31 Aralık 2020 Perşembe

ABD, 2 nükleer bombardıman uçağını Orta Doğu'ya gönderdi

 30.12.2020

ABD'den Orta Doğu'da yeni bir hamle geldi. ABD, muhtemel bir İran tehdidine karşı 2 "B-52H" tipi nükleer kapasiteli bombardıman uçağını Orta Doğu'ya gönderdiğini açıkladı.

Merkez Kuvvetler Komutanlığınca (CENTCOM) yapılan açıklamada, "5. Bombardıman Filosunun ana üssü Minor Hava Üssünden B-52H Stratofortress mürettebatı, ABD'nin bölge güvenliğine olan bağlılığını ortaya koymak ve kısa sürede devasa bir savaş gücünü hızlıca konuşlandırma kabiliyetini göstermek üzere bugün, Orta Doğu'da bulundu." ifadesi kullanıldı.

ABD'nin bölge güvenliğini yakından izlemeye devam ettiğine işaret edilen açıklamada, şu cümleye de yer verildi:

"İki uçaklık konuşlandırma, aynı zamanda Amerikalılara ve Amerikan menfaatlerine zarar verme niyetinde olan herkese açık bir 'caydırma' mesajı göndermektedir."

ABD'nin bu konuşlandırmayı Amerikan kuvvetlerinin İran Devrim Muhafızları Kudüs Kuvvetleri Komutanı General Kasım Süleymani'yi öldürmesinin birinci yılına 5 gün kala yapmış olması dikkat çekici bulundu.

"SAVAŞ PEŞİNDE DEĞİLİZ"

Açıklamada görüşlerine yer verilen CENTCOM Komutanı Orgeneral Kenneth F. McKenzie de üstü kapalı İran'ı işaret ederek şunları kaydetti:

"ABD herhangi bir muhtemel düşmanı caydırmak, Amerikalılara ve menfaatlerimize yönelik olabilecek herhangi bir saldırıya yanıt vermeye hazır olduğumuzu açıkça ortaya koymak için CENTCOM'un sorumluluk bölgesine harbe hazır kuvvetleri bölgeye sevk etmeye devam ediyor.

Savaş peşinde değiliz ancak hiç kimse, bizim kuvvetlerimizi korumak ve herhangi bir saldırıya güçlü bir yanıt vermek konusundaki kabiliyetimizi azımsamasın."

SÜLEYMANİ'NİN ÖLDÜRÜLMESİNİN ÜZERİNDEN 1 YIL GEÇTİ

ABD, daha önce de 2 kez Orta Doğu bölgesi üzerinden "B-52H" tipi uçaklarla uçuş yapmıştı.

ABD, 3 Ocak 2019'da İranlı General Kasım Süleymani'yi Bağdat Havalimanı'na indikten sonra hava saldırısıyla öldürmüştü.

Buna karşılık İran ise ABD askerlerinin konuşlu olduğu Irak'taki üslere füze saldırısı düzenlemişti ancak ölen herhangi bir ABD askeri olmamıştı.

İran'ın Süleymani'nin öldürülmesinin birinci yılında ABD kuvvetlerine karşı bir saldırı düzenleme ihtimaline karşı CENTCOM bir süredir bölgede deniz ve havada tedbirler alıyor.

11 Aralık 2020 Cuma

ABD'den Türkiye'ye S-400 yaptırımı: Senato'dan geçti

 ABD'de, Türkiye’ye CAATSA yaptırımlarının 30 gün içinde uygulanmasını talep eden 2021 Savunma Bütçesi Senato’dan geçti. 


ABD Senatosu 2021 Savunma Bütçesi'ni 11'e karşı 79 oyla kabul etti.


Bütçe, daha önce de Temsilciler Meclisi’nde kabul edilmişti.


TRUMP'IN VETO KARARININ BİR ANLAMI KALMADI


Senato'dan da geçen 2021 Savunma Bütçesi, Donald Trump'ın önüne imzaya gidecek. Daha önce bütçeyi veto edeceğini beyan eden Trump'ın, Senato'nun üçte ikisinden fazla kabul oyu alan bütçeyi veto etme hakkı yasal olarak bulunsa da, Kongre tekrar toplanarak 3'te 2 çoğunlukla tasarıyı kabul edip yasalaşmasını sağlama hakkına sahip.


TASARIDA NELER VAR?


Tasarının nihai halinde, Savunma Bakanlığı (Pentagon) için 635,5 milyar doları temel bütçe, 69 milyar doları savaş fonu olarak bilinen "Denizaşırı Muhtemel Operasyonlar Fonu", 8,9 milyar doları ise tasarının yetki alanları dışındaki savunmaya ilişkin harcamalar olmak üzere 713,4 milyar dolar bütçe ayrıldı.


Bunun yanı sıra Enerji Bakanlığı bütçesi altında nükleer kapasiteye ilişkin savunma harcamaları için 26,6 milyar dolar bütçe belirlendi.


NDAA tasarısında, Çin’e karşı "Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi"nin kurulması öngörülürken, ABD’nin Pasifik bölgesindeki askeri gücünü tahkim etmek, bölgedeki ortak ve müttefiklere destek vermek üzere bu inisiyatif için Hint-Pasifik Kuvvetleri Komutanlığının bütçesine ek 2,2 milyar dolar fon ayrıldı.


RUSYA İLE ASKERİ İLİŞKİ SINIRLAMALARINI ARTIRIYOR


Tasarıda, ABD ordusunun Rus ordusu ile ilişkilerine yönelik kısıtlamalarının artırılması ve Rusya’nın Kırım’daki egemenliğini tanıyacak fiil ve faaliyetlerin yasaklanmasına ilişkin maddeler dikkati çekti.


Rusya’ya yönelik faaliyetler kapsamında, tasarı ayrıca Ukrayna’ya 75 milyonu silah olmak üzere 250 milyon dolarlık savunma yardımı yapılmasını şart koştu.


Tasarıda Avrupa Caydırıcılık İnisiyatifi için önceki bütçe yasalarında belirlenen 3,7 milyar dolarlık fonun tamamının, bu bütçe kapsamında da sağlanması istendi.


ALMANYA VE KORE'DE ASKER SAYISININ AZALTILMASINI YASAKLIYOR


ABD Başkanı Trump’ın Almanya ve Güney Kore’den asker çekme planına ilişkin ise tasarıda, gerekli şartlar teyit edilmediği sürece Güney Kore’deki asker sayısının 28 bin 500’ün altına, Almanya’daki asker sayısının ise değerlendirme süreci tamamlanmadan 34 bin 500’ün altına düşürülmesi yasaklandı.


Tasarıdaki, "ABD özel kuvvetlerinin ABD ortaklarına gayrinizami harp için destek yetkisini artırmasına" ilişkin bir madde de dikkati çekti. ABD, hibrit savaş ve gayrinizami harbe ilişkin strateji belgesini daha önce yayımlamıştı.


ABD askerlerinin, Finlandiya’daki Avrupa Hibrit Tehditlerle Mücadele İçin Eğitim Merkezinin eğitimlerine katılmasını şart koşan tasarıda, İsrail, Tayvan, Baltık ülkeleri, Hindistan, Vietnam ve Japonya’ya yapılan askeri yardımların sürdürülmesi talep edildi.


ABD Hava Kuvvetlerinin, gücünün ortalama 386 filo veya 3 bin 850 savaş uçağına ulaştırılmasını öngören tasarı, birçok savaş uçağının yanı sıra 93 F-35 uçağının alınması için yetki verdi.


Tasarıda, Türkiye’nin aldığı 6 F-35 uçağının da ABD Hava Kuvvetlerince kullanılması için gerekli yetkilendirme yapıldı.


