyene işçiliği anlatırsanız, anlamaz. Çiftçilik yapmayana git mecliste çiftçiyi temsil et derseniz inanın anlamaz.”
TOBB DA KARŞI ÇIKMIŞTI
TOBB da, teklife karşı çıkmıştı. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, “Oda-borsa-birlik başkanlığı görevimizle siyaset arasındaki ayrım kesin bir çizgiyle belirlenmiş durumda. Bu çizgi bir defa delinirse, temsil ettiğimiz kurumlara günlük siyasetin nüfuz etmesi söz konusu olur ki, bundan da en fazla bizlere bu görevleri emanet eden üretici, tüccar ve sanayicilerimiz zarar görür. Bu camiada görev üstlenmek ile siyasette yer almak arasındaki kesin çizgi aynen korunmalıdır” demişti.
Hacer Boyacıoğlu / Hurriyet
13 Ekim 2018 Cumartesi
Senato'dan Trump'a Kaşıkçı için Magnitsky Yasası talebi
ABD Senatosu'ndan Donald Trump'a gönderilen mektupta, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı olayının "Magnitsky Yasası" kapsamında soruşturulması talep edildi
ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi, ABD Başkanı Donald Trump'ın, Suudi Arabistan'ın İstanbul Konsolosluğuna girdikten sonra kendisinden haber alınamayan Cemal Kaşıkçı'nın akıbeti hakkında "Küresel Magnitsky İnsan Hakları Sorumluluk Yasası" kapsamında soruşturma açması talebinde bulundu.
Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Tennessee Senatörü Cumhuriyetçi Bob Corker, komitenin kıdemli üyesi New Jersey Senatörü Demokrat Bob Menendez, komite üyesi Güney Carolina Senatörü Cumhuriyetçi Linsdey Graham ile komiteye bağlı Dışişleri Tahsisatları Alt Komitesi Başkanı Vermont Senatörü Demokrat Patrick Leahy, Cemal Kaşıkçı'nın akıbetiyle ilgili Başkan Trump'a bir mektup gönderdi.
Kentucky Senatörü Cumhuriyetçi Rand Paul dışında tüm komite üyelerinin imzaladığı mektupta, "Küresel Magnitsky İnsan Hakları Sorumluluk Yasası kapsamında Sayın Kaşıkçı'ya ilişkin herhangi bir ihlalde rolü olan yabancı kişilere yönelik yaptırım uygulama konusunda karar vermenizi talep ediyoruz." ifadesi kullanıldı.
Senatörlerin mektubunda, "Beklentimiz, kararınızı verirken Suudi Arabistan hükümetinin en üst düzey yetkililerine ilişkin bilgileri de dikkate almanızdır." ifadesi dikkat çekti.
Küresel Magnitsky İnsan Hakları Sorumluluk Yasası
Magnitsky Yasası, Dışilişkiler Komitesinden talep gelmesi durumunda ABD Başkanının "ifade özgürlüğü hakkını kullanan bir kişiye yönelik yasa dışı infaz, işkence ve diğer ağır insan hakları ihlallerini" soruşturma şartı getiriyor.
Yasaya göre ABD Başkanının, komitenin talebinden itibaren 120 gün içinde söz konusu taleple ilgili bulguları içeren rapor ve varsa insan hakları ihlallerine karışmış yabancı kişi veya kişilere yönelik yaptırım kararını açıklama zorunluluğu bulunuyor.
Hermitage Capital Management Fonu avukatlarından Sergey Magnitsky'nin, 2009 yılında Rusya'da gözaltındayken hayatını kaybetmesinin ardından ABD ve Avrupa ülkeleri, Rusya'nın gözaltı süresince gerekli önlemleri almadığını savunarak sorumlu bürokratların cezalandırılmasını istemişti.
Bu kapsamda 2012'de ABD'de kabul edilen Magnitsky Yasası, insan hakları ihlallerinde bulunduğu belirtilen Rus bürokratların ABD'ye girişinin engellenmesi de dahil bir dizi yaptırım getirmişti.
Kongrenin 2016'da yaptığı düzenlemeyle söz konusu yasa, ABD yönetiminin dünyanın herhangi bir ülkesindeki insan hakları ihlalleri kapsamında ilgili kişi ve kurumlara yaptırım kararı alabilmesine imkan tanıyacak şekilde genişletilmişti.
ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi, ABD Başkanı Donald Trump'ın, Suudi Arabistan'ın İstanbul Konsolosluğuna girdikten sonra kendisinden haber alınamayan Cemal Kaşıkçı'nın akıbeti hakkında "Küresel Magnitsky İnsan Hakları Sorumluluk Yasası" kapsamında soruşturma açması talebinde bulundu.
Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Tennessee Senatörü Cumhuriyetçi Bob Corker, komitenin kıdemli üyesi New Jersey Senatörü Demokrat Bob Menendez, komite üyesi Güney Carolina Senatörü Cumhuriyetçi Linsdey Graham ile komiteye bağlı Dışişleri Tahsisatları Alt Komitesi Başkanı Vermont Senatörü Demokrat Patrick Leahy, Cemal Kaşıkçı'nın akıbetiyle ilgili Başkan Trump'a bir mektup gönderdi.
Kentucky Senatörü Cumhuriyetçi Rand Paul dışında tüm komite üyelerinin imzaladığı mektupta, "Küresel Magnitsky İnsan Hakları Sorumluluk Yasası kapsamında Sayın Kaşıkçı'ya ilişkin herhangi bir ihlalde rolü olan yabancı kişilere yönelik yaptırım uygulama konusunda karar vermenizi talep ediyoruz." ifadesi kullanıldı.
Senatörlerin mektubunda, "Beklentimiz, kararınızı verirken Suudi Arabistan hükümetinin en üst düzey yetkililerine ilişkin bilgileri de dikkate almanızdır." ifadesi dikkat çekti.
Küresel Magnitsky İnsan Hakları Sorumluluk Yasası
Magnitsky Yasası, Dışilişkiler Komitesinden talep gelmesi durumunda ABD Başkanının "ifade özgürlüğü hakkını kullanan bir kişiye yönelik yasa dışı infaz, işkence ve diğer ağır insan hakları ihlallerini" soruşturma şartı getiriyor.
Yasaya göre ABD Başkanının, komitenin talebinden itibaren 120 gün içinde söz konusu taleple ilgili bulguları içeren rapor ve varsa insan hakları ihlallerine karışmış yabancı kişi veya kişilere yönelik yaptırım kararını açıklama zorunluluğu bulunuyor.
Hermitage Capital Management Fonu avukatlarından Sergey Magnitsky'nin, 2009 yılında Rusya'da gözaltındayken hayatını kaybetmesinin ardından ABD ve Avrupa ülkeleri, Rusya'nın gözaltı süresince gerekli önlemleri almadığını savunarak sorumlu bürokratların cezalandırılmasını istemişti.
Bu kapsamda 2012'de ABD'de kabul edilen Magnitsky Yasası, insan hakları ihlallerinde bulunduğu belirtilen Rus bürokratların ABD'ye girişinin engellenmesi de dahil bir dizi yaptırım getirmişti.
Kongrenin 2016'da yaptığı düzenlemeyle söz konusu yasa, ABD yönetiminin dünyanın herhangi bir ülkesindeki insan hakları ihlalleri kapsamında ilgili kişi ve kurumlara yaptırım kararı alabilmesine imkan tanıyacak şekilde genişletilmişti.
6 Ekim 2018 Cumartesi
TİP 53 yıl sonra yeniden Meclis’te
Barış Atay ve Erkan Baş, HDP'den istifa ederek Türkiye İşçi Partisi'ne katıldı. HDP'den 'anlaşmalı' olarak istifa eden iki ismii, seçildikleri parti ile ittifakı sürdüreceklerini açıkladılar. Bu kararla TİP 53 yıl sonra Meclis'e girmiş oldu
12 Mart 1971 muhtırası sonrasında 21 Temmuz’da kapatılan ve daha sonra yeniden örgütlenmesine rağmen Meclis’e girmeyi başaramayan TİP, 53 yıl sonra Meclis’e giriyor.
24 Haziran’da HDP’den milletvekili seçilen Erkan Baş ile Barış Atay, TİP’e katılma kararını HDP Eş Genel Başkanlarının da katıldığı basın toplantısında açıkladılar.
Türkiye İşçi Partisi’nin Kadıköy’deki İstanbul İrtibat Bürosu'nda düzenlenen toplantıda HDP milletvekilleri Erkan Baş ve Barış Atay, partilerinden istifa ederek TİP’e geçtiklerini duyurdular.
Erkan Baş’ın yaptığı açıklamada “Bugün itibariyle, İstanbul ve Hatay Milletvekilleri olarak HDP grubunda sürdürdüğümüz mücadeleyi, kuruluş çalışmalarını sonlandıran Türkiye İşçi Partisi üyeleri olarak sürdüreceğinizi kamuoyuna duyuruyoruz. Bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da TİP ile HDP arasındaki dostluk ve yoldaşlık korunacak; sokakta olduğu gibi mecliste de faşizme karşı ortak mücadelemiz sürecektir; Kürt halkının özgürlük mücadelesi ile dayanışmamız devam edecektir. Türkiye işçi sınıfı, kendi partisine kavuşmuştur. Türkiye İşçi Partisi, ülkemizin dört bir yanında işçi sınıfının mücadelesine atılacak, en ön saflarda kavga verecek, sömürüye ve sefalete mahkum edilen halkımızın gücüyle, partimizin sözüyle bu karanlığı yırtıp atacaktır. Eşitlik, özgürlük, adalet, kardeşlik ve barıl içinde yaşayacağımız günler için her zaman, her yerde dostlukla, yoldaşça, omuz omuza mücadele edeceğiz. Selam olsun dünyanın ve Türkiye'nin aydınlık geleceğine. Bu bir ayrılık kararı değil. Biz bugüne kadar sürdürdüğümüz mücadeleyi daha da büyütme ve yüceltme adımı olarak değerlendiriyoruz. Her an HDP'nin yanında durmaya ve mücadele etmeye devam edeceğiz” denildi.
“BU BİR AYRILIK VE AYRIŞMA DEĞİLDİR”
HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan ise “Bugün HDP açısından önemli ve farklı bir deneyimin yaşandığı bir gün. Biz de heyecanlıyız birlikte yola çıktığımız bazı arkadaşlarımızla yoldaşlığımızı farklı bir aşamaya çeviriyoruz. Türkiye’nin siyasi tarihinde her zaman ittifaklar gerçekleşmiştir. Barış Atay ve Erkan Baş arkadaşlarımızın bu mücadeleyi Meclis’te ve ortak zeminde taşıyabilmesi önemli bir konuydu. TİP kuruluşunu tamamladığı için bu birlikteliğin yeni bir aşamaya geçişihi gerçekleştiriyoruz. TİP’in yeniden Meclis’e dönmesinin zamanının geldiğini söylemek istiyorum. Ancak bu bir ayrılık ve ayrışma değildir.” diye konuştu.
53 YIL SONRA TİP MECLİS’TE
Bu kararla TİP 53 yılın ardından Meclis’e girmiş oldu. Böylece TBMM’de milletvekili ile temsil edilen siyasi parti sayısı da 8’e çıktı.
Meclis’teki sandalye dağılımı şu şekilde oluştu;
AKP-290
CHP-144
HDP-65
MHP-50
İYİ Parti-40
TİP-2
Saadet-2
Demokrat Parti-1
BBP-1
Bağımsız:1
AHMET ŞIK İSMİ DE KONUŞULMUŞTU
Erkan Baş ile Barış Atay'ın HDP'den ayrılacakları daha önce de basına yansımış, her iki milletvekili de ayrılma kararını henüz vermediklerini belirterek TİP'in kuruluşunda yer almaya dönük sorumluluklarını yerine getirirken HDP ile yaptıkları ittifaka uygun davranacaklarını açıklamıştı. HDP İstanbul milletvekili Ahmet Şık’ın da ismi “TİP’e katılacaklar” arasında geçmişti.
12 Mart 1971 muhtırası sonrasında 21 Temmuz’da kapatılan ve daha sonra yeniden örgütlenmesine rağmen Meclis’e girmeyi başaramayan TİP, 53 yıl sonra Meclis’e giriyor.
24 Haziran’da HDP’den milletvekili seçilen Erkan Baş ile Barış Atay, TİP’e katılma kararını HDP Eş Genel Başkanlarının da katıldığı basın toplantısında açıkladılar.
Türkiye İşçi Partisi’nin Kadıköy’deki İstanbul İrtibat Bürosu'nda düzenlenen toplantıda HDP milletvekilleri Erkan Baş ve Barış Atay, partilerinden istifa ederek TİP’e geçtiklerini duyurdular.
Erkan Baş’ın yaptığı açıklamada “Bugün itibariyle, İstanbul ve Hatay Milletvekilleri olarak HDP grubunda sürdürdüğümüz mücadeleyi, kuruluş çalışmalarını sonlandıran Türkiye İşçi Partisi üyeleri olarak sürdüreceğinizi kamuoyuna duyuruyoruz. Bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da TİP ile HDP arasındaki dostluk ve yoldaşlık korunacak; sokakta olduğu gibi mecliste de faşizme karşı ortak mücadelemiz sürecektir; Kürt halkının özgürlük mücadelesi ile dayanışmamız devam edecektir. Türkiye işçi sınıfı, kendi partisine kavuşmuştur. Türkiye İşçi Partisi, ülkemizin dört bir yanında işçi sınıfının mücadelesine atılacak, en ön saflarda kavga verecek, sömürüye ve sefalete mahkum edilen halkımızın gücüyle, partimizin sözüyle bu karanlığı yırtıp atacaktır. Eşitlik, özgürlük, adalet, kardeşlik ve barıl içinde yaşayacağımız günler için her zaman, her yerde dostlukla, yoldaşça, omuz omuza mücadele edeceğiz. Selam olsun dünyanın ve Türkiye'nin aydınlık geleceğine. Bu bir ayrılık kararı değil. Biz bugüne kadar sürdürdüğümüz mücadeleyi daha da büyütme ve yüceltme adımı olarak değerlendiriyoruz. Her an HDP'nin yanında durmaya ve mücadele etmeye devam edeceğiz” denildi.
“BU BİR AYRILIK VE AYRIŞMA DEĞİLDİR”
HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan ise “Bugün HDP açısından önemli ve farklı bir deneyimin yaşandığı bir gün. Biz de heyecanlıyız birlikte yola çıktığımız bazı arkadaşlarımızla yoldaşlığımızı farklı bir aşamaya çeviriyoruz. Türkiye’nin siyasi tarihinde her zaman ittifaklar gerçekleşmiştir. Barış Atay ve Erkan Baş arkadaşlarımızın bu mücadeleyi Meclis’te ve ortak zeminde taşıyabilmesi önemli bir konuydu. TİP kuruluşunu tamamladığı için bu birlikteliğin yeni bir aşamaya geçişihi gerçekleştiriyoruz. TİP’in yeniden Meclis’e dönmesinin zamanının geldiğini söylemek istiyorum. Ancak bu bir ayrılık ve ayrışma değildir.” diye konuştu.
53 YIL SONRA TİP MECLİS’TE
Bu kararla TİP 53 yılın ardından Meclis’e girmiş oldu. Böylece TBMM’de milletvekili ile temsil edilen siyasi parti sayısı da 8’e çıktı.
Meclis’teki sandalye dağılımı şu şekilde oluştu;
AKP-290
CHP-144
HDP-65
MHP-50
İYİ Parti-40
TİP-2
Saadet-2
Demokrat Parti-1
BBP-1
Bağımsız:1
AHMET ŞIK İSMİ DE KONUŞULMUŞTU
Erkan Baş ile Barış Atay'ın HDP'den ayrılacakları daha önce de basına yansımış, her iki milletvekili de ayrılma kararını henüz vermediklerini belirterek TİP'in kuruluşunda yer almaya dönük sorumluluklarını yerine getirirken HDP ile yaptıkları ittifaka uygun davranacaklarını açıklamıştı. HDP İstanbul milletvekili Ahmet Şık’ın da ismi “TİP’e katılacaklar” arasında geçmişti.
17 Eylül 2018 Pazartesi
Skandal! ABD'den terör örgütü PKK'ya özel ordu
ABD’nin Suriye’de Blackwater gibi çalışan Castle International adlı özel bir güvenlik şirketin paralı askerlerini kullandığı ortaya çıktı. Ağır silahlı komandolar Suriye ve Irak’ta PKK/YPG’li teröristlerle birlikte savaşıyor.
Savaş bölgelerinde özel güvenlik şirketi kullanan ABD’nin Suriye’de yeni bir şirketle çalıştığı ve bu şirketin paralı askerlerini kullandığı ortaya çıktı. Daha önce Irak’ta kullanılan Blackwater benzeri bir şirket olan Castle International’a ait sosyal medya hesaplarında şirkete bağlı ağır silahlarla donatılmış komandoların PKK/YPG’li teröristlerle yan yana savaştığı ve eğitim verdiği görülüyor.
TERÖR ÖRGÜTÜ YPG ARMALI ASKERLER
Sosyal medyada yayınlanan fotoğraflarda firmanın uluslararası operasyonlarda kullandığı Special Projects Group (SPG-Özel Proje Grubu) isimli ağır silah donanımlı komandoları PKK’nın Suriye kolu olan YPG armaları takmış bir şekilde poz veriyor. Kısaca CISPG olarak anılan şirket yayınlanan fotoğraflarda YPG’ye ‘destek’ mesajları da gönderiyor. 23 Mayıs’ta şirketin sosyal medya hesabında YPG armalı bir paralı askerin fotoğrafı, “CISPG neden bu savunma personellerine (YPG’liler kastediliyor) güveniyor. Basit, çalıştığınız biliyoruz ve yanınızda olmaya söz veriyoruz” mesajıyla paylaşılmış.
ABD HÜKÜMETİNE ÇÖZÜM DESTEĞİ!
Şirket internet sitesinde daha çok havayoluyla tıbbi yardım ve tahliye operasyonları yürüttüğünü belirtiyor. Ancak hem şirketin sitesinde hem de sosyal medya hesaplarında şirkete ait bir çok paralı askerin, silahın hatta silahlı eğitimin fotoğrafları yayınlanıyor. Şirketin Instagram hesabında ise ABD hükümeti ve bağlı birimlere çözüm hizmetleri verdikleri söyleniyor. Şirkete ait YPG arması takmış bir askerin süre önce internete düşen fotoğrafını askeri forumlarda yorumlayan uzmanlar ise şirketin ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından YPG’ye hizmet vermeleri için kiralanmış olabileceğini vurguluyor.
BLACKWATER: EN KARANLIK ORDU
Dünyanın en büyük özel güvenlik şirketlerinden biri olan Blackwater, ABD Dışişleri Bakanlığı, Pentagon ve CIA’in yüz milyonlarca dolar değerindeki ihalelerini alarak Afganistan ve Irak başta olmak üzere Amerikan ordusunun operasyonlarına destek kuvveti sağlıyor. 1997’de kurulan ve bünyesinde binlerce paralı asker bulunan şirket, 2006’dan beri Amerikalı diplomatlara da koruma sağlıyor. 2007’de Bağdat’ta Blackwater için çalışan bir grup korumanın pusuya uğradıklarını sanarak ateş açması sonucu 17 sivil hayatını kaybetti. Nisur Meydanı Olayı olarak bilinen bu olay dışında haklarında bir çok işkence, kötü muamele, cinayet iddiası ve davası bulunuyor. PKK’da ele geçirilen ABD üretimi silahları örgüte verdiği iddia edilen şirket, kötü ününü gizlemek için 2009 yılında adını önce Xe Services, 2011’de ise Academi olarak değiştirdi.
SİNCAR’DA PKK İLE DEVRİYE
Şirketin yayınladığı fotoğraflara bakıldığında Afrika ve Ortadoğu’daki başka bölgelerde de Pentagon’un güdümünde çalıştıkları belli oluyor. Ancak daha ilginci 3 Haziran 2018’de yayınlanan fotoğraflarda Irak’taki Sincar sınırında CISPG askerlerinin PKK’lılarla devriyeye çıktığı anlaşılıyor. Şirket bölgede DEAŞ’a karşı savaşan gruplara destek verdiğini belirtiyor.
SESSİZ PROFESYONELLER!
CISPG’nin internet sitesinde şirketin sosyal medya hesapları, bir e-posta adresi dışında bağlantı kurulabilecek bir telefon numarası bulunmuyor. Ancak sitede müşterilerin şifre ile giriş yapabildiği bir sekme yer alıyor. Şirket kendini uluslararası askeri hizmetler alanında lider bir firma olarak tanıtıyor. Tanıtımda yüksek riskli ortamlarda müşterilere yardımcı olan üst düzey eğitimli ve ‘sessiz’ profesyonellerin istihdam edildiği belirtiliyor. Alanlarında uzun geçmişe ve en iyi performansa sahip profesyonellerin müşterilerine yönelik tehditleri azalttığı iddia ediliyor.
GİZEMLİ ŞİRKET
Şirketin iş dünyasına yönelik yayın yapan Linkedin’deki bilgileri ise durumu daha da gizemli hale getiriyor. CISPG’ın Wyoming eyaletinin başkenti ve eyaletin en yüksek nüfuslu şehri Cheyenne’de 2008’de kurulduğu belirtiliyor. Havayolu ile tıbbi yardım ve tahliye hizmeti dışında özel operasyon ve istihbarat hizmetleri verdikleri ifade ediliyor. CISPG’un Cheyenne’deki merkezi dışında şirketin Arizona ve Cibuti’de iki ofisi daha bulunuyor. Castle International’a ait Castle Medflight adlı bir hava ambulans şirketi daha bulunuyor. Castle Medflight’ı ise ABD ordusundan emekli gazilerin yönettiği belirtiliyor.
İSMİ VE RESMİ OLMAYAN PATRON
Yönetime bakıldığında ise şirketin kurucusu ve CEO’su olarak resmi hatta ismi bile bulunmayan Mr. Stark adlı biri karşımıza çıkıyor. Mr. Stark, burada verdiği bilgilerde ABD Özel Harekat Komutanlığı’na (SOCOM) bağlı dünya çapında hızlı bir şekilde konuşlandırılabilen 4-6 kişilik muharebe arama ve kurtarma (CSAR) timlerine aktif olarak liderlik yaparak destek verdiğini söylüyor. CSAR timlerinin temel görevleri muharebe alanında arama-kurtarma yapmak, yani düşman bölgesinde kalmış ya da esarete düşmüş personeli bölgeye sızarak alıp geri getirmek olarak biliniyor. CSAR timlerİ sadece arama kurtarma değil özel kuvvetler operasyonmlarında da kullanılıyor.
PENTAGON’A ERİŞİM İZNİ
Şirketin yüzleri arasında en önemli isim olarak özel projeler koordinatörü Adrian Velasco dikkat çekiyor. Velasco tıbbi ve askeri alanlardaki operasyonları yönettiğini belirtiyor. Üniversitede askeri eğitim aldığını belirten Velasco, ABD Donanması’nda 4 yıldan fazla finansal ve lojistik uzmanı olarak görev yaptığını ifade ediyor. Velasco anti-terörizm kursu aldığını ve özel güvenlik sertifikası sahibi olduğunu belirtirken, Pentagon’a erişim izni olduğunu iddia ediyor.
(İlker Akgüngör - Vatan)
Savaş bölgelerinde özel güvenlik şirketi kullanan ABD’nin Suriye’de yeni bir şirketle çalıştığı ve bu şirketin paralı askerlerini kullandığı ortaya çıktı. Daha önce Irak’ta kullanılan Blackwater benzeri bir şirket olan Castle International’a ait sosyal medya hesaplarında şirkete bağlı ağır silahlarla donatılmış komandoların PKK/YPG’li teröristlerle yan yana savaştığı ve eğitim verdiği görülüyor.
TERÖR ÖRGÜTÜ YPG ARMALI ASKERLER
Sosyal medyada yayınlanan fotoğraflarda firmanın uluslararası operasyonlarda kullandığı Special Projects Group (SPG-Özel Proje Grubu) isimli ağır silah donanımlı komandoları PKK’nın Suriye kolu olan YPG armaları takmış bir şekilde poz veriyor. Kısaca CISPG olarak anılan şirket yayınlanan fotoğraflarda YPG’ye ‘destek’ mesajları da gönderiyor. 23 Mayıs’ta şirketin sosyal medya hesabında YPG armalı bir paralı askerin fotoğrafı, “CISPG neden bu savunma personellerine (YPG’liler kastediliyor) güveniyor. Basit, çalıştığınız biliyoruz ve yanınızda olmaya söz veriyoruz” mesajıyla paylaşılmış.
ABD HÜKÜMETİNE ÇÖZÜM DESTEĞİ!
Şirket internet sitesinde daha çok havayoluyla tıbbi yardım ve tahliye operasyonları yürüttüğünü belirtiyor. Ancak hem şirketin sitesinde hem de sosyal medya hesaplarında şirkete ait bir çok paralı askerin, silahın hatta silahlı eğitimin fotoğrafları yayınlanıyor. Şirketin Instagram hesabında ise ABD hükümeti ve bağlı birimlere çözüm hizmetleri verdikleri söyleniyor. Şirkete ait YPG arması takmış bir askerin süre önce internete düşen fotoğrafını askeri forumlarda yorumlayan uzmanlar ise şirketin ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından YPG’ye hizmet vermeleri için kiralanmış olabileceğini vurguluyor.
BLACKWATER: EN KARANLIK ORDU
Dünyanın en büyük özel güvenlik şirketlerinden biri olan Blackwater, ABD Dışişleri Bakanlığı, Pentagon ve CIA’in yüz milyonlarca dolar değerindeki ihalelerini alarak Afganistan ve Irak başta olmak üzere Amerikan ordusunun operasyonlarına destek kuvveti sağlıyor. 1997’de kurulan ve bünyesinde binlerce paralı asker bulunan şirket, 2006’dan beri Amerikalı diplomatlara da koruma sağlıyor. 2007’de Bağdat’ta Blackwater için çalışan bir grup korumanın pusuya uğradıklarını sanarak ateş açması sonucu 17 sivil hayatını kaybetti. Nisur Meydanı Olayı olarak bilinen bu olay dışında haklarında bir çok işkence, kötü muamele, cinayet iddiası ve davası bulunuyor. PKK’da ele geçirilen ABD üretimi silahları örgüte verdiği iddia edilen şirket, kötü ününü gizlemek için 2009 yılında adını önce Xe Services, 2011’de ise Academi olarak değiştirdi.
SİNCAR’DA PKK İLE DEVRİYE
Şirketin yayınladığı fotoğraflara bakıldığında Afrika ve Ortadoğu’daki başka bölgelerde de Pentagon’un güdümünde çalıştıkları belli oluyor. Ancak daha ilginci 3 Haziran 2018’de yayınlanan fotoğraflarda Irak’taki Sincar sınırında CISPG askerlerinin PKK’lılarla devriyeye çıktığı anlaşılıyor. Şirket bölgede DEAŞ’a karşı savaşan gruplara destek verdiğini belirtiyor.
SESSİZ PROFESYONELLER!
CISPG’nin internet sitesinde şirketin sosyal medya hesapları, bir e-posta adresi dışında bağlantı kurulabilecek bir telefon numarası bulunmuyor. Ancak sitede müşterilerin şifre ile giriş yapabildiği bir sekme yer alıyor. Şirket kendini uluslararası askeri hizmetler alanında lider bir firma olarak tanıtıyor. Tanıtımda yüksek riskli ortamlarda müşterilere yardımcı olan üst düzey eğitimli ve ‘sessiz’ profesyonellerin istihdam edildiği belirtiliyor. Alanlarında uzun geçmişe ve en iyi performansa sahip profesyonellerin müşterilerine yönelik tehditleri azalttığı iddia ediliyor.