ABD yurttaşı siyah George Floyd’un öldürülmesinden sonra yaşanan olaylarda gündeme gelen Konfederasyoncu generallerin isim ve heykellerinin kaldırılması da tasarıda yer aldı.


Tasarının ilgili maddelerinde, Konfederasyoncu generallerin isimlerinin üslerden kaldırılması için bir komisyon kurulması ve bu komisyonun 3 yıl içerisinde gerekli tavsiyeleri içeren rapor hazırlaması şartı konuldu.


TASARIDA TÜRKİYE DETAYI


Savunma bütçesi tasarısında Türkiye’ye yaptırım uygulanmasını öngören bir bölüm de yer aldı.


Tasarıda, Türkiye’nin S-400’leri teslim almasının ABD Hasımlarına Yaptırım Yoluyla Mücadele Yasası (CAATSA) kapsamında Rusya ile önemli bir işlem olarak kabul edildiği ve NDAA’nın yasalaşmasından sonra 30 gün içinde Türkiye’de S-400 alımına müdahil olanlara CAATSA yaptırımlarının uygulanması talep edildi.


Tasarıda, başkanın CAATSA kapsamında belirtilen 12 maddeden en az 5’ini uygulaması, yaptırımların "ithal edilen malları" kapsamaması istendi.


Bu mallar da "doğal ya da insan eliyle yapılmış maddeler, imal edilmiş erzak ve bunlara ilişkin denetim ekipmanı" şeklinde sıralandı.


Yaptırımların kaldırılmasının şartları ise şu şekilde belirtildi:


"Başkan yaptırım uyguladıktan sonra 1 yıl içinde Kongrenin gerekli komitelerine, Türkiye’nin veya yaptırım uygulanan kişilerin artık S-400’leri veya bunların yerine herhangi bir Rus sistemini uhdesinde bulundurmadığını, Türk topraklarında Rus hükümeti veya şirketleri adına herhangi bir Rusya vatandaşının S-400’leri çalıştırmadığını teyit ettikten sonra, Türkiye’den Türk hükümetinin veya hükümet adına başka bir tarafın S-400 veya onun yerini alabilecek bir sistemi tekrar edinmek için CAATSA’nın 231. bölümünün kapsamına girecek herhangi bir faaliyete girmeyeceğine dair taahhüt aldıktan sonra yaptırımları kaldırabilir."


Tasarının 159. bölümünde ise yasalaşmasından sonra, 15 gün içerisinde Türk şirketlerinin yerine F-35 için parça üretecek ortakların tespit edilmesi ve gerekli işlemlerin başlatılması istendi.


ABD'nin nükleer bombardıman uçakları 2. kez Orta Doğu'da uçtu

 ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), ABD Hava Kuvvetlerine ait iki B-52H tipi nükleer bombardıman uçağının ikinci kez Orta Doğu üzerinden caydırıcılık amaçlı uçuş icra ettiğini açıkladı.


CENTCOM'dan yapılan açıklamada, uçuşun, ABD'nin bölgesel askeri ortaklarına bağlılığını gösterdiği kaydedildi.


Açıklamada, uçuşla ilgili ifadelerine yer verilen CENTCOM Komutanı Orgeneral Kenneth F. McKenzie, "Dünyanın öbür ucundan stratejik bombardıman uçaklarını molasız bir şekilde uçurmak ve onları birçok bölgesel ortakla kısa sürede entegre etmek bölgesel istikrar ve güvenliğe olan ortak bağlılığımızın ve yakın çalışma ilişkilerimizin bir göstergesidir." dedi.


McKenzie, uçuşların ortak ve müttefiklere güvence verdiğini, düşmanın saldırganlığını da caydırdığını belirterek, "Potansiyel düşmanlar, yeryüzünde hiçbir devletin, bir saldırıya karşı bu kadar hazır ve hızlı bir şekilde bir savaş gücünü sevk etme kabiliyetine sahip olmadığını anlamalılar." ifadelerini kullandı.


ABD, geçen haftalarda da Orta Doğu üzerinden benzer bir uçuş icra etmişti.


22 Kasım 2020 Pazar

BAE-İsrail anlaşması Türkiye’ye niçin olumsuz yansıyacak?

 Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn’in İsrail’le yaptıkları tarihi anlaşmalar dünya çapında yankılanmaya devam ederken İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ağırlıklı ülke olan Türkiye’nin tepkileri alay ve şaşkınlıkla karşılandı. 


BAE’nin İsrail’le ilişkilerini normalleştireceği haberi ağustos sonunda patladığında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Abu Dabi ile ilişkilerin askıya alınabileceğini çünkü Türkiye’nin “Filistin halkının yanında” olduğunu söyledi. Ankara, geçtiğimiz hafta aynı adımı atan Bahreyn’in de “İsrail’i Filistin’e yönelik gayri meşru uygulamalarını ve Filistin topraklarındaki işgali kalıcı hâle getirmeye yönelik girişimlerini sürdürme konusunda daha da cesaretlendireceğini” söyledi. Ardından Fas’ın hava sahasını İsrail’e yönelik sivil uçuşlara açmasını da kınadı.


ABD ve İsrail’de Türkiye’nin büyükelçisi olarak görev yapmış olan Namık Tan, “Kendi bayrak taşıyıcısı Türk Hava Yolları’nın (THY) İsrail’e günde 14 seferi varken, böyle bir kınama açıklaması yapmanın, muhataplarınızı gülümsetmekten başka bir sonuç vermeyeceği” yorumunda bulundu.


Erdoğan’ın İsrail karşıtı çıkışları onu Filistinlilerin gözünde kahraman yaptı ama Türkiye’nin milli menfaatlerine pek faydalı olmadı. Oysa İsrail ile dostluk Ankara’ya önemli kazanımlar sağlamıştı. İki ülke arasındaki sıkı askeri ve istihbari işbirliği 1990’larda doruk noktasına ulaşmış, İsrail hava kuvvetleri pilotları Türk hava sahasında eğitim uçuşları yapar hâle gelmişti. Bu işbirliği sayesinde iki ülke de bölgesel nüfuzlarını artırmıştı. Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrasında Batı nezdinde stratejik önemini korumasının bir nedeni de İsrail’le olan yakın ilişkileriydi. Washington’da ise İsrail’in en yakın Müslüman dostu olmak, Türkiye’nin hem Demokratların hem Cumhuriyetçilerin desteğini alarak güçlü Yunan ve Ermeni lobilerini alt etmesini, ayrıca kırık insan hakları karnesi nedeniyle yaptırım görmemesini sağlıyordu. 


Gelinen noktada BAE Türkiye’yi bu özel konumundan etti ve bunu Erdoğan’ın yardımıyla başardı. Körfez’in bu küçük ülkesi Türkiye’nin yarasına tuz basarcasına ABD’den son teknoloji F-35 savaş uçaklarını almaya hazırlanıyor, içerideki muhalefeti acımasızca bastırması ise halının altına süpürülüyor. F-35 konsorsiyumundan çıkarılan Türkiye ise üretimine katkıda bulunduğu uçakları artık alamayacak. Bunun nedeni, Türkiye’nin, ABD uçaklarını düşürmek için tasarlanan Rus S-400 füzelerini almaktan vazgeçmemesi. 


Washington merkezli düşünce kuruluşu Orta Doğu Demokrasi Projesi’nin Türkiye program koordinatörü Merve Tahiroğlu Al-Monitor’a şu değerlendirmede bulundu: “ABD’deki ana akım politika yapıcılarının bakış açısından Erdoğan’ın İsrail’e karşı husumeti ve Hamas’la yakınlığı ideolojik temelli görünüyor ve Orta Doğu’ya dönük daha kapsamlı bir İslamcı ve yıkıcı ajandanın uzantısı olarak algılanıyor. Bunun ABD’deki genel sonucu, Türkiye’nin bölgesel politikalarının mercek altına alınması ve atılan adımların Erdoğan Türkiye’sinin kapsamlı, stratejik bir yön değişikliğinin parçası olarak değerlendirilmesi oldu.”