GİZEMLİ ŞİRKET
Şirketin iş dünyasına yönelik yayın yapan Linkedin’deki bilgileri ise durumu daha da gizemli hale getiriyor. CISPG’ın Wyoming eyaletinin başkenti ve eyaletin en yüksek nüfuslu şehri Cheyenne’de 2008’de kurulduğu belirtiliyor. Havayolu ile tıbbi yardım ve tahliye hizmeti dışında özel operasyon ve istihbarat hizmetleri verdikleri ifade ediliyor. CISPG’un Cheyenne’deki merkezi dışında şirketin Arizona ve Cibuti’de iki ofisi daha bulunuyor. Castle International’a ait Castle Medflight adlı bir hava ambulans şirketi daha bulunuyor. Castle Medflight’ı ise ABD ordusundan emekli gazilerin yönettiği belirtiliyor.
İSMİ VE RESMİ OLMAYAN PATRON
Yönetime bakıldığında ise şirketin kurucusu ve CEO’su olarak resmi hatta ismi bile bulunmayan Mr. Stark adlı biri karşımıza çıkıyor. Mr. Stark, burada verdiği bilgilerde ABD Özel Harekat Komutanlığı’na (SOCOM) bağlı dünya çapında hızlı bir şekilde konuşlandırılabilen 4-6 kişilik muharebe arama ve kurtarma (CSAR) timlerine aktif olarak liderlik yaparak destek verdiğini söylüyor. CSAR timlerinin temel görevleri muharebe alanında arama-kurtarma yapmak, yani düşman bölgesinde kalmış ya da esarete düşmüş personeli bölgeye sızarak alıp geri getirmek olarak biliniyor. CSAR timlerİ sadece arama kurtarma değil özel kuvvetler operasyonmlarında da kullanılıyor.
PENTAGON’A ERİŞİM İZNİ
Şirketin yüzleri arasında en önemli isim olarak özel projeler koordinatörü Adrian Velasco dikkat çekiyor. Velasco tıbbi ve askeri alanlardaki operasyonları yönettiğini belirtiyor. Üniversitede askeri eğitim aldığını belirten Velasco, ABD Donanması’nda 4 yıldan fazla finansal ve lojistik uzmanı olarak görev yaptığını ifade ediyor. Velasco anti-terörizm kursu aldığını ve özel güvenlik sertifikası sahibi olduğunu belirtirken, Pentagon’a erişim izni olduğunu iddia ediyor.
(İlker Akgüngör - Vatan)
9 Eylül 2018 Pazar
ABD, Türkiye konusunda Churchill'in yanlışlarını tekrar ediyor
Amerikalı uluslararası strateji uzmanı Sieff, ABD yönetiminin Türkiye'ye tavrını, 1. Dünya Savaşı sırasında Churchill'in Osmanlı'yı Almanya ile ittifak yaparak savaşa girmesine yol açan hataları hatırlattığını söyledi
ABD'li uluslararası strateji uzmanı ve analist Martin Sieff, Washington yönetiminin son dönemde Türkiye ile yaşadığı gerilimde attığı adımların I. Dünya Savaşı sırasında Winston Churchill'in Osmanlı İmparatorluğu'nun Almanya ve İttifak Devletleri yanında savaşa girmesine yol açan hataları hatırlattığını belirtti.
United International Press (UIP) haber ajansı ile Washington Times gazetesinde 24 yıl dış haberler muhabiri ve analist olarak çalışan, CNN, NPR, Fox News ve BBC'de yorumculuk yapan Sieff, ABD merkezli Stratejik Kültür Vakfı'nın internet sitesinde yayımladığı makalede, Trump yönetiminin son dönemde Türkiye ile yaşadığı gerilimin müttefiki olan kilit bir ülkeyi kaybetmesine yol açabileceği uyarısında bulundu.
Winston Churchill
Sieff, "Churchill'in hatalarını tekrar etmek: ABD, Türkiye'yi Şanghay İşbirliği Örgütüne (ŞİÖ) katılmaya mı zorluyor?" başlıklı yazısında, ABD'nin Rahip Brunson krizi nedeniyle Türkiye'ye uyguladığı yaptırımlar, ikili ticarette getirdiği yeni gümrük tarifeleri ile F-35 savaş uçaklarının satışını engellemeye yönelik kararlarının, I. Dünya Savaşı sırasında İngiltere'de Winston Churchill'in Osmanlı Devleti'nin Almanya'nın yanında savaşa girmesine yol açan hatalı adımlarına benzediğini ifade etti.
Churchill'in o dönemde siyasi sorumlu olarak, İngiltere tersanelerinde inşa edilen, Osmanlı Devleti'nin parasını peşin ödediği 2 savaş gemisini teslim etmediğine işaret eden Sieff, bu kararın Osmanlı Devleti'nin, Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yanında savaşa girmeye zorladığına dikkati çekti.
Sieff, Osmanlı'nın Almanya'dan aldığı savaş gemileriyle savaşa girmesinin ardından Türk boğazlarının İtilaf Devletleri'ne kapandığı, bu yüzden İngiltere ve Fransa ile Rusya arasındaki ikmal hattının kesildiği, İngilizlerin bu hattı yeniden açmak için Çanakkale cephesinde başlattığı savaşın hezimetle sonuçlandığını hatırlattı.
Sieff, ABD'nin bugün Türkiye'yi yabancılaştıracak adımlar atarak İngiltere'nin geçmişteki stratejik yanlışını tekrarladığı, bu durumun Türkiye'yi Kuzey Atlantik İttifakı'ından (NATO) uzaklaştırarak, ŞİÖ ve Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) gibi Rusya'nın öncülük ettiği rakip uluslararası ittifak girişimlerine katılmaya zorlayacağı uyarısında bulundu.
Türkiye'nin halihazırda ŞİÖ ile diyalog ortağı olduğuna dikkati çeken Sieff, ayrıca AEB ile de serbest ticaret anlaşması yapmayı düşündüğünü ifade etti.
Martin Sieff, analizini şöyle sürdürdü:
"Bugün Washington, Makedonya, Karadağ ve Gürcistan gibi küçük ülkeleri, Estonya, Letonya ve Litvanya gibi başka küçük ülkelerin bulunduğu NATO İttifakına entegre etmek için çabalarken aynı anda Türkiye'ye yıpratıcı yaptırımlar uygulama konusunda takıntılı bir tutum içinde. Oysa 63 yıldır NATO ittifakının bir parçası olan Türkiye, ABD'nin Doğu Akdeniz ve Orta Doğu'daki askeri konuşlanması açısından hayati önemde. Rusya ile olası bir savaş durumunda ABD savaş gemilerinin Karadeniz'deki ikmal ve operasyon kabiliyeti tamamen Türkiye'nin işbirliğine bağlı olacak."
FETÖ'nün 15 Temmuz darbe girişiminde NATO ve ABD'nin rolüne dair şüpheler nedeniyle Türkiye'de NATO'ya olan güvenin giderek azaldığına işaret eden Sieff, "Türkiye'de giderek artan bir çoğunluk NATO'ya güvenmekten, ondan korkuyor." ifadesini kullandı.
ABD'li uluslararası strateji uzmanı ve analist Martin Sieff, Washington yönetiminin son dönemde Türkiye ile yaşadığı gerilimde attığı adımların I. Dünya Savaşı sırasında Winston Churchill'in Osmanlı İmparatorluğu'nun Almanya ve İttifak Devletleri yanında savaşa girmesine yol açan hataları hatırlattığını belirtti.
United International Press (UIP) haber ajansı ile Washington Times gazetesinde 24 yıl dış haberler muhabiri ve analist olarak çalışan, CNN, NPR, Fox News ve BBC'de yorumculuk yapan Sieff, ABD merkezli Stratejik Kültür Vakfı'nın internet sitesinde yayımladığı makalede, Trump yönetiminin son dönemde Türkiye ile yaşadığı gerilimin müttefiki olan kilit bir ülkeyi kaybetmesine yol açabileceği uyarısında bulundu.
Winston Churchill
Sieff, "Churchill'in hatalarını tekrar etmek: ABD, Türkiye'yi Şanghay İşbirliği Örgütüne (ŞİÖ) katılmaya mı zorluyor?" başlıklı yazısında, ABD'nin Rahip Brunson krizi nedeniyle Türkiye'ye uyguladığı yaptırımlar, ikili ticarette getirdiği yeni gümrük tarifeleri ile F-35 savaş uçaklarının satışını engellemeye yönelik kararlarının, I. Dünya Savaşı sırasında İngiltere'de Winston Churchill'in Osmanlı Devleti'nin Almanya'nın yanında savaşa girmesine yol açan hatalı adımlarına benzediğini ifade etti.
Churchill'in o dönemde siyasi sorumlu olarak, İngiltere tersanelerinde inşa edilen, Osmanlı Devleti'nin parasını peşin ödediği 2 savaş gemisini teslim etmediğine işaret eden Sieff, bu kararın Osmanlı Devleti'nin, Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yanında savaşa girmeye zorladığına dikkati çekti.
Sieff, Osmanlı'nın Almanya'dan aldığı savaş gemileriyle savaşa girmesinin ardından Türk boğazlarının İtilaf Devletleri'ne kapandığı, bu yüzden İngiltere ve Fransa ile Rusya arasındaki ikmal hattının kesildiği, İngilizlerin bu hattı yeniden açmak için Çanakkale cephesinde başlattığı savaşın hezimetle sonuçlandığını hatırlattı.
Sieff, ABD'nin bugün Türkiye'yi yabancılaştıracak adımlar atarak İngiltere'nin geçmişteki stratejik yanlışını tekrarladığı, bu durumun Türkiye'yi Kuzey Atlantik İttifakı'ından (NATO) uzaklaştırarak, ŞİÖ ve Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) gibi Rusya'nın öncülük ettiği rakip uluslararası ittifak girişimlerine katılmaya zorlayacağı uyarısında bulundu.
Türkiye'nin halihazırda ŞİÖ ile diyalog ortağı olduğuna dikkati çeken Sieff, ayrıca AEB ile de serbest ticaret anlaşması yapmayı düşündüğünü ifade etti.
Martin Sieff, analizini şöyle sürdürdü:
"Bugün Washington, Makedonya, Karadağ ve Gürcistan gibi küçük ülkeleri, Estonya, Letonya ve Litvanya gibi başka küçük ülkelerin bulunduğu NATO İttifakına entegre etmek için çabalarken aynı anda Türkiye'ye yıpratıcı yaptırımlar uygulama konusunda takıntılı bir tutum içinde. Oysa 63 yıldır NATO ittifakının bir parçası olan Türkiye, ABD'nin Doğu Akdeniz ve Orta Doğu'daki askeri konuşlanması açısından hayati önemde. Rusya ile olası bir savaş durumunda ABD savaş gemilerinin Karadeniz'deki ikmal ve operasyon kabiliyeti tamamen Türkiye'nin işbirliğine bağlı olacak."
FETÖ'nün 15 Temmuz darbe girişiminde NATO ve ABD'nin rolüne dair şüpheler nedeniyle Türkiye'de NATO'ya olan güvenin giderek azaldığına işaret eden Sieff, "Türkiye'de giderek artan bir çoğunluk NATO'ya güvenmekten, ondan korkuyor." ifadesini kullandı.
31 Ağustos 2018 Cuma
ABD'de skandal ödül! Firari FETÖ'cüye övgü
BD'deki Demokrasileri Savunma Vakfı'nın (FDD) Washington'da gerçekleştirdiği ulusal güvenlik zirvesinde, bazı FBI ajanlarına "cesaret" ödülü verildi.
New York'ta görülen ve Halk Bank eski Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla'nın yargılandığı dava sürecini takip eden savcı yardımcılarına ve FBI ajanlarına ödül verilmesi tepki topladı.
ABD'nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Nikki Haley'nin de yer aldığı ve "ulusal güvenlik zirvesi" temalı bir etkinlikte, Atilla davasındaki ajanlara ödül verilmesi sosyal medyada bazı kullanıcılar tarafından "mizah konusu" yapıldı.
Bazı kullanıcılar ise, aktif çalışan devlet görevlilerinin, bir davayı taraflı yayınlarla takip eden bir kuruluştan ödül almasının etik açıdan doğru olmadığına vurgu yaptı.
Toplam yedi kişiye ödülü, FDD'nin Türkiye aleyhindeki çıkışlarıyla tanınan Başkan Yardımcısı Jonathan Schanzer verdi.
FETÖ'cü firari polise "kahraman" dedi
Ödül alan FBI ajanlarından Jennifer McReynolds, konuşmasında Atilla davasının tanıklarından Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) üyesi firari polis Hüseyin Korkmaz'dan "kahraman" diye söz etti. McReynolds'ın bu sözleri, davadaki FETÖ etkisini ve FETÖ kaynaklı sözde delillerin nasıl kullanıldığını bir kez daha ortaya koydu.
Büyükelçi Kılıç'tan tepki
Türkiye'nin Washington Büyükelçisi Serdar Kılıç, skandal ödül töreniyle ilgili olarak Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, dava ile FETÖ arasındaki bağa dikkati çekti.
McReynolds'a yönelik eleştirilerde bulunan Büyükelçi Kılıç, "Onun açıklamaları, söz konusu davanın politize olmuş doğasını ve onun arkasındaki motivasyonları açıkça ortaya koymaktadır. O sözde delilleri/kayıtları kimlerin ürettiğini ve oradaki kötü niyeti kendisi herkesten daha iyi biliyor." ifadesini kullandı.
Kılıç, McReynolds'ın "kahraman" diye söz ettiği FETÖ'cü eski firari polis Hüseyin Korkmaz'ın ABD'ye nasıl getirildiği, bu kişinin seyahat ve konaklama masraflarının nasıl ayarlandığı ve üretilmiş sözde delilleri mahkeme salonunda nasıl sunduğunu da sorgulayarak, FBI ajanına bu konularda konuşmaktan neden kaçındığını sordu.
Kılıç, firari FETÖ'cü Korkmaz'a "kahraman" diyen FBI ajanına atfen, "Dolayısıyla onun açıklamaları en azından yargı tarafsızlığı ilkesine karşı büyük bir ayıptır ve bu davada (Atilla davasında) adaletin yerini bulmadığını açıkça göstermektedir." görüşünü paylaştı.
Taraflı kuruluşun yöneticileri bilirkişi olmuştu
ABD'de İsrail yanlısı ve Türkiye karşıtı çizgisiyle bilinen FDD'nin Başkanı Mark Dubowitz ile Başkan Yardımcısı Jonathan Schanzer, Hakan Atilla davasında duruşmalara "bilirkişi" olarak tayin edilmeleri de tartışmalara neden olmuş, Türkiye karşıtı çizgisiyle bilinen bir kurumun tepe yöneticilerinin Atilla davasındaki rolleri sorgulanmıştı.
Aynı soruşturmada adı geçen ve hakkında yakalama kararı çıkarılan eski Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milletvekili Aykan Erdemir de Atilla davasının tanık listesinde yer almıştı.
Firari FETÖ'cü Canıtez de tanıklar arasındaydı
Öte yandan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, FETÖ'nün 17/25 Aralık yargısal darbe teşebbüsüne ilişkin yürüttüğü soruşturmada, "FETÖ üyesi olmak" suçundan firari olarak aranan ve hakkında yakalama kararı çıkarılan eski Bankalar Yeminli Murakıbı Osman Zeki Canıtez de Atilla davasındaki tanıklar arasında yer almıştı.
ByLock kullanıcısı olduğu ve 25 Aralık soruşturmasında bilirkişi olarak görev yaptığı belirlenen Canıtez'in, Atilla davasına "Türkiye'den yasa dışı şekilde delil ve belge götürdüğü" tespit edilmişti.
Duruşmaların ilerleyen safhasında mahkemeye çıkan FETÖ firarisi Canıtez, söz konusu belgeler üzerinden Türkiye aleyhinde tanıklık yapmıştı.
FETÖ'nün 17/25 Aralık sürecinde elde ettiği yasa dışı belgelerin Atilla davasında yoğun olarak kullanılması Atilla'nın avukatı Cathy Fleming tarafından sık sık gündeme getirilmiş, söz konusu belge ve kayıtların "çalıntı ve sahte oldukları" belirtilmişti.
New York'ta görülen ve Halk Bank eski Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla'nın yargılandığı dava sürecini takip eden savcı yardımcılarına ve FBI ajanlarına ödül verilmesi tepki topladı.
ABD'nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Nikki Haley'nin de yer aldığı ve "ulusal güvenlik zirvesi" temalı bir etkinlikte, Atilla davasındaki ajanlara ödül verilmesi sosyal medyada bazı kullanıcılar tarafından "mizah konusu" yapıldı.
Bazı kullanıcılar ise, aktif çalışan devlet görevlilerinin, bir davayı taraflı yayınlarla takip eden bir kuruluştan ödül almasının etik açıdan doğru olmadığına vurgu yaptı.
Toplam yedi kişiye ödülü, FDD'nin Türkiye aleyhindeki çıkışlarıyla tanınan Başkan Yardımcısı Jonathan Schanzer verdi.
FETÖ'cü firari polise "kahraman" dedi
Ödül alan FBI ajanlarından Jennifer McReynolds, konuşmasında Atilla davasının tanıklarından Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) üyesi firari polis Hüseyin Korkmaz'dan "kahraman" diye söz etti. McReynolds'ın bu sözleri, davadaki FETÖ etkisini ve FETÖ kaynaklı sözde delillerin nasıl kullanıldığını bir kez daha ortaya koydu.
Büyükelçi Kılıç'tan tepki
Türkiye'nin Washington Büyükelçisi Serdar Kılıç, skandal ödül töreniyle ilgili olarak Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, dava ile FETÖ arasındaki bağa dikkati çekti.
McReynolds'a yönelik eleştirilerde bulunan Büyükelçi Kılıç, "Onun açıklamaları, söz konusu davanın politize olmuş doğasını ve onun arkasındaki motivasyonları açıkça ortaya koymaktadır. O sözde delilleri/kayıtları kimlerin ürettiğini ve oradaki kötü niyeti kendisi herkesten daha iyi biliyor." ifadesini kullandı.
Kılıç, McReynolds'ın "kahraman" diye söz ettiği FETÖ'cü eski firari polis Hüseyin Korkmaz'ın ABD'ye nasıl getirildiği, bu kişinin seyahat ve konaklama masraflarının nasıl ayarlandığı ve üretilmiş sözde delilleri mahkeme salonunda nasıl sunduğunu da sorgulayarak, FBI ajanına bu konularda konuşmaktan neden kaçındığını sordu.
Kılıç, firari FETÖ'cü Korkmaz'a "kahraman" diyen FBI ajanına atfen, "Dolayısıyla onun açıklamaları en azından yargı tarafsızlığı ilkesine karşı büyük bir ayıptır ve bu davada (Atilla davasında) adaletin yerini bulmadığını açıkça göstermektedir." görüşünü paylaştı.
Taraflı kuruluşun yöneticileri bilirkişi olmuştu
ABD'de İsrail yanlısı ve Türkiye karşıtı çizgisiyle bilinen FDD'nin Başkanı Mark Dubowitz ile Başkan Yardımcısı Jonathan Schanzer, Hakan Atilla davasında duruşmalara "bilirkişi" olarak tayin edilmeleri de tartışmalara neden olmuş, Türkiye karşıtı çizgisiyle bilinen bir kurumun tepe yöneticilerinin Atilla davasındaki rolleri sorgulanmıştı.
Aynı soruşturmada adı geçen ve hakkında yakalama kararı çıkarılan eski Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milletvekili Aykan Erdemir de Atilla davasının tanık listesinde yer almıştı.
Firari FETÖ'cü Canıtez de tanıklar arasındaydı
Öte yandan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, FETÖ'nün 17/25 Aralık yargısal darbe teşebbüsüne ilişkin yürüttüğü soruşturmada, "FETÖ üyesi olmak" suçundan firari olarak aranan ve hakkında yakalama kararı çıkarılan eski Bankalar Yeminli Murakıbı Osman Zeki Canıtez de Atilla davasındaki tanıklar arasında yer almıştı.
ByLock kullanıcısı olduğu ve 25 Aralık soruşturmasında bilirkişi olarak görev yaptığı belirlenen Canıtez'in, Atilla davasına "Türkiye'den yasa dışı şekilde delil ve belge götürdüğü" tespit edilmişti.
Duruşmaların ilerleyen safhasında mahkemeye çıkan FETÖ firarisi Canıtez, söz konusu belgeler üzerinden Türkiye aleyhinde tanıklık yapmıştı.
FETÖ'nün 17/25 Aralık sürecinde elde ettiği yasa dışı belgelerin Atilla davasında yoğun olarak kullanılması Atilla'nın avukatı Cathy Fleming tarafından sık sık gündeme getirilmiş, söz konusu belge ve kayıtların "çalıntı ve sahte oldukları" belirtilmişti.
İran Irak'a füzeler gönderdi
Tahran yönetimi Irak'taki Şii müttefiklerine onlarca füze transfer etti
ABD'nin nükleer anlaşmadan çekilmesi ve yeni yaptırımlar ilan etmesiyle çalkantılı günler geçiren İran'dan, Orta Doğu'yu karıştıracak hamle geldi.
Reuters'ın haberine göre, İran Irak'taki Şii yetkililere balistik füzeler gönderdi.
Gelişmeyi dünyaya duyuran uluslararası ajans, haberini İran, Irak ve Batılı kaynaklara dayandırdı. Ajansa bilgi veren üç İranlı yetkili, iki Iraklı istihbarat görevlisi ve iki Batılı ajan, füze transferi kararının 18 ay önce alındığını söyledi.
Füze transferiyle İran'ın düşmanlarına bir uyarı verildiğini belirten Reuters, kısa menzilli füzelerin geçtiğimiz birkaç ay içinde Irak'a ulaştığını duyurdu.
Menzili 700 kilometreyi bulan Zilzal, Fatih 110 ve Zülfikar füzeleri, Irak'ın batısı veya güneyine konuşlandırılması halinde Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad ve İsrail'in başkenti Tel Aviv'i vurma kapasitesine sahip.
İran Devrim Muhafızları'nın Orta Doğu'ya sürdüğü Kudüs Güçleri'nin, Irak'ın hem güneyinde hem de batısında üsleri bulunuyor.
Bir İranlı yetkili, "Bu sevkiyat, İran'ın saldırıya uğraması halinde bir B planı. Füze sayısı onlarca ancak gerek görülürse artırılabilir" dedi.
Irak hükümeti ve ordusu, füzelerle ilgili bir yorum yapmadı.
Siyasi ve ekonomik çalkantılarla boğuşan İran, halihazırda Suriye'deki iç savaşta doğrudan rol alıyor. Irak'ta ise terör örgütü IŞİD'in yenilgiye uğratılmasında sahne alan Şii milisler Haşdi Şabi, İran'ın kontrolündeydi.
Batılı ülkeler, son yıllarda İran'ı iç savaş ülkeleri Suriye ile Yemen'e Husiler'e füze göndermekle suçluyor. Tahran yönetimi Suriye'de Beşar Esad'ın yanında saf tutarken, Yemen'de ise Suudi Arabistan'ın başını çektiği uluslararası koalisyonla savaşan Husiler'i destekliyor.
İran, Orta Doğu'daki ezeli düşmanları İsrail ve Suudi Arabistan ile çekişiyor. ABD ise, Tahran yönetiminin faaliyetlerinden fazlasıyla rahatsız.
ABD'nin nükleer anlaşmadan çekilmesi ve yeni yaptırımlar ilan etmesiyle çalkantılı günler geçiren İran'dan, Orta Doğu'yu karıştıracak hamle geldi.
Reuters'ın haberine göre, İran Irak'taki Şii yetkililere balistik füzeler gönderdi.
Gelişmeyi dünyaya duyuran uluslararası ajans, haberini İran, Irak ve Batılı kaynaklara dayandırdı. Ajansa bilgi veren üç İranlı yetkili, iki Iraklı istihbarat görevlisi ve iki Batılı ajan, füze transferi kararının 18 ay önce alındığını söyledi.
Füze transferiyle İran'ın düşmanlarına bir uyarı verildiğini belirten Reuters, kısa menzilli füzelerin geçtiğimiz birkaç ay içinde Irak'a ulaştığını duyurdu.
Menzili 700 kilometreyi bulan Zilzal, Fatih 110 ve Zülfikar füzeleri, Irak'ın batısı veya güneyine konuşlandırılması halinde Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad ve İsrail'in başkenti Tel Aviv'i vurma kapasitesine sahip.
İran Devrim Muhafızları'nın Orta Doğu'ya sürdüğü Kudüs Güçleri'nin, Irak'ın hem güneyinde hem de batısında üsleri bulunuyor.
Bir İranlı yetkili, "Bu sevkiyat, İran'ın saldırıya uğraması halinde bir B planı. Füze sayısı onlarca ancak gerek görülürse artırılabilir" dedi.
Irak hükümeti ve ordusu, füzelerle ilgili bir yorum yapmadı.
Siyasi ve ekonomik çalkantılarla boğuşan İran, halihazırda Suriye'deki iç savaşta doğrudan rol alıyor. Irak'ta ise terör örgütü IŞİD'in yenilgiye uğratılmasında sahne alan Şii milisler Haşdi Şabi, İran'ın kontrolündeydi.
Batılı ülkeler, son yıllarda İran'ı iç savaş ülkeleri Suriye ile Yemen'e Husiler'e füze göndermekle suçluyor. Tahran yönetimi Suriye'de Beşar Esad'ın yanında saf tutarken, Yemen'de ise Suudi Arabistan'ın başını çektiği uluslararası koalisyonla savaşan Husiler'i destekliyor.
İran, Orta Doğu'daki ezeli düşmanları İsrail ve Suudi Arabistan ile çekişiyor. ABD ise, Tahran yönetiminin faaliyetlerinden fazlasıyla rahatsız.
26 Temmuz 2018 Perşembe
ABD'li papaz Brunson, ev hapsine alındı
İzmir'de, terör örgütleri FETÖ ve PKK adına suç işlediği, casusluk yaptığı iddiasıyla hakkında 35 yıl hapis cezası istenen ABD'li din adamı Andrew Craig Brunson'un tutukluğu, "sağlık sorunları" dikkate alınarak ev hapsine çevrildi.
ABD'den Türkiye'ye Brunson tehdidi
ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, ev hapsine alınan ABD'li rahip Andrew Brunson'un serbest bırakılmaması durumunda Türkiye'ye yaptırım uygulanacağını söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Türkiye'de Ekim 2016'da tutuklanan ve dün ev hapsine alınması kararı verilen rahip Andrew Brunson'un serbest bırakılmaması durumunda Türkiye'ye yaptırım uygulanacağını söyledi.
Din özgürlüğü üzerine yapılan üç günlük bir konferansın kapanışında konuşan Pence, Andrew Craig Brunson'ın hemen serbest bırakılmaması durumunda "Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye'ye ciddi ekonomik yaptırımlar uygulayacak" ifadelerini kullandı.
Pence, yaptığı konuşmanın ardından Twitter hesabından da konuyla ilgili açıklamalarda bulundu.
Pence'in konuyla ilgili paylaşımlarında şu ifadeler yer aldı:
"ABD Başkanı adına Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk hükümetine bir mesajım var. Pastör Andrew Brunson'u şimdi serbest bırakın ya da sonuçlarla yüzleşmek için hazır olun. Eğer Türkiye, bu masum inanç adamını serbest bırakmak için hemen harekete geçmezse ve onu Amerika'ya yollamazsa Birleşik Devletler, Pastör Andrew Brunson serbest kalana kadar Türkiye'ye ciddi yaptırımlar uygulayacak"
ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Türkiye'de Ekim 2016'da tutuklanan ve dün ev hapsine alınması kararı verilen rahip Andrew Brunson'un serbest bırakılmaması durumunda Türkiye'ye yaptırım uygulanacağını söyledi.
Din özgürlüğü üzerine yapılan üç günlük bir konferansın kapanışında konuşan Pence, Andrew Craig Brunson'ın hemen serbest bırakılmaması durumunda "Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye'ye ciddi ekonomik yaptırımlar uygulayacak" ifadelerini kullandı.
Pence, yaptığı konuşmanın ardından Twitter hesabından da konuyla ilgili açıklamalarda bulundu.
Pence'in konuyla ilgili paylaşımlarında şu ifadeler yer aldı:
"ABD Başkanı adına Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk hükümetine bir mesajım var. Pastör Andrew Brunson'u şimdi serbest bırakın ya da sonuçlarla yüzleşmek için hazır olun. Eğer Türkiye, bu masum inanç adamını serbest bırakmak için hemen harekete geçmezse ve onu Amerika'ya yollamazsa Birleşik Devletler, Pastör Andrew Brunson serbest kalana kadar Türkiye'ye ciddi yaptırımlar uygulayacak"
Trump: Türkiye'ye geniş bir yaptırım uygulanacak
ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence'in rahip Brunson'un serbest bırakılmaması halinde Türkiye'ye yaptırım uygulanacağı açıklamasının ardından benzer bir açıklama ABD Başkanı Trump'tan geldi
ABD Başkanı Donald Trump, terör örgütleri FETÖ ile PKK adına suç işlediği ve casusluk yaptığı iddiasıyla yargılanmasına devam edilen ABD'li din adamı Andrew Craig Brunson'ın serbest bırakılmaması durumunda Türkiye'ye geniş yaptırımlar başlatacağı tehdidinde bulundu.
Trump, Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, "ABD, büyük bir Hristiyan, aile babası ve muhteşem bir insan olan Papaz Andrew Brunson'ın uzun süreli tutukluğu nedeniyle Türkiye'ye geniş yaptırımlar uygulayacak. Bu masum inanç adamı derhal serbest bırakılmalı! " ifadelerini kullandı.
ABD Başkan Yardımcı Mike Pence de Dışişleri Bakanlığı'nda katıldığı bir programda, NATO ittikafının üyesi Türkiye'ye aynı tehdidi yöneltmişti. Pence, "Türkiye, Papaz Andrew Brunson'u derhal serbest bırakmaz ve Amerika'daki evine göndermezse ABD bu masum inanç adamı serbest kalana kadar Türkiye'ye önemli yaptırımlar uygulayacak." diye konuşmuştu.
Terör örgütleri FETÖ ve PKK adına suç işlediği, casusluk yaptığı iddiasıyla hakkında 35 yıl hapis cezası istenen Brunson'ın tutukluğu, "sağlık sorunları" dikkate alınarak dün ev hapsine çevrilmişti.
ABD Başkanı Donald Trump, terör örgütleri FETÖ ile PKK adına suç işlediği ve casusluk yaptığı iddiasıyla yargılanmasına devam edilen ABD'li din adamı Andrew Craig Brunson'ın serbest bırakılmaması durumunda Türkiye'ye geniş yaptırımlar başlatacağı tehdidinde bulundu.
Trump, Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, "ABD, büyük bir Hristiyan, aile babası ve muhteşem bir insan olan Papaz Andrew Brunson'ın uzun süreli tutukluğu nedeniyle Türkiye'ye geniş yaptırımlar uygulayacak. Bu masum inanç adamı derhal serbest bırakılmalı! " ifadelerini kullandı.
ABD Başkan Yardımcı Mike Pence de Dışişleri Bakanlığı'nda katıldığı bir programda, NATO ittikafının üyesi Türkiye'ye aynı tehdidi yöneltmişti. Pence, "Türkiye, Papaz Andrew Brunson'u derhal serbest bırakmaz ve Amerika'daki evine göndermezse ABD bu masum inanç adamı serbest kalana kadar Türkiye'ye önemli yaptırımlar uygulayacak." diye konuşmuştu.
Terör örgütleri FETÖ ve PKK adına suç işlediği, casusluk yaptığı iddiasıyla hakkında 35 yıl hapis cezası istenen Brunson'ın tutukluğu, "sağlık sorunları" dikkate alınarak dün ev hapsine çevrilmişti.
Türkiye'nin kredi almasını kısıtlayan tasarı komisyondan geçti
ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu Türkiye’nin uluslararası kuruluşlardan kredi almasını kısıtlayan tasarıyı kabul etti
ABD Senatosu Dış ilişkiler Komisyonu Türkiye’nin uluslararası kuruluşlardan kredi almasını kısıtlayan 'Türkiye Uluslararası Finansal Kurumlar Yasası'nı kabul etti.
Sputnik'te yer alan habere göre, ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Cumhuriyetçi Senatör Bob Corker ile Demokrat Senatör Bob Menendez, bugün Türkiye'nin uluslararası kuruluşlardan kredi almasını kısıtlayacak iki partili yasa tasarısının komitede kabul edildiğini açıkladı.
Geçtiğimiz hafta Senatörler Thom Tillis, Jeanne Shaheen, James Lankford ve Bill Nelson ile birlikte sunulan tasarının, ABD vatandaşlarının ve büyükelçilik çalışanlarının keyfi olarak gözaltına alınmasını durdurma amacı taşıdığı açıklanmıştı. 2016 yılında Amerikalı Papaz Andrew Brunson tutuklanmıştı. Brunson dün görülen duruşma sonunda hapishaneden ev hapsine transfer edilmişti. Bir sonraki duruşmanın Ekim ayında görüleceği dava için ABD'li senatörler hukuksuz yargılamada bulunulduğunu iddia etmişlerdi. Nisan ayında 66 senatör, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a Brunson’ın serbest bırakılmasını talep eden bir mektup göndermişlerdi.
"Ev hapsi tatmin edici değil"
“Bu yasa tasarısının yapılmasını asla istemedik ama Türk hükümetini, ABD vatandaşlarının ve yerel olarak istihdam eden büyükelçilik personelinin haksız bir şekilde gözaltına alınmasını durdurmadığı takdirde sonuçlarının olacağı konusunda uyarmıştık” diyen Corker, şöyle devam etti:
“Papaz Brunson’ın hapishaneden ev hapsine geçmesi iyi bir ilk adım olsa da, 21 aydan sonra bu gelişme tatmin edici değildir. Türk hükümetine, ABD'li büyükelçilik görevlilerinin yanı sıra Papaz Brunson da dahil olmak üzere tüm ABD vatandaşlarının tacizine ve keyfi olarak gözaltına alınmasına son verene kadar baskı yapmaya devam edeceğiz. Bu faturada bizimle birlikte çalıştığı için ortak sponsorlarımıza teşekkür etmek istiyorum, bu çabada komitenin desteğini takdir ediyorum."
"Vatandaşlarımıza yönelik tacizleri durdurana kadar devam etmelidir"
Senatör Bob Menendez ise yaptığı açıklamada "Türk hükümeti, Papaz Brunson'ı hapishaneden ev hapsine geçirebiliyorsa, derhal şartsız tahliye edilmesini de sağlayabilecek yetkiye sahip olduğunu açıkça ortaya koyuyor" dedi. Menendez, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Pastor Brunson’ın davasında bu hafta görülen gecikmiş gelişme yeterli değil. ABD yerel çalışanlarının da serbest bırakılması, ABD vatandaşlarının tacizine ve hedef alınmasına son verilmesi konusunda ısrar ediyoruz. Türkiye Uluslararası Finansal Kurumlar Yasası ile birlikte Türkiye, ABD vatandaşlarının aleni bir şekilde gözaltına alınması ve siyasi kazanım vatandaşlarımıza yönelik tacizleri durdurana kadar devam etmelidir.”
'İnsani amaçlar' dışında kredi sağlanmasına karşı çıkıyor
Komisyonda oylanarak kabul edilen “Türkiye Uluslararası Mali Kuruluşlar Yasası” başlıklı tasarı, Dünya Bankası ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın (EBRD) ABD icra direktörlerine, insani amaçlar dışında Türkiye’ye Uluslararası Finans Kuruluşu (IFC) ve EBRD tarafından gelecekte kredi sağlanmasına karşı çıkması talimatı veriyor. Bu talimatın, ABD yönetimi Kongre’ye Türkiye’nin “çifte vatandaşlar dahil Amerikan vatandaşlarını ya da Türkiye’deki Amerikan temsilciliklerinin yerel çalışanlarını artık keyfi olarak gözaltına almadığı ve hareket özgürlüklerini kısıtlamadığı” yönünde bildirimde bulununcaya kadar geçerli olması öngörülüyor.
Önce Senato'da, sonra Temsilciler Meclisi'nde onaylanması gerekiyor
Tasarı, IMF dahil diğer tüm uluslararası mali kuruluşların ABD icra direktörlerini de, diğer kilit ülkelerle birlikte çalışarak, Türk hükümetiyle gelecekteki temaslar ve kredi sağlama konusunda, ülkedeki insan haklarını geliştirecek şekilde uyumlu bir politika yaklaşımı geliştirmekle görevlendiriyor.
Tasarının yasalaşması için önce Senato Genel Kurulu’nda da onaylanması, sonra da Temsilciler Meclisi’nin gündemine getirilip orada da geçirilmesi ve Başkan Donald Trump’ın da imzalaması gerekiyor.
ABD Senatosu Dış ilişkiler Komisyonu Türkiye’nin uluslararası kuruluşlardan kredi almasını kısıtlayan 'Türkiye Uluslararası Finansal Kurumlar Yasası'nı kabul etti.
Sputnik'te yer alan habere göre, ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Cumhuriyetçi Senatör Bob Corker ile Demokrat Senatör Bob Menendez, bugün Türkiye'nin uluslararası kuruluşlardan kredi almasını kısıtlayacak iki partili yasa tasarısının komitede kabul edildiğini açıkladı.
Geçtiğimiz hafta Senatörler Thom Tillis, Jeanne Shaheen, James Lankford ve Bill Nelson ile birlikte sunulan tasarının, ABD vatandaşlarının ve büyükelçilik çalışanlarının keyfi olarak gözaltına alınmasını durdurma amacı taşıdığı açıklanmıştı. 2016 yılında Amerikalı Papaz Andrew Brunson tutuklanmıştı. Brunson dün görülen duruşma sonunda hapishaneden ev hapsine transfer edilmişti. Bir sonraki duruşmanın Ekim ayında görüleceği dava için ABD'li senatörler hukuksuz yargılamada bulunulduğunu iddia etmişlerdi. Nisan ayında 66 senatör, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a Brunson’ın serbest bırakılmasını talep eden bir mektup göndermişlerdi.
"Ev hapsi tatmin edici değil"
“Bu yasa tasarısının yapılmasını asla istemedik ama Türk hükümetini, ABD vatandaşlarının ve yerel olarak istihdam eden büyükelçilik personelinin haksız bir şekilde gözaltına alınmasını durdurmadığı takdirde sonuçlarının olacağı konusunda uyarmıştık” diyen Corker, şöyle devam etti:
“Papaz Brunson’ın hapishaneden ev hapsine geçmesi iyi bir ilk adım olsa da, 21 aydan sonra bu gelişme tatmin edici değildir. Türk hükümetine, ABD'li büyükelçilik görevlilerinin yanı sıra Papaz Brunson da dahil olmak üzere tüm ABD vatandaşlarının tacizine ve keyfi olarak gözaltına alınmasına son verene kadar baskı yapmaya devam edeceğiz. Bu faturada bizimle birlikte çalıştığı için ortak sponsorlarımıza teşekkür etmek istiyorum, bu çabada komitenin desteğini takdir ediyorum."
"Vatandaşlarımıza yönelik tacizleri durdurana kadar devam etmelidir"
Senatör Bob Menendez ise yaptığı açıklamada "Türk hükümeti, Papaz Brunson'ı hapishaneden ev hapsine geçirebiliyorsa, derhal şartsız tahliye edilmesini de sağlayabilecek yetkiye sahip olduğunu açıkça ortaya koyuyor" dedi. Menendez, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Pastor Brunson’ın davasında bu hafta görülen gecikmiş gelişme yeterli değil. ABD yerel çalışanlarının da serbest bırakılması, ABD vatandaşlarının tacizine ve hedef alınmasına son verilmesi konusunda ısrar ediyoruz. Türkiye Uluslararası Finansal Kurumlar Yasası ile birlikte Türkiye, ABD vatandaşlarının aleni bir şekilde gözaltına alınması ve siyasi kazanım vatandaşlarımıza yönelik tacizleri durdurana kadar devam etmelidir.”
'İnsani amaçlar' dışında kredi sağlanmasına karşı çıkıyor
Komisyonda oylanarak kabul edilen “Türkiye Uluslararası Mali Kuruluşlar Yasası” başlıklı tasarı, Dünya Bankası ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın (EBRD) ABD icra direktörlerine, insani amaçlar dışında Türkiye’ye Uluslararası Finans Kuruluşu (IFC) ve EBRD tarafından gelecekte kredi sağlanmasına karşı çıkması talimatı veriyor. Bu talimatın, ABD yönetimi Kongre’ye Türkiye’nin “çifte vatandaşlar dahil Amerikan vatandaşlarını ya da Türkiye’deki Amerikan temsilciliklerinin yerel çalışanlarını artık keyfi olarak gözaltına almadığı ve hareket özgürlüklerini kısıtlamadığı” yönünde bildirimde bulununcaya kadar geçerli olması öngörülüyor.
Önce Senato'da, sonra Temsilciler Meclisi'nde onaylanması gerekiyor
Tasarı, IMF dahil diğer tüm uluslararası mali kuruluşların ABD icra direktörlerini de, diğer kilit ülkelerle birlikte çalışarak, Türk hükümetiyle gelecekteki temaslar ve kredi sağlama konusunda, ülkedeki insan haklarını geliştirecek şekilde uyumlu bir politika yaklaşımı geliştirmekle görevlendiriyor.
Tasarının yasalaşması için önce Senato Genel Kurulu’nda da onaylanması, sonra da Temsilciler Meclisi’nin gündemine getirilip orada da geçirilmesi ve Başkan Donald Trump’ın da imzalaması gerekiyor.
20 Temmuz 2018 Cuma
Türkiye'yi ziyaret eden ABD'li heyetten açıklama
ABD heyetinin Türkiye'deki "İran yaptırımları" görüşmeleri sonrası açıklama yapan ABD Hazine Bakan Yardımcısı Billingslea, "Çok olumlu bir görüşme gerçekleştirdik. Herhangi bir anlaşmazlık ya da uyuşmazlık olmadı" dedi
ABD'nin terörizmin finansmanıyla mücadeleden sorumlu Hazine Bakan Yardımcısı Marshall Billingslea, İran nükleer anlaşmasının askıya alınmasının ardından ABD'nin yaptırımları yeniden başlatma kararının, Türk ekonomisine yansımaları konusunda hassas olduklarını ve bugün Ankara'daki görüşmelerin olumlu bir havada geçtiğini bildirdi.
Billingslea, beraberindeki heyetle birlikte Türkiye'de çeşitli kurumların yetkilileriyle yaptığı görüşmelere ilişkin gazetecilere değerlendirmelerde bulundu.
Ziyaretine ilişkin, "NATO müttefiki ve güvenlik konularına dair yakın ortaklığımızdan dolayı Türkiye’ye geldim. Bugün bir çok konuyu ele aldık. Hazine Bakanlıklarımız arasında ve terörün finansmanı ile mücadele konularına dair yetkililerle yakın ve iyi işbirliği yürüttük." dedi.
Temaslarının büyük bölümünün terörün finansmanıyla mücadele konuları, terörle mücadelede istihbarat paylaşımı ve PKK, DEAŞ ve diğer terör örgütlerine karşı ortaya konan çabalar olduğunu söyleyen Billingslea, "Ziyaretimizin ana amacını, dünyanın en büyük terör sponsorunu, İran'ı konuştuk. İran rejiminin ABD'ye, Türkiye'ye ve diğer NATO müttefiklerine doğrudan tehdit oluşturan çeşitli faaliyetlerine karşı ABD'nin aldığı kararları değerlendirdik. İran'ın Hizbullah'a, Taliban'a, El Kaide'ye diğer terör gruplarına verdiği destekten söz ediyorum." ifadelerini kullandı.
"Duyduğumuz endişeleri anlattık"
İran'ın Yemen, Suudi Arabistan, Irak'a yönelik faaliyetlerinin de tüm bu konularla birlikte değerlendirildiğini söyleyen Billingslea, ABD'nin nükleer anlaşma konusunda duyduğu endişeleri ve neden İran'a yaptırım uygulama kararı aldığını Türk yetkilerle yaptığı görüşmelerde anlattıklarını aktardı.
Billingslea, "Türkiye İran'ın komşusu ve İran ile ticaret konusu konuşmamız gereken bir konu. Bunun Türk ekonomisine yansımaları konusunda hassasız. Bu nedenle her iki ülkenin de endişelerini çok çok detaylı bir şekilde görüşüyoruz." diye konuştu.
Türkiye ziyaretinin dostluk ve işbirliği çerçevesinde gerçekleştiğini vurgulayan Billingslea, "Her şeyi NATO müttefikliği çerçevesinde değerlendiriyoruz. Bu çok önemli. Çünkü İran Türkiye'nin komşusu olabilir ama birliğin dostu değil. ABD Türkiye'yi dost ve müttefik olarak görüyor ve iki ülkenin derin ekonomik bağları ve önemli bankacılık ilişkileri var." değerlendirmesinde bulundu.
Türkiye'ye gelmeden önce Hindistan'ı da ziyaret eden ABD heyetinin temaslarında bazı ülkelerin "yaptırımlardan muaf tutulmasının" değerlendirilip değerlendirilmediğine ilişkin bir soruya Billingslea, "Şu an yaptırımlardan muafiyet gibi konuları dile getirmek için çok erken. Şimdi durumu anlamalıyız ki, Washington'da bu konuyu değerlendirip mümkün olan en iyi tavsiyelerde bulunabilelim." dedi.
Ankara-Washington arasında bu konuya ilişkin temasların devam edeceğini söyleyen Billingslea, İran'a Ağustos ve Kasım aylarında iki yaptırım yapılacağını hatırlatarak, "Önümüzde çok az zaman var. Bu yüzden Türk şirketlerin ve Türk bankaların, yaptırımlar başlamadan önce işlerin ayarlamasına zaman kalması için 180 gün tanıdığımızı anlaması gerek. Bu noktada somut adımlar görmeliyiz, kararımızı bu adımlar etkileyecek." ifadelerini kullandı.
"Görüşmeler olumluydu"
Billingslea, Türk tarafının İran'a yönelik yaptırımları uygulamayacağını belirtmesi halinde nasıl bir yol izleneceği ve Türk yetkililerin görüşmelerdeki tutumlarının nasıl olduğu yönündeki bir soruya, "Çok olumlu bir görüşme gerçekleştirdik. Herhangi bir anlaşmazlık ya da uyuşmazlık olmadı." yanıtını verdi.
ABD'nin neden bu yaptırım kararını aldığını yetkililere anlattıklarını söyleyen Billingslea, "Müttefikler olarak, bu konunun üzerinde çalışmamız gerektiğinde mutabık kaldık. Detayları paylaştık." dedi.
"Yaptırımlar çok daha agresif ve kapsamlı uygulanacak"
Billingslea, İran'a yönelik yaptırımların öncekilerden farklı olacağını vurgulayarak, şöyle devam etti:
"Hazine yaptırımları, öncekilerden çok daha agresif ve kapsamlı bir şekilde uygulanacak. Bunun sebebi de, İran'ın tutumunun Ortadoğu'da bir krizi tetikleme riski taşımasına ilişkin endişelerimiz. Bu füzelerden biri Riyad'ı hedef alırsa ne olacak? İran destekli milisler Suriye ile Suriye'de yanlış hesaplanan bir şey yaparsa ne olacak? İran'ın ortaya koyduğu tehlikeli bir durumun içindeyiz. Bu yüzden, ekonomik yaptırımların bu problemle başa çıkmakta en uygun yol olduğu kanaatindeyiz. Bu nedenle, geçmişten çok daha aktif olacağız. Türk hükümetinin bu duruşumuzu anladığını düşünüyorum."
Ağustos ayındaki yaptırımlara dahil olan, İran ile altın alışverişi konularını da yakından takip ettiklerini belirten Billingslea, "Birilerinin İran'la altın ticareti yapacağını ve böylece ABD yaptırımlarından kaçacağını düşünmesi kesinlikle çok kötü bir fikir olurdu. Bu aşamada ticarette esnekliğe işaret edebilecek konumda değiliz ancak, böyle bir sinyal vermeden önce daha fazla bilgiye ve detaya ihtiyacımız var." ifadelerini kullandı.
Billingslea, Kasım ayında yaptırımların devreye gireceğini hatırlatarak, şirketlerin İran ile işlerini peyder pey azaltması gerektiğini savundu. Billingslea, "Şirketlerin ne karar alacağı kendilerine bağlı. Türk şirketlere ne yapacağını dikte etmiyoruz ancak, yaptırımların uygulanacağı alanlarda bilinçli karar vermeleri gerek. Şunu bilmeliler ki, İran ile iş yapmaya devam ederlerse ABD pazarında ve finansal sisteminde bir daha iş yapamayacaklar." şeklinde konuştu.
"Soruşturmalara dair bulguları paylaştım"
Terörle mücadele konusunda son dönemde yakın çalışıldığını söyleyen Billingslea, "PKK’yı çok önceden terör grubu olarak tanımladık ve Türk yetkililerle bu konudaki işbirliğimizi geçtiğimiz bir kaç ayda yoğunlaştırdık. Soruşturduğumuz konulara ilişkin bir dizi talep vardı, ben de burada bulguları paylaştım." yorumunda bulundu.
Billingslea, son dönemde PKK’ya yönelik soruşturmaların artmasının nedenini ise, "ABD'de yeni bir hükümetimiz var. Bunun nedeni Başkan Trump, onun konuya bakışı ve bu konuda Türk hükümetiyle çok yakından çalışma isteği." diye konuştu.
ABD'nin terörizmin finansmanıyla mücadeleden sorumlu Hazine Bakan Yardımcısı Marshall Billingslea, İran nükleer anlaşmasının askıya alınmasının ardından ABD'nin yaptırımları yeniden başlatma kararının, Türk ekonomisine yansımaları konusunda hassas olduklarını ve bugün Ankara'daki görüşmelerin olumlu bir havada geçtiğini bildirdi.
Billingslea, beraberindeki heyetle birlikte Türkiye'de çeşitli kurumların yetkilileriyle yaptığı görüşmelere ilişkin gazetecilere değerlendirmelerde bulundu.
Ziyaretine ilişkin, "NATO müttefiki ve güvenlik konularına dair yakın ortaklığımızdan dolayı Türkiye’ye geldim. Bugün bir çok konuyu ele aldık. Hazine Bakanlıklarımız arasında ve terörün finansmanı ile mücadele konularına dair yetkililerle yakın ve iyi işbirliği yürüttük." dedi.
Temaslarının büyük bölümünün terörün finansmanıyla mücadele konuları, terörle mücadelede istihbarat paylaşımı ve PKK, DEAŞ ve diğer terör örgütlerine karşı ortaya konan çabalar olduğunu söyleyen Billingslea, "Ziyaretimizin ana amacını, dünyanın en büyük terör sponsorunu, İran'ı konuştuk. İran rejiminin ABD'ye, Türkiye'ye ve diğer NATO müttefiklerine doğrudan tehdit oluşturan çeşitli faaliyetlerine karşı ABD'nin aldığı kararları değerlendirdik. İran'ın Hizbullah'a, Taliban'a, El Kaide'ye diğer terör gruplarına verdiği destekten söz ediyorum." ifadelerini kullandı.
"Duyduğumuz endişeleri anlattık"
İran'ın Yemen, Suudi Arabistan, Irak'a yönelik faaliyetlerinin de tüm bu konularla birlikte değerlendirildiğini söyleyen Billingslea, ABD'nin nükleer anlaşma konusunda duyduğu endişeleri ve neden İran'a yaptırım uygulama kararı aldığını Türk yetkilerle yaptığı görüşmelerde anlattıklarını aktardı.
Billingslea, "Türkiye İran'ın komşusu ve İran ile ticaret konusu konuşmamız gereken bir konu. Bunun Türk ekonomisine yansımaları konusunda hassasız. Bu nedenle her iki ülkenin de endişelerini çok çok detaylı bir şekilde görüşüyoruz." diye konuştu.
Türkiye ziyaretinin dostluk ve işbirliği çerçevesinde gerçekleştiğini vurgulayan Billingslea, "Her şeyi NATO müttefikliği çerçevesinde değerlendiriyoruz. Bu çok önemli. Çünkü İran Türkiye'nin komşusu olabilir ama birliğin dostu değil. ABD Türkiye'yi dost ve müttefik olarak görüyor ve iki ülkenin derin ekonomik bağları ve önemli bankacılık ilişkileri var." değerlendirmesinde bulundu.
Türkiye'ye gelmeden önce Hindistan'ı da ziyaret eden ABD heyetinin temaslarında bazı ülkelerin "yaptırımlardan muaf tutulmasının" değerlendirilip değerlendirilmediğine ilişkin bir soruya Billingslea, "Şu an yaptırımlardan muafiyet gibi konuları dile getirmek için çok erken. Şimdi durumu anlamalıyız ki, Washington'da bu konuyu değerlendirip mümkün olan en iyi tavsiyelerde bulunabilelim." dedi.
Ankara-Washington arasında bu konuya ilişkin temasların devam edeceğini söyleyen Billingslea, İran'a Ağustos ve Kasım aylarında iki yaptırım yapılacağını hatırlatarak, "Önümüzde çok az zaman var. Bu yüzden Türk şirketlerin ve Türk bankaların, yaptırımlar başlamadan önce işlerin ayarlamasına zaman kalması için 180 gün tanıdığımızı anlaması gerek. Bu noktada somut adımlar görmeliyiz, kararımızı bu adımlar etkileyecek." ifadelerini kullandı.
"Görüşmeler olumluydu"
Billingslea, Türk tarafının İran'a yönelik yaptırımları uygulamayacağını belirtmesi halinde nasıl bir yol izleneceği ve Türk yetkililerin görüşmelerdeki tutumlarının nasıl olduğu yönündeki bir soruya, "Çok olumlu bir görüşme gerçekleştirdik. Herhangi bir anlaşmazlık ya da uyuşmazlık olmadı." yanıtını verdi.
ABD'nin neden bu yaptırım kararını aldığını yetkililere anlattıklarını söyleyen Billingslea, "Müttefikler olarak, bu konunun üzerinde çalışmamız gerektiğinde mutabık kaldık. Detayları paylaştık." dedi.
"Yaptırımlar çok daha agresif ve kapsamlı uygulanacak"
Billingslea, İran'a yönelik yaptırımların öncekilerden farklı olacağını vurgulayarak, şöyle devam etti:
"Hazine yaptırımları, öncekilerden çok daha agresif ve kapsamlı bir şekilde uygulanacak. Bunun sebebi de, İran'ın tutumunun Ortadoğu'da bir krizi tetikleme riski taşımasına ilişkin endişelerimiz. Bu füzelerden biri Riyad'ı hedef alırsa ne olacak? İran destekli milisler Suriye ile Suriye'de yanlış hesaplanan bir şey yaparsa ne olacak? İran'ın ortaya koyduğu tehlikeli bir durumun içindeyiz. Bu yüzden, ekonomik yaptırımların bu problemle başa çıkmakta en uygun yol olduğu kanaatindeyiz. Bu nedenle, geçmişten çok daha aktif olacağız. Türk hükümetinin bu duruşumuzu anladığını düşünüyorum."
Ağustos ayındaki yaptırımlara dahil olan, İran ile altın alışverişi konularını da yakından takip ettiklerini belirten Billingslea, "Birilerinin İran'la altın ticareti yapacağını ve böylece ABD yaptırımlarından kaçacağını düşünmesi kesinlikle çok kötü bir fikir olurdu. Bu aşamada ticarette esnekliğe işaret edebilecek konumda değiliz ancak, böyle bir sinyal vermeden önce daha fazla bilgiye ve detaya ihtiyacımız var." ifadelerini kullandı.