Ankara merkezli Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı uzmanlarından Selim Koru ise şöyle konuştu: “Türkiye ile ABD arasında müttefiklik antlaşması var, dolayısıyla Türkiye’nin ABD’ye tüm Körfez monarşilerinden daha yakın olması gerekir. Ancak fiiliyatta Washington'un kapıları Türkiye’ye kapanırken, aynı kapılar Körfez monarşilerine açılıyor.” 


Müşterek İran korkusu İsrail ile Körfez ülkelerini yakınlaştıran başlıca etmen olarak görülüyor. Ancak Türkiye’nin Hamas’a, Müslüman Kardeşler’in başka kollarına alenen hamilik yapması, ayrıca Suriye, Libya ve doğu Akdeniz’de giderek agresif bir tutum alması ilave nedenler olarak sayılıyor. Bu tür değerlendirmeler abartılı olabilir. İsrailli yetkililer de özel sohbetlerde anlaşmaların “Türkiye’ye karşı” olmadığını vurguluyorlar. Ne var ki Türkiye çoğu Körfez ülkesinin yanı sıra Mısır, Irak ve Suriye yönetimleriyle, aynı zamanda ABD, Fransa ve Yunanistan gibi NATO müttefikleriyle kavgalı. Türkiye’nin bölgedeki tek dostu olan Katar da İsrail’i karşısına almak istemiyor. İran ise Türkiye için ne dost ne de düşman. 


Kimliğinin saklı kalmasını isteyen emekli bir Türk diplomat, giderek yalnızlaşan, ekonomisi bıçak sırtında giden ve demokrasisi tuzla buz olan Türkiye’nin artık “milyonlarca Müslümana ilham kaynağı olan yol gösterici” olmadığını üzülerek teslim ediyor. 


Geriye dönüp bakıldığında, Erdoğan’ın Davos’ta Gazze’deki zulüm nedeniyle merhum İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’i azarlamasıyla başlayan ve Mavi Marmara olayıyla hız kazanan İsrail’le siyasi ilişkileri koparma süreci, Türkiye’nin daha sonra Batılı müttefikleriyle olan geleneksel ortaklıklarından yavaş yavaş uzaklaşmasının ilk işareti fişeği olarak görülebilir.


Öte yandan Selim Koru, İsrail’in de yıllardır başbakanlık koltuğunda oturan Benjamin Netanyahu yönetiminde değiştiğine dikkat çekiyor: “Türkiye ve İsrail piyasa tabanlı ekonomilerdi, uluslararası davranış biçimi açısından da ikisi de az çok kural tabanlıydı. Bu durum daha çok Türkiye açısından değişmiş olsa da bence iki ülke açısından da değişti. İki ülkenin tutumları da daha siyasi hâle geldi.”


İsrailli kaynaklar ise Türkiye’nin hâlâ etkili bir ülke olduğunu ama tarihin yanlış tarafında durduğunu savunuyorlar. Türkiye’yi yakından izleyen İsrailli bir kaynak, İsrail-BAE normalleşme mutabakatını kastederek, “Abraham Anlaşmaları Orta Doğu’da barışı sağlama konusunda paradigmayı tümden değiştirdi. Türkiye burada arabulucu olarak katkıda bulunabilirdi ama o İran ve Hamas’la beraber” dedi.


Peki, Türkiye bu yoldan dönebilir mi? İsrailli kaynak Erdoğan’ı kastederek “Bu, RTE’nin kimyasına uygun değil. RTE için geri kalan tek şey, anlaşmayı sabote etmeye çalışmak” dedi.


2009 yılında Suriye’yi ziyaret eden dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Türkiye’yi Orta Doğu’ya açılan kapı olarak nitelemişti. Kimliğinin saklı kalması kaydıyla konuşan İsrailli kaynağa göre “Bugün Türkiye’nin Orta Doğu’ya tek kapısı Hayfa limanı üzerinden açılıyor.” Kaynak bu sözleriyle Türkiye ile İsrail arasında tüm krizlere rağmen süren ticari ilişkilere işaret ediyor. İkili ticaret, İsrail Büyükelçisi’nin Türkiye’yi terk etmesinin istendiği 2018 yılından sonra dahi artmaya devam etti. Ankara büyükelçiyi gönderme kararını, Gazze’de dökülen kan ve ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma kararı üzerine almıştı.


Ancak ekonomi cephesinde de işler değişebilir. Tel Aviv’deki Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde Türk dış politikası üzerinde uzmanlaşan kıdemli araştırmacı Gallia Lindenstrauss’a göre “İsrail için Körfez’de doğmakta olan [ticari] fırsatlar, İsrail’in Türkiye’yle olan ticari ilişkilerini ve hava bağlantılarını etkileyecek. 2019’da hem Türkiye üzerinden uçan İsrailli yolcularda hem de rekor seviyedeki ticaret hacminde gördüğümüz muazzam rakamlar muhtemelen düşecek.”


Lindenstrauss şöyle devam etti: “Doğal olarak, Abraham Anlaşmaları’nın bu konudaki etkisini gerçek anlamda ancak COVID-19 pandemisi kontrol altına alındığında değerlendirebileceğiz. Ancak İsrail’in Körfez ülkelerine yönelişinin ekonomik etkisinin olacağı şimdiden belli.” 


Lindenstrauss hâlâ tartışmaya açık bir soru olduğunu düşünüyor: Türkiye “bağımsız bir Müslüman Kardeşler eksenine” liderlik yapmaya mı devam edecek yoksa İran önderliğindeki “direniş eksenine” mi katılacak? Uzmana göre cevap ne olursa olsun “İsrail ve Körfez devletlerinin menfaati, Türkiye’yle olan husumetlerini onu [daha fazla] İran’a doğru itmeyecek seviyede tutmayı gerektiriyor.”



17.10.2020

Amberin Zaman

https://www.al-monitor.com/pulse/tr/contents/articles/originals/2020/09/turkey-uae-israel-normalization-deal-erdogan.html



14 Kasım 2020 Cumartesi

Orta Asya'nın kapısı Nahçıvan'la açıldı

 Dağlık Karabağ harekatını sona erdiren ateşkes anlaşmasının en önemli kazanımının Nahçıvan-Azerbaycan arasında koridor açılması oldu. Bu sayede Türkiye ile Orta Asya arasında jeopolitik ve jeoekonomik anlamda yeni bir dönemin başladığı belirtildi

Dağlık Karabağ'da 44 gün süren askeri harekatın ardından Rusya-Azerbaycan-Ermenistan arasında yapılan anlaşmaya göre, Azerbaycan'la Nahçıvan'ı birleştiren yeni koridor oluşturulacak. Ermenistan'ın İran sınırına yakın topraklarında açılacak koridor ile Türkiye ve Azerbaycan tam bir asır sonra ilk kez kara yolu ile birbirine bağlanacak.

Anlaşmanın 9. maddesine göre bölgenin ekonomik ve ulaşım bağlantılarındaki engeller kaldırılacak. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti ve Azerbaycan'ın batı bölgeleri arasında ulaşım ve iletişim ağları inşa edilecek.

Uluslararası Türk Akademisi Başkanı Prof. Dr. Darhan Kıdırali, Nişantaşı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney, Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan arasında varılan ateşkes anlaşması gereği açılacak olan Nahçıvan koridorunun bölgesel dengelere ve Türkiye-Orta Asya ilişkilerine etkilerini değerlendirdi.