Billingslea, Kasım ayında yaptırımların devreye gireceğini hatırlatarak, şirketlerin İran ile işlerini peyder pey azaltması gerektiğini savundu. Billingslea, "Şirketlerin ne karar alacağı kendilerine bağlı. Türk şirketlere ne yapacağını dikte etmiyoruz ancak, yaptırımların uygulanacağı alanlarda bilinçli karar vermeleri gerek. Şunu bilmeliler ki, İran ile iş yapmaya devam ederlerse ABD pazarında ve finansal sisteminde bir daha iş yapamayacaklar." şeklinde konuştu.
"Soruşturmalara dair bulguları paylaştım"
Terörle mücadele konusunda son dönemde yakın çalışıldığını söyleyen Billingslea, "PKK’yı çok önceden terör grubu olarak tanımladık ve Türk yetkililerle bu konudaki işbirliğimizi geçtiğimiz bir kaç ayda yoğunlaştırdık. Soruşturduğumuz konulara ilişkin bir dizi talep vardı, ben de burada bulguları paylaştım." yorumunda bulundu.
Billingslea, son dönemde PKK’ya yönelik soruşturmaların artmasının nedenini ise, "ABD'de yeni bir hükümetimiz var. Bunun nedeni Başkan Trump, onun konuya bakışı ve bu konuda Türk hükümetiyle çok yakından çalışma isteği." diye konuştu.
12 Haziran 2018 Salı
19 Mayıs 2018 Cumartesi
Ticaret savaşının kazananı kim olur
ABD ile Çin arasında yaşanan ticaret savaşı ateşi gündemdeki sıcaklığını koruyor
Pekin yönetimi hafta başında en üst düzey ekonomi yetkilisi Liu He'yi, Amerikan Hazine Bakanı Steven Mnuchin ile beş gün sürecek ticaret görüşmeleri için Washington'a yolladı.
Görüşmelerden beklenti, Çin'in Amerikan şirketlerinin kendi pazarına girişini kolaylaştırması, buna karşılık ABD'nin de Çin şirketlerine baskıyı azaltması yönünde.
ABD Başkanı Donald Trump Twitter hesabından, Çin telekom şirketi ZTE'nin yeniden faaliyet gösterebilmesi konusunda Çin Devlet Başkanı Şi Jinping ile birlikte çalıştıklarını yazdı.
Halbuki haftalar önce Washington, İran'a uyguladığı ambargoyu kırarak bu ülkeye Amerikan malları sattığı gerekçesiyle, Çin telekom şirketi ZTE'nin ürettiği parçaların ABD şirketleri tarafından satışına 7 yıl yasak getirmişti.
İlişkilerdeki gelgitler ister istemez kafaları karıştırdı.
Geçen ay ABD Başkanı Donald Trump, yine Twitter'dan ülkesinin Çin ile bir ticaret savaşı içinde olmadığını yazmış ama hemen ardından yetkililerine Çin ürünlerine uygulanan 50 milyar dolarlık gümrük vergisine bir 100 milyar dolar daha eklenmesini değerlendirmeleri için talimat vereceğini söylemişti.
ABD'nin sadece geçen yıl Çin'den 500 milyar doların üzerinde ithalat yaptığını hatırlatalım.
Bu arada Çin Devlet Başkanı Xi Jinping de ticaret savaşı istemediğini ısrarla vurguluyor. Ama Çin de ABD'den aldığı 106 temel ürüne vergi koyma tehdidinde bulundu ve Ticaret Bakanlığı yetkilileri Çin'in çıkarlarını korumak için "hiç bir bedelden kaçınmayacağı" yolunda uyarılar yaptılar.
BU TİCARET ÇEKİŞMESİNİN EKONOMİK ETKİSİ NE OLUR?
İki ülke arasındaki ticaret rakamlarına hızla göz atıldığında, tahminen yaklaşık 15 trilyon dolarlık ekonomisiyle Çin'in, kısa vadede daha kötü etkileneceği görülüyor.
Eski bir IMF ekonomisti olup şu anda Standard Chartered Bank'ın Çin baş danışmanı olan Shuang Ding, iki ülkenin ekonomilerinin gerçek manada birbirine bağımlı olduğunu söylüyor.
ABD Ticaret yetkililerince verilen 2016 yılı rakamlarına göre Çin'in ABD ile ithalat ve ihracatı içeren toplam dış ticaret hacmi 578,2 milyar dolar. Yani ABD Çin'in en çok ticaret yaptığı ülke.
Bu miktarın 115,6 milyar doları ABD'nin Çin'e sattığı ürünler, 462,6 milyar doları ise Çin'den aldığı ürünler. Bu da ABD'nin Çin ile 347 milyar dolarlık bir dış ticaret açığı olduğunu ortaya koyuyor.
Ding bu açığa rağmen Çin ekonomisinin yine de ABD'ye daha çok bağımlı olduğunu, buna karşılık eğilim olarak ABD'nin Çin'e bağımlılığının arttığını, Çin'in ABD'ye bağımlılık düzeyinin ise zamanla azalmakta olduğunu söylüyor
Bu karmaşık bağımlılık ilişkileri içinde Ding'e göre, bir ticaret savaşının kazananı olmaz. Doğru soru daha ziyade "Kim daha çok kaybedecek?" olmalı.
Çin'in zor duruma düşmesinin ABD açısından ilk aşamada bir Pirus zaferi olabileceğini ama bu savaşın iki tarafa da büyük zarar vereceğini düşünüyor.
Çin uzmanı iktisatçı, ABD açısından özellikle tarım, motorlu araçlar, enerji ve bankacılık piyasasının ciddi şekilde etkileneceğini düşünüyor.
"APTALCA BİR TİCARET"
ABD Başkanı Trump bir dizi hasmane tweet atarak Çin'in ticaret kısıtlamalarının kaldırılması gerektiğini savunmuş ve mevcut durumu "aptalca bir ticaret" diye nitelemişti.
Trump ABD otomotiv üreticileri yüzde 25 gümrük vergisi öderken aynı işi yapan Çin firmalarının sadece yüzde 2,5 vergi ödediğinden yakınmıştı.
Fakat ticaret anlaşmaları öyle bir kaç günde kolayca varılabilen uzlaşmalar değil.
BBC Ekonomi muhabiri Andrew Walker mevcut küresel gümrük vergisi yapısının onlarca yıl süren çok taraflı pazarlıklarla oluştuğunu hatırlatıyor.
Genel olarak ülkeler lehlerine olan gümrük düzenlemelerinde değişikliğe gidilmesini, çekici bir teşvik paketi içermiyorsa pek kolay kabul etmiyorlar.
SİYASİ Mİ EKONOMİK Mİ?
Geçtiğimiz bir kaç hafta karşılıklı açıklamalarda bir sertleşme görüldü ama gerçekte iki ülke arasındaki ticari ilişkilerde pek bir değişiklik yaşanmadı.
İki taraf da gümrük vergilerini artıracaklarını söyledikleri ürünlerin listelerini yayınladılar ama henüz bir şey yapılmış değil.
Dahası iki ülke de geri adım atan taraf olarak görünmek istemiyor.
Çin lideri Xi Jinping ekonomide bir "reform" vaadetmişti ama bunu ABD'ye ödün veriyor gibi görünmeden yapması gerekiyor.
Ekonomist Ding, "Bir bakıma bu ikili görüşmeler sonunda Çin uzun vadeli reform planıyla uyumlu bazı taahhütlerde bulunabilir. Hizmet sektörünü dışarıya açmak, ithalat vergilerini düşürmek ve fikri mülkiyet haklarını daha iyi koruyacak düzenlemeler yapmak bunlar arasında sayılabilir" diyor.
TEKNOLOJİ SAVAŞI
Teknoloji ve Yapay Zeka söz konusu olduunda ABD geleneksel olarak büyük farkla rekabet avantajını elinde bulunduruyor.
Çin ise "Çin Malı 2025" projesiyle Çin sanayiinin bütün sektörlerinde teknolojiyi güncelleyerek bu uçurumu kapatmaya kararlı.
Çin'in teknoloji yarışında mesafeyi kapatması ihtimali ABD'de kaygıları artıran bir konu ve BBC'nin ekonomi muhabiri Andrew Walker, yaşanan ticaret çekişmesinin bilhassa Başkan Trump açısından önemli bir boyutunun da bu kaygı olduğuna dikkat çekiyor.
FATURAYI KİM ÖDEYECEK?
Sonuçta eğer ticaret çekişmesi ticaret savaşına doğru tırmanırsa, konacak yeni gümrük vergileri ve yasaklar her iki ülke ekonomisine de zarar verecek.
Başlangıçta ABD ve Çin'de alış veriş yapan, fiyatı yükselen malları alan tüketici etkilenecek, diğer ülkelerdeki tüketiciler bu dalganın kendilerini de vurmamasını umarak kaygılanacak.
Bunda çok da haksız olmayacaklar çünkü iki ülke arasındaki mesele, ekonomik ilişkilerin giriftliği gözönüne alındığında ister istemez küresel etkide bulunma riski de taşıyacak.
Bir çok malın üretimine katılan unsurlar bilhassa teknoloji sektörü dikkate alındığında küresil piyasalarda da bir belirsizlik ve risk durumu ortaya çıkacaktır ki bu da ticareti olumsuz etkileme potansiyeline sahip bir durum.
Örneğin bugün çok az telefon ya da tablet tamamen tek bir ülkede üretiliyor. Daha ziyade dünyanın çeşitli yerinde üretilmiş parçalar, uzun mesafelerden getirtilerek birleştiriliyor ve nihai ürün bambaşka bir yerde ortaya çıkabiliyor.
Bu küresel arz zinciri mesela Çin malı bileşenler birden bire pahalandığı takdirde başka yollar bulmak zorunda kalacak.
Örneğin bir telefon üreticisi, telefon pillerini Çin'de ürettiriyorsa, bunu başka bir yere taşımak zorunda kalabilir, bu da yer değiştirme, nakil ve iş gücü maliyetlerini artıracak.
Maliyetler sonuçta ürünlerin fiyatlarını etkileyecek bu da tüketiciye yansıyacak.
Pekin yönetimi hafta başında en üst düzey ekonomi yetkilisi Liu He'yi, Amerikan Hazine Bakanı Steven Mnuchin ile beş gün sürecek ticaret görüşmeleri için Washington'a yolladı.
Görüşmelerden beklenti, Çin'in Amerikan şirketlerinin kendi pazarına girişini kolaylaştırması, buna karşılık ABD'nin de Çin şirketlerine baskıyı azaltması yönünde.
ABD Başkanı Donald Trump Twitter hesabından, Çin telekom şirketi ZTE'nin yeniden faaliyet gösterebilmesi konusunda Çin Devlet Başkanı Şi Jinping ile birlikte çalıştıklarını yazdı.
Halbuki haftalar önce Washington, İran'a uyguladığı ambargoyu kırarak bu ülkeye Amerikan malları sattığı gerekçesiyle, Çin telekom şirketi ZTE'nin ürettiği parçaların ABD şirketleri tarafından satışına 7 yıl yasak getirmişti.
İlişkilerdeki gelgitler ister istemez kafaları karıştırdı.
Geçen ay ABD Başkanı Donald Trump, yine Twitter'dan ülkesinin Çin ile bir ticaret savaşı içinde olmadığını yazmış ama hemen ardından yetkililerine Çin ürünlerine uygulanan 50 milyar dolarlık gümrük vergisine bir 100 milyar dolar daha eklenmesini değerlendirmeleri için talimat vereceğini söylemişti.
ABD'nin sadece geçen yıl Çin'den 500 milyar doların üzerinde ithalat yaptığını hatırlatalım.
Bu arada Çin Devlet Başkanı Xi Jinping de ticaret savaşı istemediğini ısrarla vurguluyor. Ama Çin de ABD'den aldığı 106 temel ürüne vergi koyma tehdidinde bulundu ve Ticaret Bakanlığı yetkilileri Çin'in çıkarlarını korumak için "hiç bir bedelden kaçınmayacağı" yolunda uyarılar yaptılar.
BU TİCARET ÇEKİŞMESİNİN EKONOMİK ETKİSİ NE OLUR?
İki ülke arasındaki ticaret rakamlarına hızla göz atıldığında, tahminen yaklaşık 15 trilyon dolarlık ekonomisiyle Çin'in, kısa vadede daha kötü etkileneceği görülüyor.
Eski bir IMF ekonomisti olup şu anda Standard Chartered Bank'ın Çin baş danışmanı olan Shuang Ding, iki ülkenin ekonomilerinin gerçek manada birbirine bağımlı olduğunu söylüyor.
ABD Ticaret yetkililerince verilen 2016 yılı rakamlarına göre Çin'in ABD ile ithalat ve ihracatı içeren toplam dış ticaret hacmi 578,2 milyar dolar. Yani ABD Çin'in en çok ticaret yaptığı ülke.
Bu miktarın 115,6 milyar doları ABD'nin Çin'e sattığı ürünler, 462,6 milyar doları ise Çin'den aldığı ürünler. Bu da ABD'nin Çin ile 347 milyar dolarlık bir dış ticaret açığı olduğunu ortaya koyuyor.
Ding bu açığa rağmen Çin ekonomisinin yine de ABD'ye daha çok bağımlı olduğunu, buna karşılık eğilim olarak ABD'nin Çin'e bağımlılığının arttığını, Çin'in ABD'ye bağımlılık düzeyinin ise zamanla azalmakta olduğunu söylüyor
Bu karmaşık bağımlılık ilişkileri içinde Ding'e göre, bir ticaret savaşının kazananı olmaz. Doğru soru daha ziyade "Kim daha çok kaybedecek?" olmalı.
Çin'in zor duruma düşmesinin ABD açısından ilk aşamada bir Pirus zaferi olabileceğini ama bu savaşın iki tarafa da büyük zarar vereceğini düşünüyor.
Çin uzmanı iktisatçı, ABD açısından özellikle tarım, motorlu araçlar, enerji ve bankacılık piyasasının ciddi şekilde etkileneceğini düşünüyor.
"APTALCA BİR TİCARET"
ABD Başkanı Trump bir dizi hasmane tweet atarak Çin'in ticaret kısıtlamalarının kaldırılması gerektiğini savunmuş ve mevcut durumu "aptalca bir ticaret" diye nitelemişti.
Trump ABD otomotiv üreticileri yüzde 25 gümrük vergisi öderken aynı işi yapan Çin firmalarının sadece yüzde 2,5 vergi ödediğinden yakınmıştı.
Fakat ticaret anlaşmaları öyle bir kaç günde kolayca varılabilen uzlaşmalar değil.
BBC Ekonomi muhabiri Andrew Walker mevcut küresel gümrük vergisi yapısının onlarca yıl süren çok taraflı pazarlıklarla oluştuğunu hatırlatıyor.
Genel olarak ülkeler lehlerine olan gümrük düzenlemelerinde değişikliğe gidilmesini, çekici bir teşvik paketi içermiyorsa pek kolay kabul etmiyorlar.
SİYASİ Mİ EKONOMİK Mİ?
Geçtiğimiz bir kaç hafta karşılıklı açıklamalarda bir sertleşme görüldü ama gerçekte iki ülke arasındaki ticari ilişkilerde pek bir değişiklik yaşanmadı.
İki taraf da gümrük vergilerini artıracaklarını söyledikleri ürünlerin listelerini yayınladılar ama henüz bir şey yapılmış değil.
Dahası iki ülke de geri adım atan taraf olarak görünmek istemiyor.
Çin lideri Xi Jinping ekonomide bir "reform" vaadetmişti ama bunu ABD'ye ödün veriyor gibi görünmeden yapması gerekiyor.
Ekonomist Ding, "Bir bakıma bu ikili görüşmeler sonunda Çin uzun vadeli reform planıyla uyumlu bazı taahhütlerde bulunabilir. Hizmet sektörünü dışarıya açmak, ithalat vergilerini düşürmek ve fikri mülkiyet haklarını daha iyi koruyacak düzenlemeler yapmak bunlar arasında sayılabilir" diyor.
TEKNOLOJİ SAVAŞI
Teknoloji ve Yapay Zeka söz konusu olduunda ABD geleneksel olarak büyük farkla rekabet avantajını elinde bulunduruyor.
Çin ise "Çin Malı 2025" projesiyle Çin sanayiinin bütün sektörlerinde teknolojiyi güncelleyerek bu uçurumu kapatmaya kararlı.
Çin'in teknoloji yarışında mesafeyi kapatması ihtimali ABD'de kaygıları artıran bir konu ve BBC'nin ekonomi muhabiri Andrew Walker, yaşanan ticaret çekişmesinin bilhassa Başkan Trump açısından önemli bir boyutunun da bu kaygı olduğuna dikkat çekiyor.
FATURAYI KİM ÖDEYECEK?
Sonuçta eğer ticaret çekişmesi ticaret savaşına doğru tırmanırsa, konacak yeni gümrük vergileri ve yasaklar her iki ülke ekonomisine de zarar verecek.
Başlangıçta ABD ve Çin'de alış veriş yapan, fiyatı yükselen malları alan tüketici etkilenecek, diğer ülkelerdeki tüketiciler bu dalganın kendilerini de vurmamasını umarak kaygılanacak.
Bunda çok da haksız olmayacaklar çünkü iki ülke arasındaki mesele, ekonomik ilişkilerin giriftliği gözönüne alındığında ister istemez küresel etkide bulunma riski de taşıyacak.
Bir çok malın üretimine katılan unsurlar bilhassa teknoloji sektörü dikkate alındığında küresil piyasalarda da bir belirsizlik ve risk durumu ortaya çıkacaktır ki bu da ticareti olumsuz etkileme potansiyeline sahip bir durum.
Örneğin bugün çok az telefon ya da tablet tamamen tek bir ülkede üretiliyor. Daha ziyade dünyanın çeşitli yerinde üretilmiş parçalar, uzun mesafelerden getirtilerek birleştiriliyor ve nihai ürün bambaşka bir yerde ortaya çıkabiliyor.
Bu küresel arz zinciri mesela Çin malı bileşenler birden bire pahalandığı takdirde başka yollar bulmak zorunda kalacak.
Örneğin bir telefon üreticisi, telefon pillerini Çin'de ürettiriyorsa, bunu başka bir yere taşımak zorunda kalabilir, bu da yer değiştirme, nakil ve iş gücü maliyetlerini artıracak.
Maliyetler sonuçta ürünlerin fiyatlarını etkileyecek bu da tüketiciye yansıyacak.
21 Nisan 2018 Cumartesi
Bahçeli'nin 5 kritik hamlesi
MHP grup toplantısındaki konuşmasında erken seçim çağrısı yapan ve 26 Ağustos 2018'i işaret eden Bahçeli, 20 yılı aşan MHP liderliğinde önemli kararlara damga vurdu
MHP'nin kurucu lideri "Başbuğ" Alparslan Türkeş'in vefatının ardından 6 Temmuz 1997'deki kurultayda MHP genel başkanlığına seçilen Devlet Bahçeli, 20 yılı aşan liderliğinde önemli kararlara damga vurdu.
1. 3 KASIM 2002 SEÇİMLERİ
Bahçeli, 1999'da MHP liderliğinde girdiği ilk genel seçimde DSP'nin ardından en çok oy alan ikinci parti olarak Meclis'e girmeyi başarmıştı. Bahçeli, Bülent Ecevit'in başbakanlığında kurulan hükümete, Mesut Yılmaz'ın Anavatan Partisi ile birlikte ortak olmuştu. 57. Hükümet, 28 Mayıs 1999'da göreve başlamasından 3 ay sonra 17 Ağustos 1999'da gerçekleşen tarihimizin en acı depremlerinden birinin yaralarını sarmaya çalıştı. 19 Şubat 2001'deki "anayasa kitapçığının fırlatılması" sonrası başlayan kriz, hükümet ile ilgili tartışmaları büyüttü. Koalisyon ortağı Bahçeli, bu ortamda erken seçime gidilmesi gerektiğini söyledi. 3 Kasım 2002'de yapılmasına karar verilen seçim ile Türkiye'nin AK Partili yılları da başladı.
2. 7 HAZİRAN 2015 SEÇİMLERİ
Kuruluşundan bu yana girdiği seçimlerden tek başına iktidarı elde edebilecek oyu alan AK Parti, 7 Haziran 2015'teki seçimde bu orana ulaşamadı. Bahçeli, seçimin ardından yaptığı ilk açıklamalarda hiçbir koalisyonun içinde yer almayacağı mesajını vererek yeni bir seçime işaret etti. Koalisyon görüşmelerinde de bir netice alınamayınca Ahmet Davutoğlu'nun başbakanlığında kurulan geçici hükümet ile 1 Kasım 2015'teki seçimlere gidildi.
3. 16 NİSAN 2017 REFERANDUMU
15 Temmuz 2016'daki darbe girişiminin ardından FETÖ ile mücadelede iktidara güçlü desteğini açıklayan Bahçeli, 11 Ekim 2016'daki grup konuşması ile de yönetim sistemi değişikliğinin fitilini ateşledi. Bahçeli, "Fiili duruma hukuki boyut kazandırmak gerek" diyerek başkanlık sistemine geçilmesi gerektiğini söyledi. Hazırlanan anayasa değişikliği teklifi ile adı "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" olan yönetim sistemi 16 Nisan 2017'deki referandum ile kabul edildi. AK Parti'nin tek başına Meclis'ten geçiremeyeceği anayasa değişikliği teklifine Meclis'te destek veren MHP, desteğini referandumda da sürdürdü ve sonuç 'Evet' lehine oldu.
4. CUMHUR İTTİFAKI
Bahçeli, AK Parti ile referandumdaki işbirliğini cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de sürdürme kararı almıştı. 8 Ocak 2018'de medya kuruluşlarının Ankara temsilcileri ile buluşan Bahçeli, partisinin cumhurbaşkanı adayı göstermeyeceğini, Erdoğan'ı destekleyeceklerini açıkladı. Yapılan yasal düzenlemenin ardından AK Parti ve MHP "Cumhur İttifakı" adıyla seçimlere birlikte girme kararını duyurdu.
5. 17 NİSAN 2018 ERKEN SEÇİM ÇAĞRISI
16 Nisan 2017 referandumunun yıldönümünden bir gün sonra Bahçeli, kritik bir çağrı daha yaptı. "Önümüzde 2 seçenek vardır. Ya normal tarih beklenecek. Ya da milli mecburiyetten dolayı seçimler erkene çekilecektir. Bilinmelidir ki, gerekli uyum yasalarının çıkarılmasının ardından MHP, seçimlerin erkene alınmasından yana takdirini kullanmaktadır" diyen Bahçeli, cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin 26 Ağustos 2018 tarihinde yapılmasını önerdi. Şimdi Bahçeli'nin yaptığı bu son çağrının karşılık bulup bulmayacağı merakla bekleniyor.
MHP'nin kurucu lideri "Başbuğ" Alparslan Türkeş'in vefatının ardından 6 Temmuz 1997'deki kurultayda MHP genel başkanlığına seçilen Devlet Bahçeli, 20 yılı aşan liderliğinde önemli kararlara damga vurdu.
1. 3 KASIM 2002 SEÇİMLERİ
Bahçeli, 1999'da MHP liderliğinde girdiği ilk genel seçimde DSP'nin ardından en çok oy alan ikinci parti olarak Meclis'e girmeyi başarmıştı. Bahçeli, Bülent Ecevit'in başbakanlığında kurulan hükümete, Mesut Yılmaz'ın Anavatan Partisi ile birlikte ortak olmuştu. 57. Hükümet, 28 Mayıs 1999'da göreve başlamasından 3 ay sonra 17 Ağustos 1999'da gerçekleşen tarihimizin en acı depremlerinden birinin yaralarını sarmaya çalıştı. 19 Şubat 2001'deki "anayasa kitapçığının fırlatılması" sonrası başlayan kriz, hükümet ile ilgili tartışmaları büyüttü. Koalisyon ortağı Bahçeli, bu ortamda erken seçime gidilmesi gerektiğini söyledi. 3 Kasım 2002'de yapılmasına karar verilen seçim ile Türkiye'nin AK Partili yılları da başladı.
2. 7 HAZİRAN 2015 SEÇİMLERİ
Kuruluşundan bu yana girdiği seçimlerden tek başına iktidarı elde edebilecek oyu alan AK Parti, 7 Haziran 2015'teki seçimde bu orana ulaşamadı. Bahçeli, seçimin ardından yaptığı ilk açıklamalarda hiçbir koalisyonun içinde yer almayacağı mesajını vererek yeni bir seçime işaret etti. Koalisyon görüşmelerinde de bir netice alınamayınca Ahmet Davutoğlu'nun başbakanlığında kurulan geçici hükümet ile 1 Kasım 2015'teki seçimlere gidildi.
3. 16 NİSAN 2017 REFERANDUMU
15 Temmuz 2016'daki darbe girişiminin ardından FETÖ ile mücadelede iktidara güçlü desteğini açıklayan Bahçeli, 11 Ekim 2016'daki grup konuşması ile de yönetim sistemi değişikliğinin fitilini ateşledi. Bahçeli, "Fiili duruma hukuki boyut kazandırmak gerek" diyerek başkanlık sistemine geçilmesi gerektiğini söyledi. Hazırlanan anayasa değişikliği teklifi ile adı "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" olan yönetim sistemi 16 Nisan 2017'deki referandum ile kabul edildi. AK Parti'nin tek başına Meclis'ten geçiremeyeceği anayasa değişikliği teklifine Meclis'te destek veren MHP, desteğini referandumda da sürdürdü ve sonuç 'Evet' lehine oldu.
4. CUMHUR İTTİFAKI
Bahçeli, AK Parti ile referandumdaki işbirliğini cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de sürdürme kararı almıştı. 8 Ocak 2018'de medya kuruluşlarının Ankara temsilcileri ile buluşan Bahçeli, partisinin cumhurbaşkanı adayı göstermeyeceğini, Erdoğan'ı destekleyeceklerini açıkladı. Yapılan yasal düzenlemenin ardından AK Parti ve MHP "Cumhur İttifakı" adıyla seçimlere birlikte girme kararını duyurdu.
5. 17 NİSAN 2018 ERKEN SEÇİM ÇAĞRISI
16 Nisan 2017 referandumunun yıldönümünden bir gün sonra Bahçeli, kritik bir çağrı daha yaptı. "Önümüzde 2 seçenek vardır. Ya normal tarih beklenecek. Ya da milli mecburiyetten dolayı seçimler erkene çekilecektir. Bilinmelidir ki, gerekli uyum yasalarının çıkarılmasının ardından MHP, seçimlerin erkene alınmasından yana takdirini kullanmaktadır" diyen Bahçeli, cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin 26 Ağustos 2018 tarihinde yapılmasını önerdi. Şimdi Bahçeli'nin yaptığı bu son çağrının karşılık bulup bulmayacağı merakla bekleniyor.
19 Nisan 2018 Perşembe
Fransa, Esad'a verdiği onur nişanını geri alıyor
Fransa, Beşşar Esed'e 2001'de verilen ülkenin en yüksek dereceli nişanı "Legion d'honneur"ü geri alacak
Fransa'nın, 2001'de dönemin Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından Beşşar Esed'e verilen ülkenin en yüksek dereceli nişanı "Legion d'honneur"ü geri alacağı açıklandı.
Fransız basınında yer alan haberlere göre, Fransa Cumhurbaşkanlığı Sarayı Elysee'nin nişanı geri almak için girişim başlattığı belirtildi.
Esed'in, Suriye'de babası Hafız Esed'in ardından 2000 yılında göreve başladığı belirtilen haberlerde, 2001'de Fransa'ya bir ziyaret gerçekleştirdiği ve dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Chirac'ın elinden, ülkenin en yüksek dereceli nişana "Legion d'honneur" layık görüldüğü kaydedildi.
Esed'in 5 dereceden oluşan nişanın en yüksek derecesi olan "Büyük Haç" ile taltif edildiği belirtildi. Kamu yayıncısı France Info, Elysee Sarayı'nın, nişanın geri alınması için gerekli prosedürü başlattığını yazdı.
Daha önce Mussolini, Çavuşesku ve Kaddafi gibi isimlere de verilen nişanı, Napolyon Bonapart'ın 1802'de kurdurduğu asker ve sivillerin yer aldığı bir kurum veriyor. Büyük Üstad ve Büyük Şansölye tarafından idare edilen kurumun, 400'e yakın çalışanı bulunuyor.
Şövalye, Subay, Kumandan, Büyük Subay ve Büyük Haç olmak üzere 5 ayrı derecesi bulunan nişanın 2010'a kadar geri alınması mümkün değildi. Bu tarihte yapılan değişiklikle cumhurbaşkanına, verilen nişanları geri alabilme yetkisi verilmişti.
Değişiklikten sonra, doping yaptığı ortaya çıkan ABD'li bisiklet şampiyonu Lance Armstrong, ırkçı söylemlerde bulunan İngiliz modacı John Galliano ve cinsel taciz ve tecavüz iddialarıyla gündeme gelen Hollywood film yapımcısı Harvey Weinstein'in nişanı geri alınmıştı.
Fransa'nın, 2001'de dönemin Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından Beşşar Esed'e verilen ülkenin en yüksek dereceli nişanı "Legion d'honneur"ü geri alacağı açıklandı.
Fransız basınında yer alan haberlere göre, Fransa Cumhurbaşkanlığı Sarayı Elysee'nin nişanı geri almak için girişim başlattığı belirtildi.
Esed'in, Suriye'de babası Hafız Esed'in ardından 2000 yılında göreve başladığı belirtilen haberlerde, 2001'de Fransa'ya bir ziyaret gerçekleştirdiği ve dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Chirac'ın elinden, ülkenin en yüksek dereceli nişana "Legion d'honneur" layık görüldüğü kaydedildi.
Esed'in 5 dereceden oluşan nişanın en yüksek derecesi olan "Büyük Haç" ile taltif edildiği belirtildi. Kamu yayıncısı France Info, Elysee Sarayı'nın, nişanın geri alınması için gerekli prosedürü başlattığını yazdı.
Daha önce Mussolini, Çavuşesku ve Kaddafi gibi isimlere de verilen nişanı, Napolyon Bonapart'ın 1802'de kurdurduğu asker ve sivillerin yer aldığı bir kurum veriyor. Büyük Üstad ve Büyük Şansölye tarafından idare edilen kurumun, 400'e yakın çalışanı bulunuyor.
Şövalye, Subay, Kumandan, Büyük Subay ve Büyük Haç olmak üzere 5 ayrı derecesi bulunan nişanın 2010'a kadar geri alınması mümkün değildi. Bu tarihte yapılan değişiklikle cumhurbaşkanına, verilen nişanları geri alabilme yetkisi verilmişti.
Değişiklikten sonra, doping yaptığı ortaya çıkan ABD'li bisiklet şampiyonu Lance Armstrong, ırkçı söylemlerde bulunan İngiliz modacı John Galliano ve cinsel taciz ve tecavüz iddialarıyla gündeme gelen Hollywood film yapımcısı Harvey Weinstein'in nişanı geri alınmıştı.
NATO'da üst düzey görev: Komuta Türkiye'de
ATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Türkiye'nin "çok yüksek hazırlık seviyeli müşterek görev gücü"nun komutanlığını üstleneceğini açıkladı.
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Brüksel'de düzenlenecek olan NATO Zirvesi öncesi Ankara ziyaretiyle ilgili açıklamalar yaptı.
NTV'nin haberine göre Stoltenberg, NATO'nun yeni oluşturacağı "çok yüksek hazırlık seviyeli müşterek görev gücü"nün komutasını iki dönem Türkiye'nin üstleneceğini söyledi.
5 BİN ASKER OLACAK
"Çok yüksek hazırlık seviyeli müşterek görev gücü"nde yaklaşık 5 bin asker olacak ve NATO'nun acil mukabele gücünden daha hızlı hareket edecek.
NATO üyesi ülkeler görev gücüne sırayla ev sahipliği yaparak komutasını üstlenecek.
"Çok yüksek hazırlık seviyeli müşterek görev gücü"nün kurulmasına 2014'te NATO'nun Galler Zirvesi'nde karar verilmişti.
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Brüksel'de düzenlenecek olan NATO Zirvesi öncesi Ankara ziyaretiyle ilgili açıklamalar yaptı.
NTV'nin haberine göre Stoltenberg, NATO'nun yeni oluşturacağı "çok yüksek hazırlık seviyeli müşterek görev gücü"nün komutasını iki dönem Türkiye'nin üstleneceğini söyledi.
5 BİN ASKER OLACAK
"Çok yüksek hazırlık seviyeli müşterek görev gücü"nde yaklaşık 5 bin asker olacak ve NATO'nun acil mukabele gücünden daha hızlı hareket edecek.
NATO üyesi ülkeler görev gücüne sırayla ev sahipliği yaparak komutasını üstlenecek.
"Çok yüksek hazırlık seviyeli müşterek görev gücü"nün kurulmasına 2014'te NATO'nun Galler Zirvesi'nde karar verilmişti.
13 Nisan 2018 Cuma
28 Şubat'a 21 yıl sonra 21 müebbet hapis
28 Şubat davasında 5 yıl sonra karar çıktı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Karadayı, Genelkurmay 2. Başkanı Bir ve eski YÖK Başkanı Gürüz'ün ile birlikte 21 kişi müebbet hapse mahkum oldu. Sanıklar temyiz süresince cezaevine girmeyecek.
Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya aralarında Çevik Bir’in de bulunduğu bazı sanıklar katıldı. Müşteki avukatları, sanıkların cezalandırılmasının yanı sıra tutuklanmalarını da talep etti. Mahkeme Başkanı sanıkların son sözlerini sordu. Sanıklardan Çevik Bir, önceki savunmalarını tekrarladığını belirterek, beraatını talep etti. Emekli Korgeneral İzzetin İyigün, “Hiçbir suçum yoktur. Buna rağmen 5 yılım elimden alınmıştır. Beraatımı talep ediyorum” derken, emekli Korgeneral Vural Avar da davanın Fetullahçı iki savcı tarafından hazırlandığını söyleyerek beraatını talep etti. Emekli Korgeneral Yıldırım Türker de “İddia edilen, olmayan bir suç nedeniyle açılan davada asıl mağdur olarak bulunuyoruz. Ne ben, ne de suçun işlendiği iddia edilen tarihte benim emrimde olan kişiler, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında yazılı, herhangi bir suçun içinde bulunmadık” diye konuştu.
KARADAYI’NIN SON SÖZLERİ
Duruşmaya katılmayan davanın bir numaralı sanığı dönemin Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’nın avukatı Erol Aras ise müvekkilinin 5 cümlelik son sözlerini okumak istedi, ancak Mahkeme Başkanı sanığın salonda olmaması nedeniyle buna izin vermedi. Karadayı’nın avukatı Aras’la şu mesajı gönderdiği öğrenildi: “Anayasa Mahkemesi yetkilidir, siz bu davaya bakmakla yetkili değilsiniz. 87 yaşındayım, kanser hastalığımdan dolayı gelemedim. Devlet 28 Şubat’ta hem PKK hem FETÖ ile mücadelemden dolayı bana devlet madalyası verdi. 28 Şubat asla bir darbe değildir. Bu iddianamenin tamamen çökertilmesini istiyorum.”
KARAR OYBİRLİĞİYLE ALINDI
Son sözlerin alınmasının ardından mahkeme heyeti karar vermek için duruşmaya saat 17.30’a kadar ara verdi. Aradan sonra Mahkeme Başkanı Mustafa Yiğitsoy, “Yüce Türk milleti adına yargılama yapmaya yetkili mahkememizce, hukukun üstünlüğüne bağlı kalınarak, tarafsız ve bağımsız olarak dosyada mevcut hukuken geçerli kabul ettiğimiz belge, beyan ve delillerin hukuki değerlendirilmesi sonucu heyetimizce oybirliği ile vermiş olduğumuz kararı açıklıyorum” diyerek tarihi kararı açıkladı. Kararda, emekli orgeneraller İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir, Çetin Doğan, Erol Özkasnak ile dönemin YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz’ün de aralarında bulunduğu 21 sanık, ‘darbeye teşebbüs ettikleri’ gerekçesiyle önce ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına, daha sonra takdir indirimi yapılarak müebbet hapis cezasına mahkûm oldu.
‘RÜTBELERİN SÖKÜLMESİNE...’
21 sanık hakkında yaş ve sağlık durumları gerekçesiyle tutuklama tedbiri yerine yurtdışına çıkış yasağı ve imza şartı ile adli kontrol uygulanmasına karar verilirken, kararın kesinleşmesi halinde asker sanıkların Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çıkarılmasına, rütbelerinin sökülmesine hükmedildi. 68 sanık beraat ederken, Teoman Koman, Eser Şahan, Tevfik Özkılıç, Salih Eryiğit hakkındaki davanın, hayatlarını kaybetmeleri nedeniyle, 10 sanık hakkındaki dava ise ‘gizli ittifak’ suçuna öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle düşürülmesine karar verildi.
MÜŞTEKİLERDEN İTİRAZ: TUTUKLAYIN
Sanıklar ve müştekiler karara 7 gün içerisinde itiraz edebilecek. İtirazı ilk olarak Ankara Bölge Adliye Mahkemesi inceleyecek. Bu mahkemenin kararı daha sonra Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından incelenecek. Yargıtay davaya ilişkin son kararı verecek. Yargıtay’ın yerel mahkemenin kararını onaması halinde, müebbet hapis cezası verilen sanıklar tutuklanarak, cezaevine girecek. Kararın kesinleşmesinin ardından müebbet hapis cezası alan asker sanıkların rütbeleri de sökülecek, er statüsüne inecekleri için orduevlerine bile giremeyecekler.
Davanın müdahillerinden Deniz Dilmen ve Gülsüm Peker Alpay’ın avukatları Mehmet Alagöz ve Necip Kibar ise mahkûmiyetine karar verilen 21 sanığın tutuklanması talebiyle Ankara 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi’ne itirazda bulundu. Dilekçede “Sanıkların müebbet hapis cezasına mahkûm edilmelerine rağmen tutuklanmamaları açıkça hukuka aykırı olup, sanıkların tutuklanmaması kamu vicdanını zedeler niteliktedir” denildi.
CEZA ALANLAR: Müebbet hapis cezası alan sanıkların isimleri şöyle: Ahmet Çörekçi, Aydan Erol, Cevat Temel Özkaynak, Çetin Dizdar, Çetin Doğan, Çetin Saner, Çevik Bir, Erdoğan Öznal, Erol Özkasnak, Fevzi Türkeri, Hakkı Kılınç, Halil Kemal Gürüz, Hayri Bülent Alpkaya, Hikmet Köksal, İdris Koralp, İlhan Kılıç, İsmail Hakkı Karadayı, Kenan Deniz, Muhittin Erdal, Vural Avar, Yıldırım Türker.
BERAAT EDENLER: Mahkeme, 68 sanığın beraatine karar verdi. Beraatine karar verilen sanıklar şöyle: “Abdullah Kılıçarslan, Abdurrahman Yavuz Gürcüoğlu, Adem Demir, Ahmet Dağcı, Ahmet Aka, Ahmet Atalay Efeer, Ahmet Nazmi Solmaz, Ahmet Ziya Öztoprak, Alican Türk, Arslan Daştan, Aslan Güner, Aydın Karaşahin, Ayhan Cansevgisi, Bahattin Çelik, Berkay Turgut, Celalettin Bacanlı, Cemal Hakan Pelit, Cengiz Koşal, Cengiz Çetinkaya, Doğan Temel, Engin Alan, Erdal Ceylanoğlu, Ergin Celasin, Erkan Yaykır, Ertuğrul Gazi Özkürkçü, Fuat Büyükcivelek, Hamza Özaltun, Hüsnü Dağ, İbrahim Selman Yazıcı, İsmail Hakkı Önder, İsmail Ruhsar Sümer, İsrafil Aydın, İzzettin İyigün, İzzettin Gürdal, Kurtuluş Öğün, Lokman Ekinci, Mehmet Başpınar, Mehmet Aygüner, Mehmet Ali Yıldırım, Mehmet Cumhur Yatıkkaya, Mehmet Şinasi Çalış, Mehmet Faruk Alpaydın, Metin Keşap, Metin Yavuz Yalçın, Mustafa Köseoğlu, Mustafa Bıyık, Mustafa Babacan, Mustafa Özbey, Mustafa Hakan Bural, Mustafa İhsan Tavazar, Mustafa Kemal Savcı, Necdet Batıran, Oğuz Kalelioğlu, Orhan Nalcıoğlu, Osman Bülbül, Osman Atilla Kurtay, Ruşen Bozkurt, Sedat Arıtürk, Serdar Çelebi, Seyfullah Sönmez, Sezai Kürşat Ökte, Ümit Şahintürk, Ünal Akbulut, Veli Seyit, Yahya Cem Özarslan, Yahya Kemal Yakışkan, Yüksel Sönmez, Ziya Batur.”
'AKLA MANTIĞA AYKIRI'
Sanıklardan dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı mahkeme kararını, avukatı Erol Aras aracılığıyla değerlendirdi. Karadayı kararı şu sözlerle eleştirdi: “Moralim son derece iyi. Bu olay hukuk dışı, akla mantığa aykırı bir durumdur. Mahkeme kendi itibarını düşürmüştür. Doğrudan siyasi bir olaydır, karardır. Temeli de Türk Ordusu’na kurulan kumpas davalarına dayanmaktadır. Gerekçeli karar geldiği zaman avukatım kanalıyla ayrıntılı bir açıklama yapacağım.”
Dava, 2 Eylül 2013’te Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlamıştı. İddianameyi şimdi FETÖ’den tutuklu olan savcı Mustafa Bilgili hazırladı. 39 tutuklu sanık ile başlayan davada, 19 Aralık 2013’te yapılan duruşmada verilen tahliye kararlarının ardından tutuklu sanık kalmadı. Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kapatılmasının ardından 28 Şubat davası Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı. Yaklaşık 5 yıldır süren yargılamada geçen aralık ayında savcılık, esasa ilişkin mütalaasını vermişti.
FETÖ'YÜ 1997'DE DEVLETE DUYURDUK
MAHKEMENİN verdiği ara sırasında, sanıklardan Çevik Bir, gazetecilere “kaçmadık” diyerek şunları söyledi: “1997’de devlete FETÖ tehlikesi duyurulmuştur. 1997’de Genelkurmay Başkanlığı, rahmetli Demirel’e (Süleyman Demirel) brifing veriyor. Bu brifingde FETÖ tehdidini devlete aktarıyoruz. Birtakım düzenlemeler oluyor. Aradan 8-9 ay geçiyor; 1998’de yine rahmetli Demirel’e makamında brifing veriliyor. Daha sonra rahmetli Demirel bunu 10 gün sonra yapılacak, 27 Mart 1998’deki MGK toplantısı gündemine aldırıyor. Genelkurmay Başkanlığı tarafından MGK’nın bu brifinginde FETÖ tehdidi anlatılıyor. Bizim davamızın yasal olduğu o brifingde de yer alıyor. Onun için bir şey yapılamadı. Seneler geçtikten sonra bu dava yapılıyor. İnşallah hayırlısıyla biter.” Karar sonrası Çevik Bir, avukatı Ümit Kara aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Mahkemenin kararı mutlak doğru bir karar değil. Konjonktürün gölgesinde verilmiş bir karar. İstinaf ve temyizde bozulacağına inanıyorum. Mücadeleye devam edeceğiz” dedi.
DEMOKRASİ İÇİN ÖNEMLİ BİR GÜN
AK Parti İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ravza Kavakcı, 28 Şubat dönemine ilişkin 103 sanığın yargılandığı davada verilen cezalara ilişkin, "Yargıtay onayladığında yapmış oldukları fiilin cezasını çekmeye başlayacaklar" dedi. Davada kararların açıklanmasının ardından duruşmayı takip eden bazı isimler, gazetecilere açıklamada bulundu.
AK Parti İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ravza Kavakcı: Bugün, Türkiye Cumhuriyeti tarihi ve demokrasisi açısından çok önemli bir gün. Çünkü ilk defa Türkiye'de darbeciler adalet karşısında hesap verdiler. 28 Şubat'ta Sincan'da tankları yürütenler, insanları 'irticacı' diye etiketleyenler, genç kızların eğitim hayatlarının önüne set çekenler, insanları 'başörtülü-başörtüsüz' diye ayıranlar, imam hatiplerin önünü kesenler, seçilmiş bir hükümetin istifasını gerçekleştirenler ve fiilleriyle toplumu kutuplaştırmaya çalışanlar adalet karşısında hesap verdi. Yargıtay onayladığında yapmış oldukları fiilin cezasını çekmeye başlayacaklar. Biz asla kin ve nefret duymadık, hem ilahi adalete inandık hem de Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinin doğru kararı vereceğine inandık. İnşallah bundan sonra da asla kimse, 15 Temmuz'da da gördüğümüz gibi ülkemizde böyle bir şeye kalkışamayacak, akıllarından bile geçirmeyecekler.
TBMM 15 Temmuz Darbe Araştırma Komisyonu Başkanı ve AK Parti Burdur Milletvekili Reşat Petek: Mahkûmiyet kararı 21 sanık hakkında verildi. Temyiz aşamasına, oradaki incelemeye fırsat vermek için mahkeme, tutuklama tedbiri yerine adli kontrol tedbirleri uygulanmasına karar verdi. Yurt dışı yasağı uyguladı, ayrıca ayda bir defa imza vermek suretiyle bir adli kontrol uygulaması kararı verdi. 27 Mayıs 1960 darbecilerini millet mahkûm etmişti, 12 Eylül 1980 darbesini yapanları yine Türk adaleti mahkum etti, 28 Şubat darbesine 'darbe' denilmesini bile hazmedemeyenlere bugün bağımsız ve tarafsız Türk yargısı mahkumiyet kararı verdi. Burada Cumhuriyet Başsavcılığının istemiş olduğu mahkûmiyet aynı oranda çıkmamışsa da iddia makamının takdiriyle temyiz aşamasında Yüksek Mahkeme'de bu da değerlendirilecektir."
Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya aralarında Çevik Bir’in de bulunduğu bazı sanıklar katıldı. Müşteki avukatları, sanıkların cezalandırılmasının yanı sıra tutuklanmalarını da talep etti. Mahkeme Başkanı sanıkların son sözlerini sordu. Sanıklardan Çevik Bir, önceki savunmalarını tekrarladığını belirterek, beraatını talep etti. Emekli Korgeneral İzzetin İyigün, “Hiçbir suçum yoktur. Buna rağmen 5 yılım elimden alınmıştır. Beraatımı talep ediyorum” derken, emekli Korgeneral Vural Avar da davanın Fetullahçı iki savcı tarafından hazırlandığını söyleyerek beraatını talep etti. Emekli Korgeneral Yıldırım Türker de “İddia edilen, olmayan bir suç nedeniyle açılan davada asıl mağdur olarak bulunuyoruz. Ne ben, ne de suçun işlendiği iddia edilen tarihte benim emrimde olan kişiler, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında yazılı, herhangi bir suçun içinde bulunmadık” diye konuştu.
KARADAYI’NIN SON SÖZLERİ
Duruşmaya katılmayan davanın bir numaralı sanığı dönemin Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’nın avukatı Erol Aras ise müvekkilinin 5 cümlelik son sözlerini okumak istedi, ancak Mahkeme Başkanı sanığın salonda olmaması nedeniyle buna izin vermedi. Karadayı’nın avukatı Aras’la şu mesajı gönderdiği öğrenildi: “Anayasa Mahkemesi yetkilidir, siz bu davaya bakmakla yetkili değilsiniz. 87 yaşındayım, kanser hastalığımdan dolayı gelemedim. Devlet 28 Şubat’ta hem PKK hem FETÖ ile mücadelemden dolayı bana devlet madalyası verdi. 28 Şubat asla bir darbe değildir. Bu iddianamenin tamamen çökertilmesini istiyorum.”
KARAR OYBİRLİĞİYLE ALINDI
Son sözlerin alınmasının ardından mahkeme heyeti karar vermek için duruşmaya saat 17.30’a kadar ara verdi. Aradan sonra Mahkeme Başkanı Mustafa Yiğitsoy, “Yüce Türk milleti adına yargılama yapmaya yetkili mahkememizce, hukukun üstünlüğüne bağlı kalınarak, tarafsız ve bağımsız olarak dosyada mevcut hukuken geçerli kabul ettiğimiz belge, beyan ve delillerin hukuki değerlendirilmesi sonucu heyetimizce oybirliği ile vermiş olduğumuz kararı açıklıyorum” diyerek tarihi kararı açıkladı. Kararda, emekli orgeneraller İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir, Çetin Doğan, Erol Özkasnak ile dönemin YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz’ün de aralarında bulunduğu 21 sanık, ‘darbeye teşebbüs ettikleri’ gerekçesiyle önce ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına, daha sonra takdir indirimi yapılarak müebbet hapis cezasına mahkûm oldu.
‘RÜTBELERİN SÖKÜLMESİNE...’
21 sanık hakkında yaş ve sağlık durumları gerekçesiyle tutuklama tedbiri yerine yurtdışına çıkış yasağı ve imza şartı ile adli kontrol uygulanmasına karar verilirken, kararın kesinleşmesi halinde asker sanıkların Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çıkarılmasına, rütbelerinin sökülmesine hükmedildi. 68 sanık beraat ederken, Teoman Koman, Eser Şahan, Tevfik Özkılıç, Salih Eryiğit hakkındaki davanın, hayatlarını kaybetmeleri nedeniyle, 10 sanık hakkındaki dava ise ‘gizli ittifak’ suçuna öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle düşürülmesine karar verildi.
MÜŞTEKİLERDEN İTİRAZ: TUTUKLAYIN
Sanıklar ve müştekiler karara 7 gün içerisinde itiraz edebilecek. İtirazı ilk olarak Ankara Bölge Adliye Mahkemesi inceleyecek. Bu mahkemenin kararı daha sonra Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından incelenecek. Yargıtay davaya ilişkin son kararı verecek. Yargıtay’ın yerel mahkemenin kararını onaması halinde, müebbet hapis cezası verilen sanıklar tutuklanarak, cezaevine girecek. Kararın kesinleşmesinin ardından müebbet hapis cezası alan asker sanıkların rütbeleri de sökülecek, er statüsüne inecekleri için orduevlerine bile giremeyecekler.
Davanın müdahillerinden Deniz Dilmen ve Gülsüm Peker Alpay’ın avukatları Mehmet Alagöz ve Necip Kibar ise mahkûmiyetine karar verilen 21 sanığın tutuklanması talebiyle Ankara 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi’ne itirazda bulundu. Dilekçede “Sanıkların müebbet hapis cezasına mahkûm edilmelerine rağmen tutuklanmamaları açıkça hukuka aykırı olup, sanıkların tutuklanmaması kamu vicdanını zedeler niteliktedir” denildi.
CEZA ALANLAR: Müebbet hapis cezası alan sanıkların isimleri şöyle: Ahmet Çörekçi, Aydan Erol, Cevat Temel Özkaynak, Çetin Dizdar, Çetin Doğan, Çetin Saner, Çevik Bir, Erdoğan Öznal, Erol Özkasnak, Fevzi Türkeri, Hakkı Kılınç, Halil Kemal Gürüz, Hayri Bülent Alpkaya, Hikmet Köksal, İdris Koralp, İlhan Kılıç, İsmail Hakkı Karadayı, Kenan Deniz, Muhittin Erdal, Vural Avar, Yıldırım Türker.
BERAAT EDENLER: Mahkeme, 68 sanığın beraatine karar verdi. Beraatine karar verilen sanıklar şöyle: “Abdullah Kılıçarslan, Abdurrahman Yavuz Gürcüoğlu, Adem Demir, Ahmet Dağcı, Ahmet Aka, Ahmet Atalay Efeer, Ahmet Nazmi Solmaz, Ahmet Ziya Öztoprak, Alican Türk, Arslan Daştan, Aslan Güner, Aydın Karaşahin, Ayhan Cansevgisi, Bahattin Çelik, Berkay Turgut, Celalettin Bacanlı, Cemal Hakan Pelit, Cengiz Koşal, Cengiz Çetinkaya, Doğan Temel, Engin Alan, Erdal Ceylanoğlu, Ergin Celasin, Erkan Yaykır, Ertuğrul Gazi Özkürkçü, Fuat Büyükcivelek, Hamza Özaltun, Hüsnü Dağ, İbrahim Selman Yazıcı, İsmail Hakkı Önder, İsmail Ruhsar Sümer, İsrafil Aydın, İzzettin İyigün, İzzettin Gürdal, Kurtuluş Öğün, Lokman Ekinci, Mehmet Başpınar, Mehmet Aygüner, Mehmet Ali Yıldırım, Mehmet Cumhur Yatıkkaya, Mehmet Şinasi Çalış, Mehmet Faruk Alpaydın, Metin Keşap, Metin Yavuz Yalçın, Mustafa Köseoğlu, Mustafa Bıyık, Mustafa Babacan, Mustafa Özbey, Mustafa Hakan Bural, Mustafa İhsan Tavazar, Mustafa Kemal Savcı, Necdet Batıran, Oğuz Kalelioğlu, Orhan Nalcıoğlu, Osman Bülbül, Osman Atilla Kurtay, Ruşen Bozkurt, Sedat Arıtürk, Serdar Çelebi, Seyfullah Sönmez, Sezai Kürşat Ökte, Ümit Şahintürk, Ünal Akbulut, Veli Seyit, Yahya Cem Özarslan, Yahya Kemal Yakışkan, Yüksel Sönmez, Ziya Batur.”
'AKLA MANTIĞA AYKIRI'
Sanıklardan dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı mahkeme kararını, avukatı Erol Aras aracılığıyla değerlendirdi. Karadayı kararı şu sözlerle eleştirdi: “Moralim son derece iyi. Bu olay hukuk dışı, akla mantığa aykırı bir durumdur. Mahkeme kendi itibarını düşürmüştür. Doğrudan siyasi bir olaydır, karardır. Temeli de Türk Ordusu’na kurulan kumpas davalarına dayanmaktadır. Gerekçeli karar geldiği zaman avukatım kanalıyla ayrıntılı bir açıklama yapacağım.”
Dava, 2 Eylül 2013’te Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlamıştı. İddianameyi şimdi FETÖ’den tutuklu olan savcı Mustafa Bilgili hazırladı. 39 tutuklu sanık ile başlayan davada, 19 Aralık 2013’te yapılan duruşmada verilen tahliye kararlarının ardından tutuklu sanık kalmadı. Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kapatılmasının ardından 28 Şubat davası Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı. Yaklaşık 5 yıldır süren yargılamada geçen aralık ayında savcılık, esasa ilişkin mütalaasını vermişti.
FETÖ'YÜ 1997'DE DEVLETE DUYURDUK
MAHKEMENİN verdiği ara sırasında, sanıklardan Çevik Bir, gazetecilere “kaçmadık” diyerek şunları söyledi: “1997’de devlete FETÖ tehlikesi duyurulmuştur. 1997’de Genelkurmay Başkanlığı, rahmetli Demirel’e (Süleyman Demirel) brifing veriyor. Bu brifingde FETÖ tehdidini devlete aktarıyoruz. Birtakım düzenlemeler oluyor. Aradan 8-9 ay geçiyor; 1998’de yine rahmetli Demirel’e makamında brifing veriliyor. Daha sonra rahmetli Demirel bunu 10 gün sonra yapılacak, 27 Mart 1998’deki MGK toplantısı gündemine aldırıyor. Genelkurmay Başkanlığı tarafından MGK’nın bu brifinginde FETÖ tehdidi anlatılıyor. Bizim davamızın yasal olduğu o brifingde de yer alıyor. Onun için bir şey yapılamadı. Seneler geçtikten sonra bu dava yapılıyor. İnşallah hayırlısıyla biter.” Karar sonrası Çevik Bir, avukatı Ümit Kara aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Mahkemenin kararı mutlak doğru bir karar değil. Konjonktürün gölgesinde verilmiş bir karar. İstinaf ve temyizde bozulacağına inanıyorum. Mücadeleye devam edeceğiz” dedi.