Kıdırali, son gelişmelerin Türk dünyasının bütünlüğü açısından büyük önem arz ettiğini söyledi. Karabağ'ın işgalden kurtarılma sürecinin Türk dünyasındaki dayanışma ve iş birliğine örnek olduğuna işaret eden Kıdırali, "Dağlık Karabağ topraklarının önemli kısmı azat edilerek, tekrar Azerbaycan Cumhuriyeti’ne dönmüş oldu. Bu büyük bir kazanımdır. Nitekim Türk dünyasının haritada da birleşmesine vesile olacaktır." dedi.

Kıdırali, Nahçıvan ile kara bağlantısının 1920'de coğrafi olarak koparıldığını hatırlatarak şöyle konuştu:

"Milli Mücadele döneminde Türkiye Cumhuriyeti Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bölgenin kaderini belirleyecek anlaşma için heyetini gönderirken onlara şu sözleri söylemişti: 'Nahçıvan Türk kapısıdır. Bu hususu nazarıitibara alarak elinizden geleni yapınız.' Böylece, Atatürk’ün vizyonu 100 yıl sonra daha da net olarak anlaşılmaktadır. Nahçıvan’a koridorun açılması sadece Azerbaycan’dan Türkiye’ye uzanan koridorun meydana gelmesi değil, Doğu ile Batı arasında köprü vazifesini tekrar üstlenmesi bakımından önemlidir."

Türkiye'yi Türk cumhuriyetleriyle birbirine bağlayan tek toprak parçasının Nahçıvan olduğunu kaydeden Kıdırali, bu koridorun Orta Asya’dan Hazar üzerinden direkt Türkiye’ye ulaşımı açarak Türk dünyasının bütünleşmesini sağlayacağını vurguladı.

Prof. Dr. Darhan Kıdırali, "Ekonomi ve turizm alanlardaki ilişkiler bakımından yeni bir devrin kapısı olan Nahçıvan koridorunun açılması, Dağlık Karabağ'daki zaferin ardından ulaşım alanında da yeni kazanımlara yol açacağı aşikardır. Bu da Bakü-Tiflis-Kars güzergahına güçlü destek oluşturarak tarihi İpek Yolu’nun canlanmasına katkı sağlayacaktır" diye konuştu.

"Türkiye'nin Türk dünyası ile irtibatını sağlayacak"

Nişantaşı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney, Dağlık Karabağ'da çatışmayı sona erdiren ateşkes anlaşmasının en büyük kazanımının, Azerbaycan'ın işgal altındaki topraklarının kurtarılması ve Nahçıvan koridorunun açılması olduğunu söyledi.

Türkiye'nin Azerbaycan'a verdiği desteğin sahada sonuç verdiğini belirten Güney, "Bu gelişmeler Türkiye'nin sahada oyun kurucu ve sonuç belirleyici önemli bir aktör olduğunu da ortaya koydu. Türkiye'nin sadece Doğu Akdeniz'de, Libya'da, Suriye'de değil Kafkasya'da etkinliğini ortaya koyması bence stratejik anlamda çok önemli. Türkiye, ABD seçimleri ve pandemi krizini Azerbaycan'a verdiği destekle iyi değerlendirdi. Kendi derdine düşen Batı'yı Kafkasya'da baypas etti. ABD, Fransa ve Rusya'dan oluşan Minsk grubu gibi büyük bir gücü etkisiz hale getirdi." dedi.

Türkiye ve Azerbaycan'ın Güney Kafkasya'yı arka bahçesi olarak gören Rusya gibi bir gücü anlaşmaya razı etmesinin büyük bir başarı olduğunu vurgulayan Güney, şöyle konuştu:

"Dolayısıyla ateşkesin Rusya, Ermenistan, Türkiye ve Azerbaycan tarafından onaylanması çok önemli bir gelişmedir. Rusya bu anlaşmayla Ermenistan'a 'Buralarda benim sözüm geçer, Batı'nın değil' mesajını da vermiş oldu. Eskisi kadar olmasa bile hala dünyanın süper gücü Rusya ile Libya'da, Suriye'de karşıt pozisyonlarda yer almamıza rağmen onunla böyle bir zor bir meselede anlaşmaya varmamız Ankara diplomasisinin büyük bir başarısı ve bir dönüm noktasıdır."

Güney, Türkiye ile Azerbaycan'ın sahada ve masada elde ettiği kazanımların Nahçıvan koridorunun açılmasıyla Türk dünyasına psikolojik kazanım getirerek meseleye bambaşka bir boyut kazandırdığını dile getirdi.

Nahçıvan koridoru ile sadece Azerbaycan ile doğrudan kara bağlantısının değil, bundan daha da önemlisinin Türkiye'nin Türk dünyası ile irtibatının da sağlanacağını kaydeden Güney, "Nahçıvan koridoru ile 'Türkiye-Orta Asya hattı' kurulmuş olacak. Bu bağlamında Türkiye'nin Türk Keneşi başta olmak üzere Türk devletleriyle bugüne kadar kurmuş olduğu bütün inisiyatifler bu tarihten sonra yeni bir anlam kazanacak ve büyük bir canlanma yaşanacaktır." değerlendirmesinde bulundu.

Güney, Orta Doğu, Avrupa ve Kafkasya olarak tanımlanan üç havzadaki irtibatı Türkiye'nin sağladığını, sahada büyük bir güç ortaya koyarak Minsk grubunun bölgedeki etkinliğini de tersine çevirdiğini söyledi.

Güney, Türkiye'nin Nahçıvan koridorunun açılmasıyla bölgede yeni ittifaklar kuracağını, bunun jeopolitik ve jeoekonomik haklarını koruması açısından elini güçlendireceğini belirtti.


29 Ekim 2020 Perşembe

Ölen Mursi Değil İnsaf ve Vicdan

 “Arap Baharı” olarak nitelendirilen süreç, özeleştiri yapmak gerekirse, Türkiye’nin de yeterince okuyamadığı ve bölge ülkeleri için kâbus olarak nitelendirilebilecek bir noktaya evrildi. Tunus’ta üniversite mezunu bir seyyar satıcının kendini ateşe vermesiyle başlayan hadiseler, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika’da hızla yayıldı. Başlangıçta diktatörler döneminin sona ereceği ve demokratik rejimlerin inşa edileceği beklentisiyle heyecanla karşılanmasına rağmen, zaman ilerledikçe aslında olan bitenin kargaşa çıkarmaktan başka bir işe yaramadığı ortaya çıkınca beklentiler hüsrana dönüştü.


Devletler için tarih, hakikat aynasıdır. Mazide yaşananlar, benzeri hataların yinelenmesi durumunda tekrar eder durur. Hep altını çizdiğimiz bir hakikati yineleyelim: Sultan II. Abdülhamid, “Tekerrür eden tarih değil, hatalardır” derken bunu kastetmiştir. Bazen çok uzağa gitmeye de gerek kalmaz, yakın geçmişte olan bitenler bize ibret olması açısından yeter de artar. Fakat hafıza-i beşer maalesef nisyan ile malüldür!


2003’te Amerika’nın Irak’ı işgalinde Saddam Hüseyin heykelini balyozla deviren Iraklı Kadim Şerif Hasan el Jaburi, ülkesinin işgal sonrasındaki durumunu gözyaşları içerisinde anlatırken, “elimde olsa Saddam heykelini yeniden dikerdim” diyerek memleketinin hal-i pür melâlini arz etmiş oluyordu. Arap isyanlarıyla Libya’da, Tunus’ta, Yemen’de ve Mısır’da ortaya çıkan vaziyet hiç de iç açıcı değil. Az da olsa diğerlerine nispetle daha istikrarlı görünen Tunus için de tehlike çanları çalmaya başladı. Suriye’yi zikretmeye bile gerek yok, çünkü artık kangrene dönüşmüş bir iç savaş ülkeyi yiyip bitirdi. Yemen’de de bir insanlık dramı yaşanıyor. Mısır, krizi en az hasarla atlatan ülkeydi. Fakat darbeci General Sisi, seçimle iktidara gelen İhvan-ı Müslimîn mensuplarına, modern dönemin Firavunu dedirtecek türden muameleleri reva gördü.