DEMOKRASİ İÇİN ÖNEMLİ BİR GÜN
AK Parti İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ravza Kavakcı, 28 Şubat dönemine ilişkin 103 sanığın yargılandığı davada verilen cezalara ilişkin, "Yargıtay onayladığında yapmış oldukları fiilin cezasını çekmeye başlayacaklar" dedi. Davada kararların açıklanmasının ardından duruşmayı takip eden bazı isimler, gazetecilere açıklamada bulundu.
AK Parti İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ravza Kavakcı: Bugün, Türkiye Cumhuriyeti tarihi ve demokrasisi açısından çok önemli bir gün. Çünkü ilk defa Türkiye'de darbeciler adalet karşısında hesap verdiler. 28 Şubat'ta Sincan'da tankları yürütenler, insanları 'irticacı' diye etiketleyenler, genç kızların eğitim hayatlarının önüne set çekenler, insanları 'başörtülü-başörtüsüz' diye ayıranlar, imam hatiplerin önünü kesenler, seçilmiş bir hükümetin istifasını gerçekleştirenler ve fiilleriyle toplumu kutuplaştırmaya çalışanlar adalet karşısında hesap verdi. Yargıtay onayladığında yapmış oldukları fiilin cezasını çekmeye başlayacaklar. Biz asla kin ve nefret duymadık, hem ilahi adalete inandık hem de Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinin doğru kararı vereceğine inandık. İnşallah bundan sonra da asla kimse, 15 Temmuz'da da gördüğümüz gibi ülkemizde böyle bir şeye kalkışamayacak, akıllarından bile geçirmeyecekler.
TBMM 15 Temmuz Darbe Araştırma Komisyonu Başkanı ve AK Parti Burdur Milletvekili Reşat Petek: Mahkûmiyet kararı 21 sanık hakkında verildi. Temyiz aşamasına, oradaki incelemeye fırsat vermek için mahkeme, tutuklama tedbiri yerine adli kontrol tedbirleri uygulanmasına karar verdi. Yurt dışı yasağı uyguladı, ayrıca ayda bir defa imza vermek suretiyle bir adli kontrol uygulaması kararı verdi. 27 Mayıs 1960 darbecilerini millet mahkûm etmişti, 12 Eylül 1980 darbesini yapanları yine Türk adaleti mahkum etti, 28 Şubat darbesine 'darbe' denilmesini bile hazmedemeyenlere bugün bağımsız ve tarafsız Türk yargısı mahkumiyet kararı verdi. Burada Cumhuriyet Başsavcılığının istemiş olduğu mahkûmiyet aynı oranda çıkmamışsa da iddia makamının takdiriyle temyiz aşamasında Yüksek Mahkeme'de bu da değerlendirilecektir."
7 Nisan 2018 Cumartesi
Irak'ta kimyasal silah olmadığını herkes biliyordu
Irak işgalini önleyebilecek bir diplomat olan ancak işgalden hemen önce görevden alınan Jose Bustani, 'anlamsız' işgal sürecinin dayandırıldığı nedenlerin ne denli çarpıtıldığı hakkında dikkat çeken açıklamalarda bulundu
Irak işgalini önleyebilecek diplomat olarak nitelendirilen Jose Bustani Irak'ın işgalinin her yıldönümünde hüzünleniyor.
BBC Türkçe'nin haberine göre, Brezilyalı diplomat 15 yıl önce, kendi ifadeleriyle "bu anlamsız işgali ve korkunç sonuçlarını" önleme imkanı olduğunu düşünüyordu.
72 yaşındaki Bustani o dönemde, 1997'de kimyasal silahları tespit etme ve yok etme amacıyla kurulan hükümetler arası Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü'nün (OPCW) ilk başkanı olarak görev yapıyordu.
Bustani'nin görevdeki ikinci dönemi Mart 2002'de beklenmedik bir şekilde ABD öncülüğünde sona erdirildi.
ABD'nin Birleşmiş Milletler'e sunduğu teklif 7'ye karşı 48 oyla kabul edilince Bustani görevden alındı.
Oysa 11 ay önce oy birliğiyle ikinci dönemine seçilmişti.
Lobicilik
ABD hükümeti bu hamlenin "görevlerini iyi yürütemediği" ve "kutuplaştırıcı ve fikir ayrılıklarına sebep veren davranışlar sergilemesi" nedeniyle geldiğini açıklasa da George W. Bush yönetimi Brezilyalı diplomatın Irak'ı Kimyasal Silahlar Sözleşmesi'ne dahil etme ve kitle imha silahları uzmanlarının Irak'a giderek denetim yapmasını sağlamaya yönelik çabalarına belirgin şekilde itiraz ediyordu.
Eğer Bustani'nin çabaları sonuç verseydi Saddam Hüseyin ülkesindeki kitle imha silahları hakkında bilgi vermek, stoklarını denetletmek ve tespit edilen silahları da yok etmek zorunda kalacaktı.
BBC'ye konuşan Bustani, "Irak da Libya da anlaşmaya katılmaya karar verdi ve denetim Kasım 2002'de gerçekleşebilirdi" diyor ve ekliyor:
"Ama Amerikalılar öfkeliydi. Eğer OPCW denetçileri Irak'a girebilseydi kimyasal silah bulamayacaklardı ve işgalin gerekçesi zayıflayacaktı.
"Amerikalılar Irak'ı işgal etmek istiyordu ve bu denetim onların çıkarlarına ters düşüyordu."
Hem ABD hem de İngiltere hükümetleri Saddam rejimini kitle imha silahları depolamakla suçluyordu.
İşgalin ardından Atlantik okyanusunun iki yakasındaki soruşturmalarda da bu iddianın temelsiz olduğu ortaya çıktı.
Tarih haklı çıkardı
Bu şekilde görevden alınan ilk uluslararası örgüt yöneticisi olan Bustani, haksız yere işten çıkarıldığı gerekçesiyle Uluslararası Çalışma Örgütü'ne (ILO) başvurmuş ve Temmuz 2003'te haklı bulunmuştu.
Fakat o tarihte Irak çoktan işgal edilmişti.
Hatta iki ay önce George Bush, o ünlü "görev tamamlandı" konuşmasıyla Irak'taki büyük askeri operasyonlarının tamamlandığını açıklamıştı. Bu açıklama, sonrasında başlayan isyan ve bugün hâlâ Orta Doğu'yu etkileyen iç savaş nedeniyle uzun süre boyunca ABD hükümetini zor durumda bırakmıştı.
Bustani "Evet tarih beni haklı çıkardı. Her şey çok farklı olabilirdi ve işgal olmasaydı bugün IŞİD olmayabilirdi" diyor ve ekliyor:
"Hala öfkeliyim, çünkü bütün bunları engellemek için bir şeyler yapabilirdim."
Brezilyalı diplomat ILO kararının ardından tazminata hak kazandı fakat kazandığı tazminatı örgüte geri bağışladı.
Bustani, o dönem kaçan fırsatın üzerinden geleceğe dair de uyarılarda bulunuyor:
"Kimyasal Silahlar Sözleşmesi'nin güzel yanı tüm ülkeler için geçerli olmasıydı. Örneğin nükleer silahlara dair sözleşme ülkelerin onları yok etmesini sağlamıyor.
"İnsanların bu yaşananlardan ders çıkarmasını umuyorum. Umarım uluslararası kurumlar bağımsız bir şekilde çalışabilir."
Yüzleşme
Bustani bu yıl biraz daha huzursuz. Çünkü işgalin 15. yıldönümünden hemen sonra ABD'nin eski BM büyükelçisi John Bolton'ın ABD hükümetine geri döneceği açıklandı.
"Bolton benim kovulmamda önemli bir yere sahip. Bir keresinde ofisime gelip 'ya istifa edersin ya sonuçlarına katlanırsın' dedi. Ayrıca çocuklarımın ABD'de okuduğundan bahsetti. Geri adım atmadım ve bunun üzerine beni görevden almak için harekete geçtiler" diyor Bustani.
Aralık 2013'te OPCW Nobel Barış Ödülü'nü aldığında Bolton Bustani'nin sözlerinin gerçeği yansıtmadığını söylemiş, New York Times'a Bustani'nin yetersiz olduğu için görevden alındığını belirtmişti.
The Times gazetesi ise ABD'li diplomatlara dayanarak Bolton'ın Bustani'ye karşı yürüttüğü lobi faaliyetleri arasında onu ABD ve diğer üye devletlere danışmadan "rahatsız edici ve kötü niyetli davranışlarda bulunmakla" suçladı.
İngiltere ve Fransa'da da Brezilya büyükelçiliği yaptıktan sonra 2015'te emekli olan Bustani, taraflardan hiçbir resmi özür almadığını, OPCW'nin Nobel Ödülü kazandığında da kendisinin anılmadığını söylüyor:
"Bana bütün eski çalışanların bir teşekkür mektubu aldığı söylenmişti. Fakat bundan kaynaklanan üzüntüm, bütün bu vahşeti engelleme imkanının elimizden alınmasından kaynaklanan üzüntümün yanında bir hiç."
Irak işgalini önleyebilecek diplomat olarak nitelendirilen Jose Bustani Irak'ın işgalinin her yıldönümünde hüzünleniyor.
BBC Türkçe'nin haberine göre, Brezilyalı diplomat 15 yıl önce, kendi ifadeleriyle "bu anlamsız işgali ve korkunç sonuçlarını" önleme imkanı olduğunu düşünüyordu.
72 yaşındaki Bustani o dönemde, 1997'de kimyasal silahları tespit etme ve yok etme amacıyla kurulan hükümetler arası Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü'nün (OPCW) ilk başkanı olarak görev yapıyordu.
Bustani'nin görevdeki ikinci dönemi Mart 2002'de beklenmedik bir şekilde ABD öncülüğünde sona erdirildi.
ABD'nin Birleşmiş Milletler'e sunduğu teklif 7'ye karşı 48 oyla kabul edilince Bustani görevden alındı.
Oysa 11 ay önce oy birliğiyle ikinci dönemine seçilmişti.
Lobicilik
ABD hükümeti bu hamlenin "görevlerini iyi yürütemediği" ve "kutuplaştırıcı ve fikir ayrılıklarına sebep veren davranışlar sergilemesi" nedeniyle geldiğini açıklasa da George W. Bush yönetimi Brezilyalı diplomatın Irak'ı Kimyasal Silahlar Sözleşmesi'ne dahil etme ve kitle imha silahları uzmanlarının Irak'a giderek denetim yapmasını sağlamaya yönelik çabalarına belirgin şekilde itiraz ediyordu.
Eğer Bustani'nin çabaları sonuç verseydi Saddam Hüseyin ülkesindeki kitle imha silahları hakkında bilgi vermek, stoklarını denetletmek ve tespit edilen silahları da yok etmek zorunda kalacaktı.
BBC'ye konuşan Bustani, "Irak da Libya da anlaşmaya katılmaya karar verdi ve denetim Kasım 2002'de gerçekleşebilirdi" diyor ve ekliyor:
"Ama Amerikalılar öfkeliydi. Eğer OPCW denetçileri Irak'a girebilseydi kimyasal silah bulamayacaklardı ve işgalin gerekçesi zayıflayacaktı.
"Amerikalılar Irak'ı işgal etmek istiyordu ve bu denetim onların çıkarlarına ters düşüyordu."
Hem ABD hem de İngiltere hükümetleri Saddam rejimini kitle imha silahları depolamakla suçluyordu.
İşgalin ardından Atlantik okyanusunun iki yakasındaki soruşturmalarda da bu iddianın temelsiz olduğu ortaya çıktı.
Tarih haklı çıkardı
Bu şekilde görevden alınan ilk uluslararası örgüt yöneticisi olan Bustani, haksız yere işten çıkarıldığı gerekçesiyle Uluslararası Çalışma Örgütü'ne (ILO) başvurmuş ve Temmuz 2003'te haklı bulunmuştu.
Fakat o tarihte Irak çoktan işgal edilmişti.
Hatta iki ay önce George Bush, o ünlü "görev tamamlandı" konuşmasıyla Irak'taki büyük askeri operasyonlarının tamamlandığını açıklamıştı. Bu açıklama, sonrasında başlayan isyan ve bugün hâlâ Orta Doğu'yu etkileyen iç savaş nedeniyle uzun süre boyunca ABD hükümetini zor durumda bırakmıştı.
Bustani "Evet tarih beni haklı çıkardı. Her şey çok farklı olabilirdi ve işgal olmasaydı bugün IŞİD olmayabilirdi" diyor ve ekliyor:
"Hala öfkeliyim, çünkü bütün bunları engellemek için bir şeyler yapabilirdim."
Brezilyalı diplomat ILO kararının ardından tazminata hak kazandı fakat kazandığı tazminatı örgüte geri bağışladı.
Bustani, o dönem kaçan fırsatın üzerinden geleceğe dair de uyarılarda bulunuyor:
"Kimyasal Silahlar Sözleşmesi'nin güzel yanı tüm ülkeler için geçerli olmasıydı. Örneğin nükleer silahlara dair sözleşme ülkelerin onları yok etmesini sağlamıyor.
"İnsanların bu yaşananlardan ders çıkarmasını umuyorum. Umarım uluslararası kurumlar bağımsız bir şekilde çalışabilir."
Yüzleşme
Bustani bu yıl biraz daha huzursuz. Çünkü işgalin 15. yıldönümünden hemen sonra ABD'nin eski BM büyükelçisi John Bolton'ın ABD hükümetine geri döneceği açıklandı.
"Bolton benim kovulmamda önemli bir yere sahip. Bir keresinde ofisime gelip 'ya istifa edersin ya sonuçlarına katlanırsın' dedi. Ayrıca çocuklarımın ABD'de okuduğundan bahsetti. Geri adım atmadım ve bunun üzerine beni görevden almak için harekete geçtiler" diyor Bustani.
Aralık 2013'te OPCW Nobel Barış Ödülü'nü aldığında Bolton Bustani'nin sözlerinin gerçeği yansıtmadığını söylemiş, New York Times'a Bustani'nin yetersiz olduğu için görevden alındığını belirtmişti.
The Times gazetesi ise ABD'li diplomatlara dayanarak Bolton'ın Bustani'ye karşı yürüttüğü lobi faaliyetleri arasında onu ABD ve diğer üye devletlere danışmadan "rahatsız edici ve kötü niyetli davranışlarda bulunmakla" suçladı.
İngiltere ve Fransa'da da Brezilya büyükelçiliği yaptıktan sonra 2015'te emekli olan Bustani, taraflardan hiçbir resmi özür almadığını, OPCW'nin Nobel Ödülü kazandığında da kendisinin anılmadığını söylüyor:
"Bana bütün eski çalışanların bir teşekkür mektubu aldığı söylenmişti. Fakat bundan kaynaklanan üzüntüm, bütün bu vahşeti engelleme imkanının elimizden alınmasından kaynaklanan üzüntümün yanında bir hiç."
RUSYA İLE YAKINLAŞMA
Türkiye, bir yandan Suriye’de Afrin harekâtını yapıp, Irak’la Sincar operasyonunu konuşup, Ankara’da nükleer santralın temelini atabilen bir ülke. Buna Trump’ın Suriye’den çekilmekten söz ettiği, Macron’un Suriye’ye girmeye heveslendiği bir dönemde Suriye konulu Türkiye - Rusya - İran devlet başkanlarının yapacağı zirveyi de eklemek gerekiyor.
Rus diplomatların sınır dışı edildiği, soğuk savaş döneminin temellerinin yeniden atılmak istendiği bir dönemde Putin’in Ankara’da ağırlanması önemli bir adımdı. Bir anlamda meydan okumaydı. Putin’in yeniden devlet başkanı seçildikten sonraki ilk ziyaretini Türkiye’ye yapması önemli bir jestti.
Rus uçağının düşürülmesi ve Karlov suikastiyle ilişkileri bozulmak istenen iki ülke, Erdoğan ve Putin’in feraseti sayesinde bu tuzağa düşmedi. Tam aksine Suriye’de, S-400 alımında ve Akkuyu Nükleer santralının temelinin atılmasıyla birlikte daha güçlü ilişkiler geliştirdi.
Türkiye ile Rusya ne zaman yakınlaşsa bunun sonuçları ağır oldu. Merhum Menderes, 27 Mayıs’ta devrilmese 1 ay içinde Rusya’yı ziyaret edecekti. Demirel, Türkiye üzerinden kalkan U-2 casus uçaklarının Rusya’yı dinlemesini yasakladığı, Seydişehir Aliminyum Tesisleri ve İskenderun Demir Çelik ile Aliağa Rafinerisi’ni Ruslara yaptırdığı için 12 Mart’ta devrildi. Erdoğan ve Putin’in güçlü liderliği sayesinde bu kez başaramadılar.
NÜKLEER LİGİNDEYİZ
Dün tarihi bir gün yaşandı. Akkuyu Nükleer santralının temeli atıldı. Nükleer santralla ilgili anlaşma yapıldığında dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız’a, Rus mevkidaşı, “Nükleer ligine hoşgeldiniz” demişti. Enerjide Türkiye’yi yeni bir lige taşıdıkları için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a eski ve yeni Enerji Bakanları Taner Yıldız ile Berat Albayrak’a teşekkür borçluyuz.
Ankara’da gündem dün nükleerdi, bugün Suriye. Erdoğan, Putin ve Ruhani zirvesinde Suriye’nin geleceği açısından kritik kararların alınması bekleniyor. Ama ben asıl Putin’in, ABD ile Suriye hakkında yaptıkları yeni anlaşma hakkında vereceği bilgileri merak ediyorum.
Abdulkadir Selvi
Rus diplomatların sınır dışı edildiği, soğuk savaş döneminin temellerinin yeniden atılmak istendiği bir dönemde Putin’in Ankara’da ağırlanması önemli bir adımdı. Bir anlamda meydan okumaydı. Putin’in yeniden devlet başkanı seçildikten sonraki ilk ziyaretini Türkiye’ye yapması önemli bir jestti.
Rus uçağının düşürülmesi ve Karlov suikastiyle ilişkileri bozulmak istenen iki ülke, Erdoğan ve Putin’in feraseti sayesinde bu tuzağa düşmedi. Tam aksine Suriye’de, S-400 alımında ve Akkuyu Nükleer santralının temelinin atılmasıyla birlikte daha güçlü ilişkiler geliştirdi.
Türkiye ile Rusya ne zaman yakınlaşsa bunun sonuçları ağır oldu. Merhum Menderes, 27 Mayıs’ta devrilmese 1 ay içinde Rusya’yı ziyaret edecekti. Demirel, Türkiye üzerinden kalkan U-2 casus uçaklarının Rusya’yı dinlemesini yasakladığı, Seydişehir Aliminyum Tesisleri ve İskenderun Demir Çelik ile Aliağa Rafinerisi’ni Ruslara yaptırdığı için 12 Mart’ta devrildi. Erdoğan ve Putin’in güçlü liderliği sayesinde bu kez başaramadılar.
NÜKLEER LİGİNDEYİZ
Dün tarihi bir gün yaşandı. Akkuyu Nükleer santralının temeli atıldı. Nükleer santralla ilgili anlaşma yapıldığında dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız’a, Rus mevkidaşı, “Nükleer ligine hoşgeldiniz” demişti. Enerjide Türkiye’yi yeni bir lige taşıdıkları için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a eski ve yeni Enerji Bakanları Taner Yıldız ile Berat Albayrak’a teşekkür borçluyuz.
Ankara’da gündem dün nükleerdi, bugün Suriye. Erdoğan, Putin ve Ruhani zirvesinde Suriye’nin geleceği açısından kritik kararların alınması bekleniyor. Ama ben asıl Putin’in, ABD ile Suriye hakkında yaptıkları yeni anlaşma hakkında vereceği bilgileri merak ediyorum.
Abdulkadir Selvi
10 Mart 2018 Cumartesi
NATO'nun S-400 endişesinin sebebi ne?
Moskova Devlet Diplomasi Enstitüsü (MGIMO) Askeri ve Siyasi Araştırmalar Merkezi Müdürü Aleksey Podberozkin, Türkiye'nin Rusya'dan S-400 füze savunma sistemleri almasının NATO'da ciddi bir endişe yarattığını ve bu anlaşmanın NATO için risk oluşturduğunu ifade eden NATO Askeri Komite Başkanı Petr Pavel'in sözlerini yorumladı.
Russia Today'e konuşan Podberozkin, "S-400'lerin herhangi bir ulusal askeri organizasyona entegre edilmesi bazı problemler oluşturabilir. Böyle bir entegrasyon için bir çok alan üzerinde çalışmak gerekir. Ancak bu zorlukların aşılamaz olduğunu söyleyemeyiz" diye ifade etti.
Rus uzmana göre NATO'nun S-400 konusundaki ana isteksizlik sebebi, Türkiye'nin Rusya'ya 'bağlanma' tehlikesi.
"NATO'da araç ve kaynakların bir araya getirilmesi için 30 yıldır çalışılıyor. Tabii S-400'ün bakımı da belirli bir kadro ve yedek parça gerektiriyor. Bu da satın alan ülkeyi, kendisine bağlar. İşte NATO'nun hoşnutsuzluğunun asıl sebebi budur" diyen uzman, Amerikalıların Türkiye ve belki diğer NATO ülkelerinin Rus savunma sistemlerine odaklanmasından çok korktuklarını söyledi.
Podberozkin ayrıca, Türkiye'nin NATO ve ABD ile ilişkilerinin çeşitli anlaşmazlıklar nedeniyle her geçen gün daha da zayıfladığını vurguladı. Rus uzmana göre bu anlaşmazlıkların temelinde, Ankara'nın Orta Doğu'da daha büyük bir rol oynama arzusu ve Türkiye'yi üyelik için oyalayan Avrupa Birliği'nden duyduğu memnuniyetsizlik yatıyor.
Rus uzman son olarak Türkiye'nin çok güçlü bir askeri potansiyele sahip olduğunu ve kendi politik arzusu ile müttefiklerinden uzaklaşmaya başladığını ifade etti.
Russia Today'e konuşan Podberozkin, "S-400'lerin herhangi bir ulusal askeri organizasyona entegre edilmesi bazı problemler oluşturabilir. Böyle bir entegrasyon için bir çok alan üzerinde çalışmak gerekir. Ancak bu zorlukların aşılamaz olduğunu söyleyemeyiz" diye ifade etti.
Rus uzmana göre NATO'nun S-400 konusundaki ana isteksizlik sebebi, Türkiye'nin Rusya'ya 'bağlanma' tehlikesi.
"NATO'da araç ve kaynakların bir araya getirilmesi için 30 yıldır çalışılıyor. Tabii S-400'ün bakımı da belirli bir kadro ve yedek parça gerektiriyor. Bu da satın alan ülkeyi, kendisine bağlar. İşte NATO'nun hoşnutsuzluğunun asıl sebebi budur" diyen uzman, Amerikalıların Türkiye ve belki diğer NATO ülkelerinin Rus savunma sistemlerine odaklanmasından çok korktuklarını söyledi.
Podberozkin ayrıca, Türkiye'nin NATO ve ABD ile ilişkilerinin çeşitli anlaşmazlıklar nedeniyle her geçen gün daha da zayıfladığını vurguladı. Rus uzmana göre bu anlaşmazlıkların temelinde, Ankara'nın Orta Doğu'da daha büyük bir rol oynama arzusu ve Türkiye'yi üyelik için oyalayan Avrupa Birliği'nden duyduğu memnuniyetsizlik yatıyor.
Rus uzman son olarak Türkiye'nin çok güçlü bir askeri potansiyele sahip olduğunu ve kendi politik arzusu ile müttefiklerinden uzaklaşmaya başladığını ifade etti.
4 Mart 2018 Pazar
Güzel hikayelere vakit kalmadı
AK Parti Gençlik Kolları Başkanı Boynukalın, darbe teşebbüsleri, kapatma davası, bürokratik oligarşi ve sermaye baskısı gibi tonla tehdit yüzünden partideki ‘fedakar, iyi insanlar’a dair güzel hikayelerin anlatılamadığına dikkat çekiyor: “Yaşam savaşı vermekten bunları gösterecek zemin hiç oluşmadı”
AK Parti Gençlik Kolları artık kalemiyle ve sivil toplum çalışmalarıyla geniş bir kesimin tanıdığı, sevdiği Abdurrahim Boynukalın’a emanet. Boynukalın aynı zamanda genç bir akademisyen. AK Parti gençliğiyle ilgili sitayişkar birçok tespit varken yer yer eleştiriler de yapılıyor. 9 milyon üyesi bulunan 21 milyonluk partide gençlerin bugünü ve yarınını Boynukalın ile konuştum.
Türkiye’de bütün etkili siyasal hareketler gençlik üzerinden örgütlenmiştir. Jön Türkler’den 68 kuşağına, MTTB’den Milli Görüş gençliğine kadar durum böyleydi. Peki bugün gençlik ve siyaset ilişkisini nasıl çözümlersiniz?
Cumhuriyet rejimi, gençlere ülkenin bekçisi gözüyle yaklaştı. Gençlikten istenen şey, fikir üretmek, yönetici makamlara gelmek filan değildi. Eleştirmeden, sorgulamadan rejimin bekçiliğini yapmaktı. Ne yazık ki diğer siyasi partilere baktığımızda da bu algının hâlâ varolduğunu görmekteyiz. Gençliğe, siyaset kademelerinde yer verilmiyor ve onlara fikir üretemeyen heyecanlı kitleler olarak bakılıyor. Son 12 yılda AK Parti’nin gençlerin siyasete katılımı noktasındaki duruşu, diğer siyasi partilerden farklı. Yerel yönetimlerde gençlik kollarında görev almış isimler yönetici mevkilerde yahut milletvekili. Gençlik Kolları sahada aktif bir şekilde çalışıyor ve Türkiye’deki değişime katkıda bulunuyor.
12 YILLIK SESSİZ DEVRİM Gençliğin doğasında muhalefet vardır. Parti gençliğini hangi ilkeler çerçevesinde örgütlemeyi düşünüyorsunuz?
AK Parti, Türkiye’de statükoya muhalefet eden en etkili damar üzerinden yükseldi. 12 yıllık sessiz devrim boyunca da her türlü vesayet odağına karşı mücadele ederek bugüne geldi. Dolayısıyla tarihsel anlamda “Türkiye’de esas muhalif hareket nedir?” diye soracak olursanız bunun cevabı AK Parti’dir. AK Parti, bugün de dünyada yaşanan tüm zulümlere dil, din, renk ayrımı yapmadan karşı çıkıyor ve dünyada etkili muhalefetin örneğini sergiliyor.
TÜRKİYE’DE İKTİDAR DÜNYADA MUHALAFET Hem iktidar hem de muhalif mi yani AK Parti?
Yaşanan zulümler karşısında etkisiz kalan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin hakkaniyete aykırı yapısı hakkında dünya ölçeğinde sesini en güçlü şekilde çıkaran ve “Dünya, 5’ten Büyüktür” diyen bir Cumhurbaşkanımız var. Dolayısıyla bütün coğrafyada haklılıklar üzerinden genç bir muhalefet oluşacaksa; onun yeri de ancak ve ancak AK Parti’dir. Başbakanımızın şu söylemi de bizim için yol gösterici; “Türkiye’de iktidar, dünyada muhalefetiz.” Evet, hep bunu haykıracağız.