Mısır’da, Nisan 2011’de Hüsnü Mübarek’in devrilmesinin ardından, İhvân-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) Hareketi 30 Nisan 2011’de Muhammed Mursi’yi kurdukları Özgürlük ve Adalet Partisi’nin başkanı seçti. 30 Haziran 2012’de yapılan seçimi kazanan partinin lideri Mursi, Mısır Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu. Ülkenin binlerce yıllık tarihinde seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olan Mursi, görevde kaldığı bir yıllık dönemde devletine ve milletine hizmet etmeye gayret etti. Karşı karşıya kaldığı uluslararası ve yerel baskılara bütün gücüyle direnmeye çalıştı. Tartışmalı olduğu iddia edilen bazı kararlarında geri çekilmesini de bildi.


Ancak, Kuzey Afrika’nın en eski medeniyetlerinden birine sahip olan Mısır’da kontrol edebilecekleri bir yönetimi iktidara getirmek isteyen ABD, bizzat Mursi tarafından görevlendirilen dönemin Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı Abdülfettah Sisi’yi teşvik ederek, tamamen meşru yollarla iktidara gelen yönetimi, askerî darbe ile alaşağı etti. İhvan mensubu yüzlerce kişinin yargılandığı davalarda verilen idam kararları tarihe kara bir leke olarak geçti. Hareketin lideri Mursi de aynı akibetten nasibini aldı. Avukatları kararı temyize götürdülerse de, şeker hastası olan altmış sekiz yaşındaki Muhammed Mursi hapihanedeki fizikî ve psikolojik işkencelere dayanamayarak, geçen ay mahkeme salonunda kalp krizi geçirip Hakk’a yürüdü.


Mısır, tarihinde ilk defa eline geçirdiği millet iradesine dayalı yönetim fırsatını, kendisini davasına adamış, mütevazi, çalışkan, sorumluluk sahibi ve ülkeyi ilerilere taşıyacak bir gönül adamı ve arkadaşlarına zulmederek, kendi ayağıyla tepmiş oldu. Mursi ile ilgili akılda kalan, mahkemelerdeki vakur duruşu, Allah’a tevekkülü ve vicdan yoksunu Mısır yönetimi için söylediği şu söz olacak: “Hücreme Kur’an-ı Kerim sokmamı engellediler! Otuz yıldan beri, Kur’an’ı ezberlediğimi ve içimde saklı tuttuğumu unuttular. Oysa sadece dokunmak istemiştim.”


Muhammed Mursi, mahkeme salonunda yirmi beş dakika can çekişti. Arkadaşları arasında doktorlar vardı, ama müdahale etmelerine izin verilmedi. Yardım etmek istediklerini defalarca haykırmalarına rağmen mahkeme salonundan çıkarıldılar. Ambulans da yarım saat sonra geldi. Gördüğü eziyetler yetmezmiş gibi, son anlarında da bile isteye ölüme terk edildi.


Mısır’da hayatını kaybeden Mursi değil, insaf ve vicdandı. Darbeci rejimin silahsız eylemciler üzerine ateş açtığı, cenazeleri tanklarla çiğnediği anda ölmüştü aslında merhamet. İhtilal mahkemelerinin verdiği kararlar ve Mursi’nin şehadeti ile perçinlenmiş oldu. Sisi yönetiminin, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’yle kimin maşası haline geldiğini söylemeye sanırım gerek yok. Ancak unutmamak lazım, zulüm adeta bir bumerang gibi döner, sahibini bulur!


ABD’nin İran Hamlesi ve Bölgemiz


Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) dillendirilmeye başlandığı günlerde, mizah dergilerinin birinde yayınlanan karikatürde, ABD Başkanı George Bush önünde bulunan dünya haritası küresini çevirerek işaret parmağıyla durduruyor ve “BOP!” diyordu. Büyük bir ironiye işaret eden bu karikatür, Donald Trump’ın iktidarıyla gerçeğe dönüştü! Amerikan yönetimi canı nereyi isterse orayı tehdit unsuru olarak ilan edip köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. Bu noktada İsrail’in taleplerini de gözardı etmemek lazım tabii ki. Özellikle içerisinde bulunduğumuz bölgede İsrail’in tercihleri Amerika’nın kararlarında belirleyici oluyor. ABD’nin son dönemde Türkiye’ye yaklaşımını da bu mahiyette değerlendirmek gerekiyor.


İran ise coğrafyanın en ilginç devletlerinden biri. Zira nükleer tesisler kurduğu ve kitle imha silahları barındırdığı iddiası, dünyanın tüm ülkeleri için İran’ı potansiyel tehdit haline getiriyor. Rusya’nın başını çektiği Şanghay İşbirliği Örgütü için de bu durum pek farklı sayılmaz. ABD, İran’ı yıllardır düşman olarak ilan ediyor. İsrail ve İran arasındaki atışmaların mazisi de çok yeni sayılmaz. Suriye iç savaşına İran’ın Rusya cephesinde dahil olması, Suriye’deki Şiîlerin güvenliğini bahane ederek rejime verdiği destek, sınır komşumuzu artık iyiden iyiye hissedilen Doğu-Batı blokları mücadelesinin öznelerinden biri durumuna düşürdü.


Barack Obama’nın başkanlığı döneminde, Mahmud Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığının ardından koltuğa Ruhani’nin oturmasıyla İran-ABD münasebetleri kısmen de olsa barışçıl bir çizgiye gelmişti. Ancak bahsettiğim temel gerekçelere Trump yönetiminin “şahin” yaklaşımı de eklenince, kriz tekrar derinleşmeye başladı. Geçtiğimiz aylarda Washington yönetimi İran’a yönelik ambargo muafiyetini kaldırdı. Türkiye’nin de dahil olduğu bazı ülkeler için bir dizi kısıtlamalara giderek ticaret yapılmasına müsaade eden bu kararın kaldırılması, İran’ın yalnızlaştırılarak bir iç savaşa zemin hazırlanması anlamına geliyordu.


Rusya, “İran’ı ikaz etmiştik” şeklindeki açıklamasından kısa bir süre sonra fikir değiştirerek Suriye meselesinde İran ve Türkiye ile birlikte hareket edeceklerini ifade etti. Okyanus ötesi ile Türkiye arasında yaşanan S-400 geriliminde de İran hamlesiyle taraf belirleyen Rusya, ABD tehdidine karşı İran’a da aynı füze savunma sistemlerinden vereceğini açıkladı. Buna “fırsattan vazife çıkarmak” da denilebilir; fakat böyle dönemlerde küresel politikadaki dengeleri değiştirecek adımlar atmak tek başına ticarî çıkarlarla açıklanamaz.


İran da tehditlere pabuç bırakmıyor. Rusya’nın desteğiyle cesaretlenen İran, ABD’nin bir insansız hava aracını düşürdü. Amerikan Başkanı Trump, önce sosyal medya hesabından “İran çok büyük hata yaptı!” diye yazdı. Bir gazetecinin “Saldıracak mısınız?” sorusunu, “Kısa süre sonra öğrenirsiniz.” şeklinde yanıtlayan ABD Başkanı, sonrasında çark ederek İran’ın İHA’yı düşürmesinin kasdî yapıldığına inanmadığını, emrin yanlışlıkla verilebileceğini ifade etti.