AK Parti gençliği ile ilgili ‘takım elbiselerle lüks arabalara binen, trend mekânlardan çıkmayan ve kolayca milletvekili olmak için hareket eden' şeklinde bir algı mevcut mu?
Bundan 2 sene önce bu konuda bir yazı yazmıştım. İki yıl geçtikten sonra şunu rahatça söyleyebilirim: AK Parti gençliğinin başaramadığını söylediklerimizi dışarıda sivil toplum olarak biz de gerçekleştiremedik. Ortada bir hata ya da eksik varsa bu tek tek hepimizin kusuru. Bir de sanırım insan hissetmediği şeylere çok daha rahat kıyabiliyor. Şimdi yapının içerisine girdiğimizde, AK Parti’nin ilk yıllarında özellikle, gençlik yapısının cebinde beş kuruş olmadan sağa sola minibüsle giderek teşkilatlandığını öğreniyoruz. Genel merkez ve büyükşehirlerde durum böyleyse bir de Anadolu’yu düşünün.
‘KARİYERİST’ DEMEK ÇELİŞKİ Bütüne baktığımızda nasıl bir tablo karşımıza çıkıyor?
21 milyon oy alan bir siyasi partiden bahsediyoruz. AK Parti, bir kitle partisi. Türkiye’deki tüm toplumsal kesimlerden oy alan bir siyasi parti. Dolayısıyla parti içinde siyaset yapan gençlerin de politikaya bakışı, hayata bakışı farklılık arz edebiliyor. Teşkilâtta çalışan arkadaşlarımız için genelleme yapmak ve onlar için “kolayca vekil olmak için partideler” demek insafsızca bir tutum olur. Gençlik kollarında çalışıp daha sonra belediye başkanı ve milletvekili olan arkadaşlarımız var. Hem gençliğe 'siyasete girin' deyip hem de onların yetkili makamlara gelişini kariyerist bulmak çelişkili bir yaklaşım.
‘MEN IN BLACK’TEN FIRLAMADIK Bu çelişkiden kurtulmak için ne yapmalı?
Belki de “Biz neden iyi insanların güzel hikâyelerini duymadık?” sorusunu sormak lâzım. Onun cevabı da kafamda şekilleniyor. AK Parti, 12 sene boyunca 'yaşamaya' çalıştı. Muhtıralar, darbe teşebbüsleri, kapatma davası, askeri vesayet, bürokratik oligarşi, sermaye baskısı derken tonla tehdit atlatıldı. Herhalde o yaşam savaşı kargaşasında bu fedakârlıkları görebilecek zemin hiç oluşmadı. Sonuçta burası Men In Black (Siyah Giyen Adamlar) serisinden fırlamış insanlar ordusu değil yani, merak etmeyin (gülerek).
Zulme karşı meydandayız
Göreve gelir gelmez soluğu Suruç’ta aldınız ve geçtiğimiz hafta Mescid-i Aksa’ya yönelik saldırıya tepki için ekibinizle birlikte eylemlerdeydiniz. AK Parti gençliğini meydanlarda daha sık mı göreceğiz?
Ünlü siyaset felsefecisi Hannah Arendt, siyasetin iki boyutundan bahseder: eylem ve tefekkür. Başbakanımız da daha siyasete girmediği yıllardan itibaren, insanın üçlü bir sacayağına oturduğunu dile getiriyordu: Birbirini besleyen pratik ve teorik enformasyon ile hepsini kuşatan ahlâki çerçeve. AK Parti Gençlik Kolları bir sivil toplum örgütü gibi sahada çalışacak inşallah. Gerektiğinde Suriye’deki iç savaştan kaçan kardeşleri ile dayanışmak için Suruç’a gidecek; gerektiğinde de Mescid-i Aksa’ya yönelik saldırılar karşısında ya da Mısır’daki kardeşlerimize yönelik zulümler karşısında meydanlarda sesini yükseltecek.
Kimse dışlanmaz
‘Yeni Türkiye’ sizin için ne ifade ediyor?
İnsanların inançları, dilleri, giyim kuşamları yüzünden ötelendiği kısacası farklı olanın dışlandığı bir rejimden çıktık. Eski Türkiye, askeri karargâhlarda üst düzey yargıçlara brifing verilen bir yerdi. Anadil yasaklarının olduğu, giyim kuşamı yüzünden insanların okul kapılarından döndürüldüğü bir ülkeydi burası. İşte eski Türkiye, bütün bu baskıcı rejimi temsil ediyor. Yeni Türkiye, kimsenin inancı, kültürü, giyimi yüzünden dışlanmadığı, devletin tüm zulümler karşısında sesini yükselttiği, insanların hür bir şekilde kendilerini ifade edebildiği bir ülkeyi temsil ediyor.
Helalleşme süreci
Kobani eylemlerinde vahşete tanık olduk. Çözüm sürecine ilişkin ne düşünüyorsunuz?
AK Parti hükümeti, Türkiye’de daha önce hiçbir iktidarın almayacağı kadar risk aldı. “Kürt meselesi benim meselemdir” dedi ve bunu sulh yoluyla çözmeye karar verdi. En büyük provokasyon daha işin başında Paris’in göbeğinde yaşandı. Hâlâ da cinayetler aydınlatılmış değil. Fakat hükümetimiz bu işin kolay olmayacağını biliyordu. Zaman zaman belli tekliflerle örgütü barış sürecinden çekmeye çalışan güçler var. İçeride de barışı hayat tarzlarından önemsiz gören çevreler var. 2011’deki barış süreci PKK’nın Suriye’deki hesapları yüzünden bitmişti. Bu sefer de yine Suriye üzerinden süreci sarsmaya çalıştılar ama yanlış hesap Kobani’den döndü. Tüm karalamalarına rağmen Türkiye Kobani’ye arkasını dönmedi, HDP’nin hayır oyu verdiği tezkereyi TBMM’den geçirerek peşmergenin geçişine müsaade etti. Bugün iki yıl önce Türkiye’nin önerdiği gibi ÖSO, ve Kürt güçleri ortak cephede savaşıyorlar. 6-7 Ekim PKK’nın Kobani’deki yenilgisini örtme çabasıydı.
Örtüldü mü peki?
Ortaya çıkan sonuç stratejilerinin iflası oldu. Can ve mal kayıpları yaşandı. Süreç türbülansa girdi. Bugün ‘sonuçlarını öngöremedik’ seviyesine geldiler en azından. Demirtaş hükümetin olumlu icraatlarından bahsediyor. Ancak o bahsettiği olumlu icraatlardan biri olan çözüm süreci ile ilgili kanunun Kobani olaylarından evvel yasalaşmış olduğunu söylemiyor. Hükümetimizin süreç adına attığı somut adımlar ortadadır. Bugün barış bir devlet politikasıdır. Bu bir helalleşme sürecidir. Silahlar susacak, siyaset konuşacak. Türkiye Kürt vatandaşlarıyla helalleşip, ortak bir gelecek için birlikte yürümeye devam edecek.
NİL GÜLSÜM
Başbuğ, "Ortadoğu ve Türkiye" başlıklı bir sunum yaptı
Antalya Sanayici ve İşadamları Derneğinin (ANSİAD) bir otelde gerçekleştirilen 4. olağan toplantısına konuk olan Başbuğ, "Ortadoğu ve Türkiye" başlıklı bir sunum yaptı ve katılımcıların sorularını yanıtladı.
Başbuğ, ABD için dünyadaki stratejik bölgelerden birinin Ortadoğu, diğerinin de Çin Denizi olduğuna dikkati çekti.
Ortadoğu'daki sorunları anlayabilmek için ABD'nin bölgeye ilişkin ana düşüncelerini anlamak gerektiğine işaret eden Başbuğ, bu ülkenin Ortadoğu'da en büyük stratejik hatayı 2003 yılında 2. Körfez Savaşı'nda yaptığını, bu savaşla Irak'ın darmadağın olduğunu ve bunun da Ortadoğu'daki güç dengesini alt üst ettiğini söyledi.
ABD'nin Ortadoğu'da en büyük tehdit olarak İran'ı gördüğünü vurgulayan Başbuğ, dolayısıyla ABD'nin bu bölgede attığı her adımın İran ile bağlantısına bakılması gerektiğini ifade etti.
Suriye'ye yapılan operasyonlar
Suriye'de iç savaşın 2011 yılında başladığını anımsatan Başbuğ, 2012'de Beşşar Esed'in Afrin'i YPG'nin kontrolüne bıraktığını dile getirdi.
Terör örgütleri PKK'nın, KCK'nın, PYD'nin, YPG'nin aslında aynı olduğunu belirten Başbuğ, "2002 yılında PKK'nın 8'inci kongresinde örgütün isim değiştirerek kamufle edilmesine, Suriye'de ve İran'da siyasi oluşum içine girilmesine karar verildi." dedi.
Başbuğ, bu çerçevede PYD isimli partinin kurulduğunu, PYD'nin silahlı gücünün ise YPG olduğunu söyledi.
2003 yılında söz konusu yapılanmanın başına PKK'lı Salih Müslüm'ün getirildiğini ancak daha sonra askeri yapılanmada bu isme güvenmedikleri için Sofi Nurettin'in konulduğunu aktaran Başbuğ, 2013 yılında Abdullah Öcalan'ın "Suriye'de özerk bölgeler kurun" talimatıyla bugünkü tablo ile karşı karşıya kalındığını belirtti.
Başbuğ, 2015'te terör örgütü PKK'nın Suriye'de Türkiye hudutları boyunca bir yapılaşmaya, bir devletleşmeye gittiğine dikkati çekerek, şöyle devam etti:
"Böyle bir şeyi Türkiye'nin kabul etmesi mümkün mü? PKK terör örgütünün uzantısı PYD yapılanmaya gidecek, Suriye'nin neredeyse 3'te 1'ini kontrol altına alacak. Devletleşmeye giden bir terör yapısıyla karşı karşıyasınız. Türkiye'nin böyle bir şeyi kabul etmesi elbette mümkün değil. Dolayısıyla ne yapılacak, 2016'da ilk Cerablus harekatı ve Fırat Kalkanı Operasyonu, 2017 Ekim ayında da İdlib operasyonu gelecek. Fırat Kalkanı Operasyonu doğruydu, gerekliydi. Zamanlaması üzerine tartışabiliriz, daha önce niye olmadı diye. Bunlar doğru, çünkü bu operasyonu yapmazsanız Fırat'ın doğusunda kontrolü elinde tutan PYD/YPG Suriye'nin kuzeyinde bir terör örgütü koridoru oluşturuyor. Bu mümkün değil. Fırat Kalkanı Operasyonu'nda aslında Türkiye'nin Afrin'e de girmeyi düşündüğünü tahmin ediyoruz. El-Bab'dan sonra engellediler. ABD engelledi, Rusya engelledi, giremedik."
"Kesinlikle haklı bir operasyon"
Başbuğ, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Afrin harekatının devam ettiğini belirterek, "Kesinlikle haklı bir operasyondur. Türkiye'nin bu operasyonunun uluslararası hukuk açısından da bir sıkıntısı yok. Niye haklı? Afrin Türkiye'nin dibinde. PKK, YPG, PYD var. PKK'nın bizzat kendisi var. Bunun yanında IŞİD unsurlarının da olduğu söyleniyor. Haklı ve gerekli bir operasyondu." değerlendirmesinde bulundu.
TSK'nin özellikle 2015 yılında Güneydoğu Anadolu'da meskun yerlerde terör örgütüne karşı yaptığı mücadeleyle tecrübe kazandığını söyleyen Başbuğ, bu tecrübeyle Afrin harekatının en iyi şekilde planlandığını ve icra edildiğini gördüğünü kaydetti.
Başbuğ, şunları kaydetti:
"Bu harekatı detaylı tartışmayı gerekli bulmuyorum. Bırakalım, asker bu işi en iyi şekilde planlamıştır, en dikkatli şekilde icra ediyordur. Dolayısıyla onların verdikleri bilgilerle yetinelim. Harekatın detaylı tartışılması doğru da değil. Biraz sabırlı olmamız lazım. Niye sabırlı olmamız lazım? Birincisi zor bir harekat. En az şehit vererek bu harekatı götürme zorunluluğumuz var. Bunun için yavaş, dikkatli hareket etmemiz lazım. Bazen televizyonlarda görüyoruz 'Vay efendim niye hızlı gidilmiyor?' Bazıları da Kıbrıs harekatı ile bunu mukayese ediyor. İnsanların yaşadığı bir coğrafyadasınız, teröristlerle mücadele ediyorsunuz. Arazi geniş. Sabırlı olmanız lazım. İkincisi orada yaşayan masum insanlara zarar vermemeniz lazım. Bunun için de yavaş ve planlı hareket etmeniz gerekiyor. Bu vesileyle Afrin operasyonunda verdiğimiz şehitlere Allah'tah rahmet diliyorum. Ailelerin acıları büyük, onların acılarını paylaşıyoruz."
"TSK'ya güvenin"
"TSK'ye güvenin" diyen Başbuğ, TSK'nin özellikle 2007-2014 döneminde çok açılar çektiğini söyledi.
Başbuğ, Türk ordusunun mayasının çok sağlam olduğunu, bütün acılara rağmen görev, vazife verildiği zaman her şeyi bir kenara bırakıp, canı pahasına verilen görevi yapmak için çalıştığını dile getirdi.
Başbuğ, "Büyük Ortadoğu Projesi'nde sıra Türkiye'ye gelir mi?" şeklindeki soru üzerine de "Gelir kardeşim, onun için aklını kullan, dikkatli ol. 'Gelmez' dersen o zaman tarihi unuttun demektir. Onun için her şeyimizle güçlü olmamız lazım. Esas önemli olan milletin bütün olması, milli konuların arkasında olması. İç kaleyi sağlamlaştırmamız lazım. İç kaleyi sağlamlaştırmazsanız sıra size de gelir." dedi.
Başbuğ, ABD için dünyadaki stratejik bölgelerden birinin Ortadoğu, diğerinin de Çin Denizi olduğuna dikkati çekti.
Ortadoğu'daki sorunları anlayabilmek için ABD'nin bölgeye ilişkin ana düşüncelerini anlamak gerektiğine işaret eden Başbuğ, bu ülkenin Ortadoğu'da en büyük stratejik hatayı 2003 yılında 2. Körfez Savaşı'nda yaptığını, bu savaşla Irak'ın darmadağın olduğunu ve bunun da Ortadoğu'daki güç dengesini alt üst ettiğini söyledi.
ABD'nin Ortadoğu'da en büyük tehdit olarak İran'ı gördüğünü vurgulayan Başbuğ, dolayısıyla ABD'nin bu bölgede attığı her adımın İran ile bağlantısına bakılması gerektiğini ifade etti.
Suriye'ye yapılan operasyonlar
Suriye'de iç savaşın 2011 yılında başladığını anımsatan Başbuğ, 2012'de Beşşar Esed'in Afrin'i YPG'nin kontrolüne bıraktığını dile getirdi.
Terör örgütleri PKK'nın, KCK'nın, PYD'nin, YPG'nin aslında aynı olduğunu belirten Başbuğ, "2002 yılında PKK'nın 8'inci kongresinde örgütün isim değiştirerek kamufle edilmesine, Suriye'de ve İran'da siyasi oluşum içine girilmesine karar verildi." dedi.
Başbuğ, bu çerçevede PYD isimli partinin kurulduğunu, PYD'nin silahlı gücünün ise YPG olduğunu söyledi.
2003 yılında söz konusu yapılanmanın başına PKK'lı Salih Müslüm'ün getirildiğini ancak daha sonra askeri yapılanmada bu isme güvenmedikleri için Sofi Nurettin'in konulduğunu aktaran Başbuğ, 2013 yılında Abdullah Öcalan'ın "Suriye'de özerk bölgeler kurun" talimatıyla bugünkü tablo ile karşı karşıya kalındığını belirtti.
Başbuğ, 2015'te terör örgütü PKK'nın Suriye'de Türkiye hudutları boyunca bir yapılaşmaya, bir devletleşmeye gittiğine dikkati çekerek, şöyle devam etti:
"Böyle bir şeyi Türkiye'nin kabul etmesi mümkün mü? PKK terör örgütünün uzantısı PYD yapılanmaya gidecek, Suriye'nin neredeyse 3'te 1'ini kontrol altına alacak. Devletleşmeye giden bir terör yapısıyla karşı karşıyasınız. Türkiye'nin böyle bir şeyi kabul etmesi elbette mümkün değil. Dolayısıyla ne yapılacak, 2016'da ilk Cerablus harekatı ve Fırat Kalkanı Operasyonu, 2017 Ekim ayında da İdlib operasyonu gelecek. Fırat Kalkanı Operasyonu doğruydu, gerekliydi. Zamanlaması üzerine tartışabiliriz, daha önce niye olmadı diye. Bunlar doğru, çünkü bu operasyonu yapmazsanız Fırat'ın doğusunda kontrolü elinde tutan PYD/YPG Suriye'nin kuzeyinde bir terör örgütü koridoru oluşturuyor. Bu mümkün değil. Fırat Kalkanı Operasyonu'nda aslında Türkiye'nin Afrin'e de girmeyi düşündüğünü tahmin ediyoruz. El-Bab'dan sonra engellediler. ABD engelledi, Rusya engelledi, giremedik."
"Kesinlikle haklı bir operasyon"
Başbuğ, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Afrin harekatının devam ettiğini belirterek, "Kesinlikle haklı bir operasyondur. Türkiye'nin bu operasyonunun uluslararası hukuk açısından da bir sıkıntısı yok. Niye haklı? Afrin Türkiye'nin dibinde. PKK, YPG, PYD var. PKK'nın bizzat kendisi var. Bunun yanında IŞİD unsurlarının da olduğu söyleniyor. Haklı ve gerekli bir operasyondu." değerlendirmesinde bulundu.
TSK'nin özellikle 2015 yılında Güneydoğu Anadolu'da meskun yerlerde terör örgütüne karşı yaptığı mücadeleyle tecrübe kazandığını söyleyen Başbuğ, bu tecrübeyle Afrin harekatının en iyi şekilde planlandığını ve icra edildiğini gördüğünü kaydetti.
Başbuğ, şunları kaydetti:
"Bu harekatı detaylı tartışmayı gerekli bulmuyorum. Bırakalım, asker bu işi en iyi şekilde planlamıştır, en dikkatli şekilde icra ediyordur. Dolayısıyla onların verdikleri bilgilerle yetinelim. Harekatın detaylı tartışılması doğru da değil. Biraz sabırlı olmamız lazım. Niye sabırlı olmamız lazım? Birincisi zor bir harekat. En az şehit vererek bu harekatı götürme zorunluluğumuz var. Bunun için yavaş, dikkatli hareket etmemiz lazım. Bazen televizyonlarda görüyoruz 'Vay efendim niye hızlı gidilmiyor?' Bazıları da Kıbrıs harekatı ile bunu mukayese ediyor. İnsanların yaşadığı bir coğrafyadasınız, teröristlerle mücadele ediyorsunuz. Arazi geniş. Sabırlı olmanız lazım. İkincisi orada yaşayan masum insanlara zarar vermemeniz lazım. Bunun için de yavaş ve planlı hareket etmeniz gerekiyor. Bu vesileyle Afrin operasyonunda verdiğimiz şehitlere Allah'tah rahmet diliyorum. Ailelerin acıları büyük, onların acılarını paylaşıyoruz."
"TSK'ya güvenin"
"TSK'ye güvenin" diyen Başbuğ, TSK'nin özellikle 2007-2014 döneminde çok açılar çektiğini söyledi.
Başbuğ, Türk ordusunun mayasının çok sağlam olduğunu, bütün acılara rağmen görev, vazife verildiği zaman her şeyi bir kenara bırakıp, canı pahasına verilen görevi yapmak için çalıştığını dile getirdi.
Başbuğ, "Büyük Ortadoğu Projesi'nde sıra Türkiye'ye gelir mi?" şeklindeki soru üzerine de "Gelir kardeşim, onun için aklını kullan, dikkatli ol. 'Gelmez' dersen o zaman tarihi unuttun demektir. Onun için her şeyimizle güçlü olmamız lazım. Esas önemli olan milletin bütün olması, milli konuların arkasında olması. İç kaleyi sağlamlaştırmamız lazım. İç kaleyi sağlamlaştırmazsanız sıra size de gelir." dedi.
BM'den Suriye açıklaması: Sözün bittiği yerdeyiz
BM Genel Sekreter Sözcüsü Dujarric, "Sözün bittiği yerdeyiz artık, Suriye'de savaşın başladığı günden beri silahların susması çağrısı yapıyoruz. BM Güvenlik Konseyi kararları tamamen görmezden geliniyor" dedi
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreter Sözcüsü Stephane Dujarric, Suriye'de insani ateşkes kararına rağmen çatışmaların devam etmesine ilişkin, "Sözün bittiği yerdeyiz artık, Suriye'de savaşın başladığı günden beri silahların susması çağrısı yapıyoruz. BM Güvenlik Konseyi kararları tamamen görmezden geliniyor." dedi.
Dujarric, günlük basın brifinginde, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in rejimin kuşatması altındaki Doğu Guta'da yeryüzünde cehennemin yaşandığı sözünü hatırlattı.
Elleri tetikte olan bütün tarafların ve onlar üzerinde etkisi bulunan ülkelerin, Suriye halkının çektiği acılara bakıp çatışmalara son vermesi gerektiğini ifade eden Dujarric, "Sözün bittiği yerdeyiz artık, Suriye'de savaşın başladığı günden beri silahların susması çağrısı yapıyoruz. BM Güvenlik Konseyi kararları tamamen görmezden geliniyor." değerlendirmesinde bulundu.
BMGK'de 24 Şubat'ta Suriye'ye insani yardım ulaştırılabilmesi ve özellikle rejim kuşatması altında bulunan Doğu Guta'daki ağır hasta ve yaralıların tahliyesi için en az bir ay insani ateşkes kararı alındığını duyurmuştu.
Kararda, Suriye genelinde insani yardımların ''güvenli, engelsiz ve sürdürülebilir'' bir şekilde ulaştırılabilmesi ve ''ağır hasta ve yaralıların'' tahliye edilebilmesi için tüm taraflardan ''gecikmeden'' çatışmaları en az 30 gün durdurmaları talep edilmişti.
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreter Sözcüsü Stephane Dujarric, Suriye'de insani ateşkes kararına rağmen çatışmaların devam etmesine ilişkin, "Sözün bittiği yerdeyiz artık, Suriye'de savaşın başladığı günden beri silahların susması çağrısı yapıyoruz. BM Güvenlik Konseyi kararları tamamen görmezden geliniyor." dedi.
Dujarric, günlük basın brifinginde, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in rejimin kuşatması altındaki Doğu Guta'da yeryüzünde cehennemin yaşandığı sözünü hatırlattı.
Elleri tetikte olan bütün tarafların ve onlar üzerinde etkisi bulunan ülkelerin, Suriye halkının çektiği acılara bakıp çatışmalara son vermesi gerektiğini ifade eden Dujarric, "Sözün bittiği yerdeyiz artık, Suriye'de savaşın başladığı günden beri silahların susması çağrısı yapıyoruz. BM Güvenlik Konseyi kararları tamamen görmezden geliniyor." değerlendirmesinde bulundu.
BMGK'de 24 Şubat'ta Suriye'ye insani yardım ulaştırılabilmesi ve özellikle rejim kuşatması altında bulunan Doğu Guta'daki ağır hasta ve yaralıların tahliyesi için en az bir ay insani ateşkes kararı alındığını duyurmuştu.
Kararda, Suriye genelinde insani yardımların ''güvenli, engelsiz ve sürdürülebilir'' bir şekilde ulaştırılabilmesi ve ''ağır hasta ve yaralıların'' tahliye edilebilmesi için tüm taraflardan ''gecikmeden'' çatışmaları en az 30 gün durdurmaları talep edilmişti.
Belediyelerdeki ihaleler canlı yayınlacak
AK Parti, şeffaf belediyeler için düğmeye bastı. Belediyelerin imar ve ihale toplantılarının sanal ortamda canlı yayımlanması gündemde. Belediye başkanı ile meclis başkanı aynı kişi olmayacak
Belediyelerin şeffaflaştırılması için imar ve ihalelere ilişkin toplantıların sanal ortamda canlı yayımlanması gündemde. AK Parti'nin 2019 yılında uygulanmaya başlanacak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne uyum düzenlemelerini hazırlamak için oluşturduğu 5 komisyon, çalışmalarını sürdürüyor. Bu komisyonların yaptıklarını değerlendirmek üzere oluşturulan üst komisyon ise geçtiğimiz gün toplandı. Başkanlar toplantıda yaptıkları çalışmalarla ilgili bilgi verdi. Yerel yönetimlerle ilgili çalışmaları yürüten komisyon kapsamlı bir çalışma yaptı. Komisyon daha önce büyükşehir dışında kalan illerin bütün şehre dönüştürülmesi için de çalışma yapmış ve ancak gelecek pakette bu düzenlemenin yer almaması benimsenmişti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın başkanlık edeceği toplantıda bu çalışmalar bir kez daha masaya yatırılıp düzenlemeler netleştirilecek.
AKÇELİ İŞLERE DENETİM
Komisyona verilen bilgiye göre, büyükşehir belediyeleri ile ilgili yasada değişiklik yapılacak. Paketteki en önemli düzenleme belediyelerin akçeli işleri ile ilgili olacak. İmar, bütçe, ihale gibi faaliyetlerin daha sıkı denetlenmesine ilişkin mekanizmalar oluşturulacak. Mevcut denetim mekanizmalarının çoğaltılması, ara kademeler eklenmesi de gündemde. Özellikle bir kalemde trilyonlarca lira rant yaratan imar düzenlemeleri, trilyonlarca liralık ihalelerin sıkı bir denetime alınması hedefleniyor.
İNTERNETTE YAYIN
Düzenlemelerin esas hedefi belediyelerin şeffaflaşmasını sağlamak. Bunun da 'dijital şeffaflık' ile hayata geçirilmesi planlanıyor. Sisteme göre imar kararlarının alındığı toplantılar ile belediye ihalelerinin kamuya açık yapılması gündemde. Toplantıların internet ortamında canlı yayımlanması, isteyenin takibine açık olması düşünülüyor.
AYRI BAŞKANLAR
Büyükşehir belediye başkanı ile belediye meclisi başkanı aynı kişi olmayacak. Bu düzenlemeyi özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın istediği belirtiliyor.
GENEL SEKRETERLİK
Büyükşehirlerde işlemlerin daha hızlı ve iyi yürümesi için nüfusa göre sekreterlik sayısının artırılması da düşünülüyor. Aynı zamanda belediye encümeninin yapısı da değişecek.
Belediyelerin şeffaflaştırılması için imar ve ihalelere ilişkin toplantıların sanal ortamda canlı yayımlanması gündemde. AK Parti'nin 2019 yılında uygulanmaya başlanacak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne uyum düzenlemelerini hazırlamak için oluşturduğu 5 komisyon, çalışmalarını sürdürüyor. Bu komisyonların yaptıklarını değerlendirmek üzere oluşturulan üst komisyon ise geçtiğimiz gün toplandı. Başkanlar toplantıda yaptıkları çalışmalarla ilgili bilgi verdi. Yerel yönetimlerle ilgili çalışmaları yürüten komisyon kapsamlı bir çalışma yaptı. Komisyon daha önce büyükşehir dışında kalan illerin bütün şehre dönüştürülmesi için de çalışma yapmış ve ancak gelecek pakette bu düzenlemenin yer almaması benimsenmişti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın başkanlık edeceği toplantıda bu çalışmalar bir kez daha masaya yatırılıp düzenlemeler netleştirilecek.