Rusya, Beyaz Saray’da Ortadoğu ile ilgili çizilen yol haritasını böylelikle boşa çıkarmış oluyor. Onbinlerce kilometre öteden bölgeye hükmetmeye çabalayan ABD, İsrail’in kışkırtmalarıyla büyük bir kaosun fitilini ateşleyecek. Tabii, Cumhuriyetçilerin iktidardaki ömürleri vefa ederse. İlerleyen günlerde ülke seçim sath-ı mâiline girecek. Amerikan halkı, kapılarında bekleyen ekonomik zorluklarla da yüzleşmek zorunda kalınca, Neo-Con’ların senaryoları belki boşa gitmiş olacak.


George W. Bush, Afganistan ve Irak’a girdiğinde arkasında kendisini destekleyen kitleye güveniyordu. Askerler Irak bataklığına saplanınca, peşinden ülke ekonomisi darboğaza girmeye başladı ve Amerikan halkı desteğini çekti. Böylece Bush dönemi nihayetlenmiş oldu. Trump için de aynı akıbetin vaki olcağı tahmin edilebilir. Çünkü “ben yaptım, oldu” anlayışı uluslararası ilişkilerde büyük ölçüde tutmuyor. Hele İran gibi altından ne çıkacağı kestirilemeyen bir devlet mevzu bahisse.


İngiliz Oyunu


“İngiliz oyunu” artık literatüre girmiş bir kavram. Kendisi uğraşmak yerine çoğunlukla maşa kullanmak suretiyle planlarını gerçekleştirmeye çalışan İngilizler, I. Dünya Savaşı’ndan sonra bu suretle uluslararası siyasette hep perde gerisinde olan, ancak hep kazanan devlet olarak bilinir hale geldi. 1940’lı yıllarda sömürgeleri de dahil olmak üzere dünyanın üçte ikisine hükmeden İngiltere, NATO’nun kurulmasıyla “süper güç” sıfatını ABD’ye devrederek, oyuncu değil oyun kurucu rolüne büründü. İngilizleri yaşanan savaşlardan, krizlerden, kargaşalardan uzak kalmış gibi değerlendirmek safça bir bakış açısı olur.


Suudi Arabistan’ın veliaht prensi Muhammed bin Selman (MbS), bir yıl kadar önce Amerika ve İngiltere’ye seyahatler yapmıştı. Ondan önceki aylarda da Trump, Suudi Arabistan’a gelmiş, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi liderlerle kılıç kuşanarak dünyanın sembolü bir küreye el basmışlardı. Peş peşe yaşanan bu iki vakayı biribirinden bağımsız düşünmemek gerekiyor. MbS’nin Batı’ya ziyaretleri, teknolojik ve ticarî açıdan ülkesine yatırım çekmek gerekçesiyle yapılmış gibi gösterilse de, meselenin silah alımı ve politik işbirliği olduğu açıkça görülmüştü. Suudlar; Riyad-Londra-Washington hattını kapsayan gezinin ardından Yemen’e saldırmış ve müslümanların ortak malı olan petrolden elde ettikleri gelirlerle silahlanarak mazlum müslümanları katletmişlerdi.


İngilitere’den, Kaşıkçı olayı ile ilgili Birleşmiş Milletler (BM) kararının açıklanmasından sonra hiç de şaşırtıcı olmayacak şekilde Suudi Arabistan’a silah satışının yasalara aykırı olduğu yönünde bir açıklama geldi. Ülkede faaliyet yapan “Silah Satışına Karşı Kampanya” isimli bir sivil toplum kuruluşunun temyize götürdüğü kararı üst mahkeme bozdu. Uluslararası hukuku dikkate almaksızın Suudi Arabistan’a silah satışının yapılmasını “akla ve hukuka aykırı” olarak niteledi. Böylece, İngiltere tarafından Suudi Arabistan’a yapılan silah satışının önümüzdeki günlerde durdurulacağı tahmin ediliyor.


Mazlum Yemen halkına “terör örgütleriyle mücadele” bahanesiyle saldırılmaya başlanılmasının üzerinden dört yıl geçti. Bu süre zarfında İngiltere’nin Suudlara beş milyar sterlin civarında silah satışı yaptığı ifade ediliyor. Peki, bir zamanlar yer altı kaynaklarını ele geçirmek için Ortadoğu ve Arap Yarımadası’na çöreklenen, askerî yığınaklar yapan, ajanlar gönderen İngiltere, ayağına kadar gelen bu fırsatı neden elinin tersiyle itmeyi tercih etti? Yine o meşhur söz ışığında izaha çalışalım:


Lord Palmerston’ın ifadesini bu satırlarda birkaç kez paylaşmıştık, tekrarlayalım: “İngiltere’nin dostu yahut düşmanı yok, çıkarları vardır!” Hal böyle olunca İngilizler’in MbS ile dostluk kuracağı pek de ihtimal dâhilinde görünmüyor. Cemal Kaşıkçı cinayetinin MbS’in adamları tarafından işlendiğine dair kanaatin BM’de de kabul edilmiş olması, İngilizleri kendi vatandaşı olan bir gazeteciyi hunharca katletmiş kişilerle aynı karede görünmekten alıkoydu. Diğer taraftan İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma (Brexit) tartışmaları beraberinde ekonomik kriz ihtimalini de gündeme taşıdığı için İngiltere bu kadar yağlı bir gelir kapısını hepten görmezden de gelemez. Tabiatıyla ilerleyen zaman diliminde Suudi Arabistan’la İngiltere’nin jandarması ABD’nin daha sıcak temas kuracağını şimdiden söyleyebiliriz.


Unutulmaması gereken hakikat ise şudur: Amerika ve İngiltere “kullan, at” stratejisini siyasî tarihte en iyi uygulayan devletler. İngiltere dün Irak’ta Faysal’ı, Amerika Saddam’ı nasıl kullanıp, işi bittiğinde tarihin çöplüğüne gönderdiyse, MbS ve Suud ailesi için de böyle bir son kaçınılmaz gibi görünüyor. Allah, müslümanları zalimlerin ve müslüman suretine bürünmüş işbirlikçilerin şerrinden muhafaza eylesin.


Alıntı:

http://semerkanddergisi.com/dunya-hali-7



28 Ekim 2020 Çarşamba

Amerikan Rüzgârı Kasırgaya mı Dönüşecek?

 “Kelebek etkisi” teorisi, 1972 yılında Amerikalı meteorolog Edward Luiz tarafından ortaya atıldı. Buna göre, Afrika’da kanat çırpan bir kelebek, Amerika’da fırtınaya sebep olabilir. Bundan tam kırk yedi yıl önce, hava durumundaki dönüşümü açıklamak için öne sürülen bu teori, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) yönetimi tarafından öylesine kanıksanmış durumda ki, dünyanın herhangi bir yerinde fırtına çıkarmak istediğinde küçük bir rüzgâr oluşturmaktan başka şey yapmıyor. Hatırlayın, yakın zaman önce de küçük müdahalelerle Türkiye’de kasırga etkisi meydana getirmeye çalışmış ancak başarılı olamamıştı. Birileri tarafından komplo teorisi olduğu söylense de 2011’den bu yana karşı karşıya kaldığımız tehditleri, sivil ve askerî darbe girişimlerini, ekonomik baskıları ve toplumsal krizleri ABD’den bağımsız düşünemeyiz, düşünmemeliyiz. Keza, Suriye krizinin aktörlerinden olduğunu; Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve -tabii ki- İsrail’e destek vererek bölgeyi kontrol altında tutmaya çalıştığını da unutmayalım. Dolayısıyla, kelebek etkisi Ortadoğu’nun tamamında geçerli.