AKÇELİ İŞLERE DENETİM
Komisyona verilen bilgiye göre, büyükşehir belediyeleri ile ilgili yasada değişiklik yapılacak. Paketteki en önemli düzenleme belediyelerin akçeli işleri ile ilgili olacak. İmar, bütçe, ihale gibi faaliyetlerin daha sıkı denetlenmesine ilişkin mekanizmalar oluşturulacak. Mevcut denetim mekanizmalarının çoğaltılması, ara kademeler eklenmesi de gündemde. Özellikle bir kalemde trilyonlarca lira rant yaratan imar düzenlemeleri, trilyonlarca liralık ihalelerin sıkı bir denetime alınması hedefleniyor.
İNTERNETTE YAYIN
Düzenlemelerin esas hedefi belediyelerin şeffaflaşmasını sağlamak. Bunun da 'dijital şeffaflık' ile hayata geçirilmesi planlanıyor. Sisteme göre imar kararlarının alındığı toplantılar ile belediye ihalelerinin kamuya açık yapılması gündemde. Toplantıların internet ortamında canlı yayımlanması, isteyenin takibine açık olması düşünülüyor.
AYRI BAŞKANLAR
Büyükşehir belediye başkanı ile belediye meclisi başkanı aynı kişi olmayacak. Bu düzenlemeyi özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın istediği belirtiliyor.
GENEL SEKRETERLİK
Büyükşehirlerde işlemlerin daha hızlı ve iyi yürümesi için nüfusa göre sekreterlik sayısının artırılması da düşünülüyor. Aynı zamanda belediye encümeninin yapısı da değişecek.
Fethullah o kaftanı neden istedi?
Yavuz Sultan Selim'in kaftanının restorasyon amacı ile ABD'ye götürüleceği ve teröristbaşı Fethullah Gülen'in kaftanı giyip Türkiye'ye geleceği belirtildi
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Mahir Ünal, Kültür ve Turizm Bakanlığı döneminde Yavuz Sultan Selim’in kaftanının restorasyon bahanesiyle ısrarla Amerika’ya götürülmek istendiğini ve kendisinin de buna karşı çıktığını belirterek, "O kaftan da aslında bir nevi hilafetin sembolüdür. Bu, 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’ye gelirken o kaftanı giyip gelecekmiş" dedi.
Mahir Ünal, partisinin Kahramanmaraş İl Başkanlığı’na seçilen Ömer Oruç Bilal Debgici’ye hayırlı olsun ziyaretinde bulundu. Debgici ve ekibine görevinde başarılar dileyen Ünal, daha sonra partililerle bir araya geldi.
''AFRİN’E GİRMESEYDİK ONLAR BURAYA GELECEKLERDİ''
Türkiye’nin büyük bir mücadele verdiğini belirten Mahir Ünal, Afrin’de yürütülen ’Zeytin Dalı Harekâtı’nı değerlendirerek, "Eğer biz bu mücadeleyi Fırat Kalkanı’yla, Zeytin Dalı’yla bu mücadeleyi vermeseydik onlar bu mücadeleyi, bu yangını evimizin içine taşıyacaklardı. Eğer biz Cerablus’a, El Bab’a gitmeseydik, eğer biz Afrin’e gitmeseydik onlar ne yapacaklardı? Onlar buraya geleceklerdi, onlar buraya gelip bu yangını bizim evimizin içerisinde çıkaracaklardı. Dolayısıyla şu anda gerçekten hem sınır güvenliğimizi korumak hem iç güvenliğimizi korumak adına büyük bir mücadele veriyoruz" dedi.
Mahir Ünal, ziyaretin ardından Türkiye Gençlik Vakfı Kahramanmaraş Şubesi tarafından düzenlenen ve İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ekrem Demirci ile birlikte yapacağı 'Gençlerin medeniyet tahayyülü' konulu söyleşi için Mehmet Akif Ersoy Kültür Merkezi’ne geçti. Salonda Mahir Ünal’ın yanına Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın partisinin Kahramanmaraş İl Olağan Kongresi’nde konuşurken yanına çağırdığı ve ağladığı için ''Bordo bereliler ağlamaz'' dediği 6 yaşındaki Amine Tıraş geldi. Yine üzerinde bordo berelilerin üniforması olan küçük kız, yaptığı resimleri gösterdikten sonra Mahir Ünal ile Ak Parti İl Başkanı Ömer Oruç Bilal Debgici’nin elini öptü. Kur’an-ı Kerim Tilaveti ile başlayan programda Amine Tıraş da şiir okudu.
''KAFTANI ISRARLA AMERİKA’YA GÖTÜRMEK İSTEDİLER''
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal ile Prof. Dr. Ekrem Demirci söyleşiye geçti. Söze ilk başlayan Mahir Ünal, hocaların toplumdaki önemine ve onlara duyulan saygıya değinerek herkesçe bilinen Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim ile hocası İbn-i Kemal arasında geçen kaftana çamur sıçrama hikayesini anlattı.
Asırlar önce gerçekleşen kaftan hikayesinin Kültür ve Turizm Bakanı olduğu dönemde de devam ettiğini kaydeden Ünal, şunları söyledi:
"Çaldıran seferine giderken İbn-i Kemal’in atının ayağından Yavuz’un kaftanına çamur sıçrar ve bir an İbn-i Kemal tedirgin olur, çünkü Yavuz Saltan Selim Han’ın celaleti çok yüksektir. Bunu anlar Yavuz, ’Hocam sizin atınızın ayağından sıçrayan çamur bizim için onurdur’ der ve o çamur sıçrayan kaftanını hocasına hediye eder ve bir de vasiyette bulunur, der ki 'Bu kaftanı öldüğümde sandukamın üzerine örtün.' Peki hikaye orada biter mi? Hikaye orada bitmez. Bakanlığım dönemimde ısrarla bu kaftanı Amerika’ya götürmek istiyorlar. Diyorum ki 'Bu kaftanı Amerika’ya niye götüreceksiniz?' 'Efendim kaftan eskidi, kumaş restoratörlerine kaftanı restore ettirmemiz lazım.' Ben de inat ettim dedim ki 'Bu kaftan Amerika’ya gitmeyecek. Burada kumaş restoratörü bulun, burada yaptırın.' Kumaş restoratörünü buldurduk, Amerika’ya göndermedik kaftanı. Sonra Amerika’ya neden götürmek istedikleri ortaya çıktı biliyorsunuz. Bu, Pensilvanya’daki... O kaftan aynı zamanda hilafeti de temsil eder çünkü, o seferde biliyorsunuz Memlukluları 3 tane büyük devleti ortadan kaldırmış ve hilafeti Yavuz Sultan Selim Han İstanbul’a getirmiştir. O kaftan da aslında bir nevi hilafetin sembolüdür. Bu, 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’ye gelirken o kaftanı giyip gelecekmiş. Öyle bir hikayesi var, bu da daha sonra ortaya çıktı."
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Mahir Ünal, Kültür ve Turizm Bakanlığı döneminde Yavuz Sultan Selim’in kaftanının restorasyon bahanesiyle ısrarla Amerika’ya götürülmek istendiğini ve kendisinin de buna karşı çıktığını belirterek, "O kaftan da aslında bir nevi hilafetin sembolüdür. Bu, 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’ye gelirken o kaftanı giyip gelecekmiş" dedi.
Mahir Ünal, partisinin Kahramanmaraş İl Başkanlığı’na seçilen Ömer Oruç Bilal Debgici’ye hayırlı olsun ziyaretinde bulundu. Debgici ve ekibine görevinde başarılar dileyen Ünal, daha sonra partililerle bir araya geldi.
''AFRİN’E GİRMESEYDİK ONLAR BURAYA GELECEKLERDİ''
Türkiye’nin büyük bir mücadele verdiğini belirten Mahir Ünal, Afrin’de yürütülen ’Zeytin Dalı Harekâtı’nı değerlendirerek, "Eğer biz bu mücadeleyi Fırat Kalkanı’yla, Zeytin Dalı’yla bu mücadeleyi vermeseydik onlar bu mücadeleyi, bu yangını evimizin içine taşıyacaklardı. Eğer biz Cerablus’a, El Bab’a gitmeseydik, eğer biz Afrin’e gitmeseydik onlar ne yapacaklardı? Onlar buraya geleceklerdi, onlar buraya gelip bu yangını bizim evimizin içerisinde çıkaracaklardı. Dolayısıyla şu anda gerçekten hem sınır güvenliğimizi korumak hem iç güvenliğimizi korumak adına büyük bir mücadele veriyoruz" dedi.
Mahir Ünal, ziyaretin ardından Türkiye Gençlik Vakfı Kahramanmaraş Şubesi tarafından düzenlenen ve İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ekrem Demirci ile birlikte yapacağı 'Gençlerin medeniyet tahayyülü' konulu söyleşi için Mehmet Akif Ersoy Kültür Merkezi’ne geçti. Salonda Mahir Ünal’ın yanına Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın partisinin Kahramanmaraş İl Olağan Kongresi’nde konuşurken yanına çağırdığı ve ağladığı için ''Bordo bereliler ağlamaz'' dediği 6 yaşındaki Amine Tıraş geldi. Yine üzerinde bordo berelilerin üniforması olan küçük kız, yaptığı resimleri gösterdikten sonra Mahir Ünal ile Ak Parti İl Başkanı Ömer Oruç Bilal Debgici’nin elini öptü. Kur’an-ı Kerim Tilaveti ile başlayan programda Amine Tıraş da şiir okudu.
''KAFTANI ISRARLA AMERİKA’YA GÖTÜRMEK İSTEDİLER''
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal ile Prof. Dr. Ekrem Demirci söyleşiye geçti. Söze ilk başlayan Mahir Ünal, hocaların toplumdaki önemine ve onlara duyulan saygıya değinerek herkesçe bilinen Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim ile hocası İbn-i Kemal arasında geçen kaftana çamur sıçrama hikayesini anlattı.
Asırlar önce gerçekleşen kaftan hikayesinin Kültür ve Turizm Bakanı olduğu dönemde de devam ettiğini kaydeden Ünal, şunları söyledi:
"Çaldıran seferine giderken İbn-i Kemal’in atının ayağından Yavuz’un kaftanına çamur sıçrar ve bir an İbn-i Kemal tedirgin olur, çünkü Yavuz Saltan Selim Han’ın celaleti çok yüksektir. Bunu anlar Yavuz, ’Hocam sizin atınızın ayağından sıçrayan çamur bizim için onurdur’ der ve o çamur sıçrayan kaftanını hocasına hediye eder ve bir de vasiyette bulunur, der ki 'Bu kaftanı öldüğümde sandukamın üzerine örtün.' Peki hikaye orada biter mi? Hikaye orada bitmez. Bakanlığım dönemimde ısrarla bu kaftanı Amerika’ya götürmek istiyorlar. Diyorum ki 'Bu kaftanı Amerika’ya niye götüreceksiniz?' 'Efendim kaftan eskidi, kumaş restoratörlerine kaftanı restore ettirmemiz lazım.' Ben de inat ettim dedim ki 'Bu kaftan Amerika’ya gitmeyecek. Burada kumaş restoratörü bulun, burada yaptırın.' Kumaş restoratörünü buldurduk, Amerika’ya göndermedik kaftanı. Sonra Amerika’ya neden götürmek istedikleri ortaya çıktı biliyorsunuz. Bu, Pensilvanya’daki... O kaftan aynı zamanda hilafeti de temsil eder çünkü, o seferde biliyorsunuz Memlukluları 3 tane büyük devleti ortadan kaldırmış ve hilafeti Yavuz Sultan Selim Han İstanbul’a getirmiştir. O kaftan da aslında bir nevi hilafetin sembolüdür. Bu, 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’ye gelirken o kaftanı giyip gelecekmiş. Öyle bir hikayesi var, bu da daha sonra ortaya çıktı."
Avrupa'da gaz savaşları mı çıkacak?
Gazprom'un Naftogaz'a 2.5 milyar dolar tazminat ödeyecek olması ilişkileri gerdi
Rusya ile Ukrayna arasındaki “gaz savaşı”, tüm Avrupa’yı etkisi altına alacak büyük bir krize dönüşüyor. Merkezi Stockholm’de bulunan Uluslararası Tahkim Mahkemesi, Gazprom’un Ukrayna’ya doğalgaz sevkiyatıyla ilgili yükümlülüklerini yerine getirmediğine hükmederek, Rus şirketinin Naftogaz’a 2,56 milyar dolar tazminat ödemesini kararlaştırınca Gazprom’un tepkisi sert oldu. Gazprom Başkanı Aleksey Miller, sadece Ukrayna’ya gaz satışı değil, Ukrayna üzerinden Avrupa ülkelerine transit gaz sevkiyatı anlaşmasını da iptaş edeceklerini ilan etti. Bunun Avrupa’yı gazsız bırakacak derin bir krizin fitilini ateşlemesinden korkuluyor.
Tahkim mahkemesinin kararına rağmen Ukrayna’ya gaz sevkiyatını başlatmayan Gazprom, aksine tüm kontratları askıya alırken iptal yoluna gideceğini duyurdu. Gazsız kalan Ukrayna’da okullar ısıtılamadığı için gelecek haftaya kadar tatil edilirken, gaz istasyonları mazotla çalıştırılmaya başlandı, Polonya’dan da ekstra gaz alımı yoluna gidildi.
Bu arada Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko, Rus enerji şirketi Gazprom’un Ukrayna’ya doğalgaz satışı ve doğalgaz transitine yönelik sözleşmeleri tek taraflı iptal etmesi halinde zararın karşılanması için yine Uluslararası Tahkim Mahkemesi’ne başvuracaklarını bildirdi
Avrupa’nın “Sibirya soğukları” yaşadığı ve 60 kişinin hayatını kaybettiği bir dönemde Avrupa’ya gaz sevkiyatının aksamasının ağır sonuçlar doğruması bekleniyor.
Avrupa’nın yüzde 35 oranında bağımlı olduğu Rusya, gazın önemli kısmını hala Ukrayna üzerinden sevkediyor.
Ukrayna enerji şirketi Naftogaz ile Rus enerji şirketi Gazprom arasındaki sözleşmenin tek taraflı olarak feshedilemeyeceğini belirten Poroşenko, bu yöndeki ifadelerin ise Gazprom’un sadece sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirme konusundaki isteksizliği ile açıklanabileceğine işaret etti.
Poroşenko, "Eğer bu (sözleşmenin feshi) gerçekleşirse şüphesiz Naftogaz, Gazprom’un sorumsuzca eylemlerinden dolayı meydana gelen zararın ilaveten karşılanması için uluslararası tahkim mahkemesine başvuracaktır." diye konuştu. Ayrıca Poroşenko, Gazprom’un sözleşmeyi feshetmeyeceğine emin olduğunu vurgulayarak, bu durumun doğalgaz transitini tehdit etmediğini savundu.
Gazprom Başkanı Aleksey Miller, Stockholm’deki Uluslararası Tahkim Mahkemesi’nin kararını eleştirerek, mahkemedeki Ukrayna’ya doğalgaz satışı ve doğalgaz transitine yönelik sözleşmelerin feshedilmesi için derhal prosedüre başlayacaklarını bildirmişti.
Rusya ile Ukrayna arasındaki “gaz savaşı”, tüm Avrupa’yı etkisi altına alacak büyük bir krize dönüşüyor. Merkezi Stockholm’de bulunan Uluslararası Tahkim Mahkemesi, Gazprom’un Ukrayna’ya doğalgaz sevkiyatıyla ilgili yükümlülüklerini yerine getirmediğine hükmederek, Rus şirketinin Naftogaz’a 2,56 milyar dolar tazminat ödemesini kararlaştırınca Gazprom’un tepkisi sert oldu. Gazprom Başkanı Aleksey Miller, sadece Ukrayna’ya gaz satışı değil, Ukrayna üzerinden Avrupa ülkelerine transit gaz sevkiyatı anlaşmasını da iptaş edeceklerini ilan etti. Bunun Avrupa’yı gazsız bırakacak derin bir krizin fitilini ateşlemesinden korkuluyor.
Tahkim mahkemesinin kararına rağmen Ukrayna’ya gaz sevkiyatını başlatmayan Gazprom, aksine tüm kontratları askıya alırken iptal yoluna gideceğini duyurdu. Gazsız kalan Ukrayna’da okullar ısıtılamadığı için gelecek haftaya kadar tatil edilirken, gaz istasyonları mazotla çalıştırılmaya başlandı, Polonya’dan da ekstra gaz alımı yoluna gidildi.
Bu arada Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko, Rus enerji şirketi Gazprom’un Ukrayna’ya doğalgaz satışı ve doğalgaz transitine yönelik sözleşmeleri tek taraflı iptal etmesi halinde zararın karşılanması için yine Uluslararası Tahkim Mahkemesi’ne başvuracaklarını bildirdi
Avrupa’nın “Sibirya soğukları” yaşadığı ve 60 kişinin hayatını kaybettiği bir dönemde Avrupa’ya gaz sevkiyatının aksamasının ağır sonuçlar doğruması bekleniyor.
Avrupa’nın yüzde 35 oranında bağımlı olduğu Rusya, gazın önemli kısmını hala Ukrayna üzerinden sevkediyor.
Ukrayna enerji şirketi Naftogaz ile Rus enerji şirketi Gazprom arasındaki sözleşmenin tek taraflı olarak feshedilemeyeceğini belirten Poroşenko, bu yöndeki ifadelerin ise Gazprom’un sadece sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirme konusundaki isteksizliği ile açıklanabileceğine işaret etti.
Poroşenko, "Eğer bu (sözleşmenin feshi) gerçekleşirse şüphesiz Naftogaz, Gazprom’un sorumsuzca eylemlerinden dolayı meydana gelen zararın ilaveten karşılanması için uluslararası tahkim mahkemesine başvuracaktır." diye konuştu. Ayrıca Poroşenko, Gazprom’un sözleşmeyi feshetmeyeceğine emin olduğunu vurgulayarak, bu durumun doğalgaz transitini tehdit etmediğini savundu.
Gazprom Başkanı Aleksey Miller, Stockholm’deki Uluslararası Tahkim Mahkemesi’nin kararını eleştirerek, mahkemedeki Ukrayna’ya doğalgaz satışı ve doğalgaz transitine yönelik sözleşmelerin feshedilmesi için derhal prosedüre başlayacaklarını bildirmişti.
16 Şubat 2018 Cuma
Hangi Amerika? Beyaz Saray mı, Dışişleri mi, CIA mı, Pentagon mu, Centcom mu?
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Bizi ikna etmek için gelmesinler” dedi ama ABD’liler geliyor.
Hafta sonu Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster İstanbul’daydı. Bugün de Dışişleri Bakanı Tillerson Ankara’da olacak. Tillerson, gelmeden önce, ”Türkiye ile çalışmanın yolunu bulmalıyız” diye açıklama yapma gereği duydu.
Ankara, ABD ile ipleri koparmanın peşinde değil. Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü’nün de dediği gibi, ”İplerin kopmasının ne Amerika’ya ne bize faydası var. Amerika’da farklı merkezler var diye düşünüyorum. Pentagon’un bir görüşü var. CIA’in bir görüşü var. Dışişleri’nin bir görüşü var.4-5 Amerika var”
Hangi Amerika? Beyaz Saray mı, Dışişleri mi, CIA mı, Pentagon mu, Centcom mu?
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile Tillerson’ın Kanada’daki görüşmeleri sırasında ilginç bir diyalog yaşanıyor. Tillerson, Türkiye’nin öneminden söz edince Çavuşoğlu, ”2 gün önce Türkiye’ye seyahat uyarısında bulundunuz. Bu iş nasıl olacak?” diye soruyor. Tillerson, ”Haberim yok” karşılığını veriyor. Bu sırada yanındaki görevli Dışişleri’nin sayfasından açıklamayı buluyor, ”Doğruymuş” diyor. Tillerson bir süre sessiz kalıyor. Benzer bir durumu Cumhurbaşkanı Erdoğan paylaşmıştı: “ABD Başkanı Trump’la yaptığım son görüşmede, kendisine ‘Bize söz verdiğiniz halde hâlâ bu gruplara silah sevkiyatı yapılıyor’ dedim. Kendisi bana, ‘Benim bundan haberim yok’ dedi ve yanındaki güvenlik danışmanı ve generaline dönerek ‘Doğru mu?’ diye sordu. Yanındakiler sessiz kaldılar”.
ABD’NİN YANLIŞLARI
Bu tablo iki ülke arasındaki güven krizini derinleştiriyor. Başbakan yardımcısı Bekir Bozdağ’ın dikkat çektiği nokta da burası: ”Biz ABD’ye doğruları söylüyoruz ama ABD bize doğruları söylemiyor. Güneşin, güneş olmadığına inanmamızı istiyor. Ama biz sahada ne yaptıklarını biliyoruz. Sahada olanların hepsinden haberdarız. Sahada, bize söylediklerinin tersini yapıyorlar”.
ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı İbrahim Kalın’la görüşmesinde, Türkiye’deki Amerikan aleyhtarlığından duydukları rahatsızlığı dile getiriyor. Gazetelerde çıkan Amerikan karşıtı haberleri gündeme getiriyor. Amerikalılar başka bir gezegende mi yaşıyor?
15 Temmuz’da kanlı bir darbe girişimi yaşanmış. Türk halkı darbenin arkasında ABD’nin olduğunu düşünüyor. ABD ise bu algıyı pekiştirmek için darbenin lideri Fetullah Gülen’i Pensilvanya’da pamuklara sarıyor. Türkiye beka sorunu yaşıyor. ABD ise Suriye’de Türkiye’nin düşmanı olan YPG’yi destekliyor. ABD’li yetkililer gazetelerde çıkan haberden ve büyükelçiliğin önündeki caddenin adının ‘zeytin dalı’ olarak değiştirilmesinden rahatsız olacaklarına, yaptıkları yanlışlara odaklansalar daha yararlı olur.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen Ankara, yine de ABD’ye kapıyı açık bırakıyor. Başbakan Yardımcısı Bozdağ, ”Biz ABD’ye dostuz diyoruz. Ama o ben Türkiye’ye dost değilim derse yapacak bir şey yok. O zaman ABD ile olan ilişkilerimizi masaya yatırırız” diyor.
MENBİÇ SORUSU
Türkiye, artık ABD’siz hatta ABD’ye rağmen politikalar oluşturmayı öğrendi. Başbakan Yardımcısı Bozdağ, ”ABD, Ortadoğu’da Türkiyesiz yapamaz. ABD, Ortadoğu’da YPG’ye dayanarak kalamaz. Ama Türkiye, ABD’siz yapar” dedikten sonra sıraladı:
“ABD, Katar’a ambargo koydu, başarılı olamadı.
İran’daki ayaklanmayı destekledi, başarısız oldu.
Kudüs oylamasında BM’de kaybetti.
Irak’ta, Suriye’de başarılı olamadı. Fırat Kalkanı operasyonunu engelleyemedi, Afrin’i durduramadı.
Sahada sürekli kaybeden ABD var”
Afrin ve Menbiç, Türk-Amerikan ilişkisinin sınanacağı yer olacak.
Şu sözler Bekir Bozdağ’a ait, ”Türkiye, giremesin diye ABD, Münbiç’e asker yığıyor. Oraya gireceğiz. O zaman ne yapacak ABD, Türk askeriyle savaşacak mı?”
Soru önemli, cevabını ise sahada göreceğiz.
Hafta sonu Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster İstanbul’daydı. Bugün de Dışişleri Bakanı Tillerson Ankara’da olacak. Tillerson, gelmeden önce, ”Türkiye ile çalışmanın yolunu bulmalıyız” diye açıklama yapma gereği duydu.
Ankara, ABD ile ipleri koparmanın peşinde değil. Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü’nün de dediği gibi, ”İplerin kopmasının ne Amerika’ya ne bize faydası var. Amerika’da farklı merkezler var diye düşünüyorum. Pentagon’un bir görüşü var. CIA’in bir görüşü var. Dışişleri’nin bir görüşü var.4-5 Amerika var”
Hangi Amerika? Beyaz Saray mı, Dışişleri mi, CIA mı, Pentagon mu, Centcom mu?
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile Tillerson’ın Kanada’daki görüşmeleri sırasında ilginç bir diyalog yaşanıyor. Tillerson, Türkiye’nin öneminden söz edince Çavuşoğlu, ”2 gün önce Türkiye’ye seyahat uyarısında bulundunuz. Bu iş nasıl olacak?” diye soruyor. Tillerson, ”Haberim yok” karşılığını veriyor. Bu sırada yanındaki görevli Dışişleri’nin sayfasından açıklamayı buluyor, ”Doğruymuş” diyor. Tillerson bir süre sessiz kalıyor. Benzer bir durumu Cumhurbaşkanı Erdoğan paylaşmıştı: “ABD Başkanı Trump’la yaptığım son görüşmede, kendisine ‘Bize söz verdiğiniz halde hâlâ bu gruplara silah sevkiyatı yapılıyor’ dedim. Kendisi bana, ‘Benim bundan haberim yok’ dedi ve yanındaki güvenlik danışmanı ve generaline dönerek ‘Doğru mu?’ diye sordu. Yanındakiler sessiz kaldılar”.
ABD’NİN YANLIŞLARI
Bu tablo iki ülke arasındaki güven krizini derinleştiriyor. Başbakan yardımcısı Bekir Bozdağ’ın dikkat çektiği nokta da burası: ”Biz ABD’ye doğruları söylüyoruz ama ABD bize doğruları söylemiyor. Güneşin, güneş olmadığına inanmamızı istiyor. Ama biz sahada ne yaptıklarını biliyoruz. Sahada olanların hepsinden haberdarız. Sahada, bize söylediklerinin tersini yapıyorlar”.
ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı İbrahim Kalın’la görüşmesinde, Türkiye’deki Amerikan aleyhtarlığından duydukları rahatsızlığı dile getiriyor. Gazetelerde çıkan Amerikan karşıtı haberleri gündeme getiriyor. Amerikalılar başka bir gezegende mi yaşıyor?
15 Temmuz’da kanlı bir darbe girişimi yaşanmış. Türk halkı darbenin arkasında ABD’nin olduğunu düşünüyor. ABD ise bu algıyı pekiştirmek için darbenin lideri Fetullah Gülen’i Pensilvanya’da pamuklara sarıyor. Türkiye beka sorunu yaşıyor. ABD ise Suriye’de Türkiye’nin düşmanı olan YPG’yi destekliyor. ABD’li yetkililer gazetelerde çıkan haberden ve büyükelçiliğin önündeki caddenin adının ‘zeytin dalı’ olarak değiştirilmesinden rahatsız olacaklarına, yaptıkları yanlışlara odaklansalar daha yararlı olur.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen Ankara, yine de ABD’ye kapıyı açık bırakıyor. Başbakan Yardımcısı Bozdağ, ”Biz ABD’ye dostuz diyoruz. Ama o ben Türkiye’ye dost değilim derse yapacak bir şey yok. O zaman ABD ile olan ilişkilerimizi masaya yatırırız” diyor.
MENBİÇ SORUSU
Türkiye, artık ABD’siz hatta ABD’ye rağmen politikalar oluşturmayı öğrendi. Başbakan Yardımcısı Bozdağ, ”ABD, Ortadoğu’da Türkiyesiz yapamaz. ABD, Ortadoğu’da YPG’ye dayanarak kalamaz. Ama Türkiye, ABD’siz yapar” dedikten sonra sıraladı:
“ABD, Katar’a ambargo koydu, başarılı olamadı.
İran’daki ayaklanmayı destekledi, başarısız oldu.
Kudüs oylamasında BM’de kaybetti.
Irak’ta, Suriye’de başarılı olamadı. Fırat Kalkanı operasyonunu engelleyemedi, Afrin’i durduramadı.
Sahada sürekli kaybeden ABD var”
Afrin ve Menbiç, Türk-Amerikan ilişkisinin sınanacağı yer olacak.
Şu sözler Bekir Bozdağ’a ait, ”Türkiye, giremesin diye ABD, Münbiç’e asker yığıyor. Oraya gireceğiz. O zaman ne yapacak ABD, Türk askeriyle savaşacak mı?”
Soru önemli, cevabını ise sahada göreceğiz.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