Doğu’nun yükselen gücü Çin, uluslararası ticaretteki girişimlerle küresel siyasette de son dönemin en önemli aktörlerinden biri haline geldi. Tarihî süreç değerlendirildiğinde, ekonomik anlamda güçlü olmaya başlayan devletlerin hegemonik manada da önlemez yükseliş elde ettiği görülür. I. Dünya Savaşı sonrasında yer kürenin en kıymetli zenginliklerine sahip ülkelerini sömürgesi haline getiren İngiltere, “üzerinde güneşin batmadığı imparatorluk” olarak nitelendirilmişti. II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın en önemli gayesi, sömürge toprakları ele geçirerek dünyanın en güçlü devleti haline gelmekti. Avrupa’yı kasıp kavuran Hitler’in ordusu şayet Sovyetler Birliği’ni alt edebilseydi, bugün ABD’nin üstlendiği rolde Almanya olabilirdi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra da ABD, ekonomik anlamda güçlenerek ve asıl oyun kurucu olan İngiltere tarafından ön plana çıkarılarak SSCB ile birlikte dünyanın iki önemli devletinden biri olmuştu. Soğuk Savaş’ın nihayete ermesiyle de yaklaşık yirmi sekiz yıldan bu yana “tek büyük güç” olarak uluslararası siyaseti yönlendiriyor.


Çin Halk Cumhuriyeti de, 9 milyon 500 bin küsur kilometrekare toprağı ve 1 milyar 400 milyona yaklaşan nüfusuyla komünal ekonomi düzeninden vazgeçip dünyaya açılmaya başlamasının ardından ABD için büyük bir rakip ve tehdit unsuru haline geldi. Çin’in ticareti Batı’ya kaydırması, ABD’nin pazar olarak gördüğü coğrafyalara yaptığı büyük açılım, Afrika’da bile girişimlerde bulunması, Washington yönetimini rahatsız etti. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla fiilî olarak sona eren Amerika-Sovyetler Birliği mücadelesinin bir benzeri bugün ABD ile Çin arasında yaşanıyor.


“Ticaret savaşı” olarak adlandırılan bu yeni rekabet atmosferinde, Donald Trump öncelikle Çin mallarına yeni vergiler uygulayacağını açıklamıştı. Çin yönetimi de buna karşılık olarak ABD’den tarım ürünü almayacağını duyurdu ve resmî para birimi olan Yuan’ın değerini son yılların en düşük seviyesine çekerek, ABD’nin ticaret alanını sınırlı bir çerçeveye çekmeyi amaçladı. Bu çatışma, yalnızca iki devlete değil, uluslararası ticarette durgunluğa sebep olarak dünyanın tamamına tesir ediyor.


Amerikan Neo-Conları, hiç şüphe yok ki Çin’in restini masada görmekle kalmıyor, araziyi de karıştırarak rakibine diz çöktürmeye çalışıyor. Çin Halk Cumhuriyeti’nin Güneydoğusu’nda bulunan Hong Kong özerk bölgesi tam da bu tartışmaların gündemde olduğu bir dönemde karıştı. Bölgede suçluların iadesi yasasına yönelik tepkiler üç ay gibi bir sürede toplumsal krize dönüştü. Çin ordusu Hong Kong’a sınır olan Şenzen’e askerî yığınak yaptı. Müdahalenin an meselesi olduğu ifade ediliyor. ABD Başkanı Trump da onbinlerce kilometre öteden “Başkan Şi, halkı tarafından çok saygı duyulan büyük bir lider. Hiç şüphem yok ki Hong Kong sorununu hızlı ve insanî bir şekilde çözmek isterse bunu yapabilir. Bu konuda bir görüşme yapalım mı?” cümleleriyle “nasihat” ederken diğer taraftan, “Çin elbette bir anlaşma yapmak istiyor. Ama önce Hong Kong ile insanî bir şekilde ilgilensinler!” ifadeleriyle de açıktan tehdit ediyor!


Hong Kong’un 1898’de İngiltere ile Çin arasında varılan mutabakatla 99 yıllığına İngiltere’ye kiralandığını, 1997’de de yeniden Çin’e devredildiğini ve 2047’ye kadar yalnızca dış politika ve savunma gibi alanlarda Çin’e bağlı kalarak, idarî bağımsızlığını koruma hakkına sahip olduğunu; yani Uzakdoğu’da İngiltere’nin, dolayısıyla ABD’nin uydusu vazifesini üstlendiğini hatırlatarak şunu söyleyelim:


ABD, İngiltere’den devraldığı yüzlerce yıllık kolonicilik mirasıyla kaç bin kilometre ötede olursa olsun, istediği devletin başını derhal belaya sokabiliyor. CNN’in Hong Kong’lular için yayınladığı “sokağa çıkma rehberi” eylemlerin merkezinin Washington olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum gücü kaybetmenin paniği olarak da yorumlanabilir. Elbette ABD ilelebet dünyanın tek hâkimi olarak kalmayacak. Her ne kadar Amerikan rüzgârı her yerde -şimdilik- kasırga etkisi oluştursa da söz konusu panik havası, önümüzdeki günlerin ekonomik ve dolayısıyla politik olarak ABD için pek çok sıkıntıya gebe olacağını gösteriyor.


Alıntı:

http://semerkanddergisi.com/dunya-hali-10/



7 Ekim 2020 Çarşamba

Eski AKP milletvekili Burhan Kuzu: Bana Zindaşti’yi Aliye Uzun getirdi

 Eski AKP milletvekili Burhan Kuzu, Sözcü’ye konuştu: İranlı uyuşturucu baronu Zindaşti’yi kendisiyle tanıştıran kişinin AKP Beşiktaş İlçe Teşkilatı üyesi Aliye Uzun olduğunu söyleyen Kuzu, “Seçimde kadın kollarında çalışıyordu. Orada tanıdım” dedi.

Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Üyesi ve eski AKP İstanbul Milletvekili Burhan Kuzu, SÖZCÜ'ye konuştu. Kuzu, İranlı uyuşturucu kaçakçısı Naci Şerifi Zindaşti ile kendisini tanıştıran kişinin AKP Beşiktaş İlçe Örgütü üyesi Aliye Uzun olduğunu açıkladı. Zindaşti ise ifadesinde,  kendisine Türk vatandaşlığı alması karşılığında Uzun'un işlemleri başlatmak için 150 bin TL, ayrıca 500 bin TL daha istediğini söyledi.

İşte, Burhan Kuzu'nun açıklamaları…

– Zindaşti'yi sizinle kim tanıştırdı?

Zindaşti'yi bana “Naci Şerifi” diye getirdiler. Sonradan anladık, Zindaşti olduğunu.

– Kim getirdi?

Aliye (Uzun) Hanım getirdi. (AK Parti) Beşiktaş Teşkilatı'ndan.

– Ne diye getirdi?

İşadamı diye getirdi. Nusret'te oturuyorlarmış. Ben de vardım. Bir çay içtik. Hem de Nusret'in en görünen yerinde. “Ne istiyorsun benden?” dedim. “İranlıyım. Annem Hakkarili. Yarı Türküm. Mali durumum iyi, Türkiye'ye yatırım yapacağım. Vatandaş olunca daha kolay oluyor” dedi. “Hay hay, sen yap müracaatını” dedim. Ben milletvekiliyim o zaman. Bizim işimiz, yatırımcıya destek olmak. Neyse, yaptı müracaatını, aradım Vatandaşlık Genel Müdürünü. Müdür bir ay sonra döndü. “Hocam, İranlının dosyası sıkıntılı, ne diyorsun?” dedi. “Aman, kalsın verme” dedim. Onu söyleyen benim. “Sakın verme!” dedim. Sen “Devlet vermedi” diye yazmışsın. Engelleyen benim. Israr etmedim üstelik. Tam aksine, “Vermeyin” diye ısrarla söyledim. “Sakın” kelimesini kullandım. Hâlâ da alamadı. Dolayısıyla, gördüğünüz fotoğraf, işte o fotoğraf.



AKP'li Kuzu'nun Zindaşti ve Aliye Uzun'la fotoğrafları ortaya çıkmıştı.

– Aliye Uzun'u AKP Beşiktaş İlçe Örgütü'nden mi tanıyorsunuz?

Tabi tabi, oradan tanıyorum. Orada görevliydi. Seçim döneminde kendisi orada çalışıyordu.

– Bu kadın Zindaşti İddianamesi'nde farklı tanımda geçiyor.

Valla onu bilmiyorum şimdi, günahını almayayım.

– Uzun'dan kaynaklı Zindaşti'nin karıştığı silahlı saldırıdan bahsediliyor.

Olmuştur, bilmiyorum. Benim dışımda olan şeyler.

– Zindaşti ile bir kere mi görüştünüz?

Yüz yüze bir kere görüştük. Telefonla, kızı öldürülmüştü, başsağlığı verdim. Benim de kardeşim ölmüştü. O aradı.

– Zindaşti tutuklanınca hakimleri neden aradınız?

Zindaşti ile görüşerek aramadım. Avukat geldi, İlker Dağlı. İlker benim öğrencimdir hukuk fakültesinden. Zindaşti ile alakalı olarak “Dokuz aydır tutuklu, dava da açılmıyor” dedi. Hakimi aradım, “Ne olacak, böyle bir durum var” dedim. “Hocam, bakıyoruz” dedi. Ben Naci Şerifi diye biliyordum. Ne zaman ki çıktı kaçtı, o zaman gazetelerden öğrendik, baronluk bilmem ne…

– Hakimler sizin tarafınızdan baskı altına alındıklarını söylüyor.

Söylüyor işte ama, hakim rüşvetten yargılanıyor. Başka bir hat vardı belki de.

– Diyorlar ki, Kuzu tarafından baskı altına alındık.

Kocaman adamlar baskı altına alınır mı yani? Mahkeme neye karar verirse bakacağız. Ben baskı altına almadım. Ben ne konuşacağımı bilirim.

– Hakimleri Cumhurbaşkanlığının telefonundan aramışsınız.

Ben aradığım zaman milletvekili değilim. Vekilliğimin bittiği döneme denk geliyor. 2018'in Ekim ayına. Ortada ne nüfuz var, ne bir şey var.

– Zindaşti kaçtı. Bir pişmanlığınız var mı?

Sevgili kardeşim, kaçırmasalardı. Kaçıran ben miyim? Çıkmasına ben sebep olmadım ki, pişmanlığım olsun. Netice itibariyle devletin polisi var. Dışarıya çıkmışsa, hakimin biri çıkarmaya karar vermiş, öteki de tutukluluğun devamına… Buna rağmen 2-3 saatte kaçmış. Önceden bir hazırlığı olmadan kaçabilir mi bu adam? Nasıl kaçmış?

– Kimin sorumluluğu var?

Bilemem ben.

– Böyle bir ilişki ağı içinde olmaktan rahatsız mısınız?

Elbette canım, benim bilerek içinde olduğum, tercih ettiğim bir ilişki değil bu. Neticede siyaset öyle bir zor ki, başka şeye benzemez. Akşama kadar yüzlerce insanla fotoğraf çektirirsin, adam elini omzuna atar, “Çek” diyemezsin. Ne yapacaksın? Siyasetin faturası diyelim.

UZUN, ZİNDAŞTİ’DEN PARA ALMIŞ
Aliye Uzun'un adı 29 Eylül'de çıkan Zindaşti İddianamesi'nde geçiyor. Bu iddianameye göre Zindaşti, 29 Mart 2016'da alınan ifadesinde, Uzun hakkında şunları söyledi: “Aliye'yi aradım. 6-7 kız için kız başına 500 Euro'dan anlaştık. Aliye kızlarla birlikte daireme geldi. Misafirler Aliye'nin getirdiği kızları seçip odalarına geçti. Ben Aliye ile ilişkiye girdim.” Zindaşti, Uzun'un “AKP Kadın Kolları üyesiyim. Çevrem var. Sana vatandaşlık alabilirim” dediğini savunarak, şöyle devam etti: “Bunu başarırsa kendisine Range Rover marka cip alabileceğini ifade ettim. Aliye ise 500 bin TL istedi. İşlemleri başlatmak için 150.000 TL talep etti. Aliye's isimli dergisini 100 bin TL harcayarak bastırmasına yardımcı oldum.” Uzun'un sosyal medyada Zindaşti ile fotoğrafını paylaşması üzerine tartışma büyüdü. Kavgaya işadamı Ömer Erdal Akkartal karıştı. İddiaya göre Zindaşti, 25 Mart 2016'da telefonla küfürleştiği Akkartal'ın Sarıyer'deki evinin önünde silahla ateş etti.

Alıntı:

Zindaşti için ağırlaştırılmış müebbet istendi, Burhan Kuzu'nun da adı geçiyor 


Uyuşturucu Baronuyla Burhan Kuzu ilişkisinde AKP'li kadın parmağı



30 Mayıs 2020 Cumartesi

Dışişleri Bakanlığı'ndan Yunanistan'a: Komplekslerinizden arının!

Dışişleri Bakanlığı'nın açıklamasında, "Başkentinde cami bulunmayan tek Avrupa ülkesi olan Yunanistan’ın Ayasofya’da Kur'an-ı Kerim okunmasından rahatsız olması bu ülkenin içinde bulunduğu psikolojinin anlaşılması açısından ibretliktir" denildi
Ayasofya'da Fetih Suresi'nin okunmasına ilişkin Yunanistan makamlarından gelen tepkiye Dışişleri Bakanlığı aynı sertlikte bir açıklamayla karşılık verdi. "Tarihi komplekslerinizden arının" ifadeleri yer alan açıklamada Ayasofya'nın içerisinde Kur'an-ı Kerim okunmasından Yunanistan'ın rahatsız olmasına tepki gösterilerek başkent Atina'da cami bulunmadığı hatırlatıldı.

Resmi açıklamanın detayları ise şu şekilde:

"Ayasofya’da her Kur’an-ı Kerim okunmasından sonra Yunanistan beyhude ve hiçbir sonucu olmayacak açıklamalar yapmaya devam etmektedir.

Avrupa’da minarelerden ezanların yükseldiği ve karşılıklı saygı ilkesinin öneminin anlaşıldığı bir dönemde, başkentinde cami bulunmayan tek Avrupa ülkesi olan Yunanistan’ın Ayasofya’da Kur'an-ı Kerim okunmasından rahatsız olması bu ülkenin içinde bulunduğu psikolojinin anlaşılması açısından ibretliktir.

Kovid-19 salgınını bahane ederek Batı Trakya’da yüzyıllardır okunan ezanı susturmaya yeltenen çevrelerin çabaları hala hafızalarda tazedir.

Türkiye, Ayasofya’nın ne dünya çapındaki abidevi niteliğine, ne de 1972 UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme’ye aykırı hareket etmiştir. Türkiye’nin bir miras unsuru olan İstanbul Tarihi Alanları’na gösterdiği titizlik ve özen sayesinde bu eserler bugünün nesillerine ulaşmıştır.

Ayasofya, Türkiye’nin ve insanlığın önemli bir değeri olarak kalacak ve korunmaya devam edilecektir. Yunanistan’ı tarihsel komplekslerinden arınmaya davet ediyoruz."

Yunanistan Ayasofya'da Kur'an-ı Kerim okunmasını sindiremedi

Ayasofya'da Kur'an-ı Kerim'in okunacağının ilk açıklandığı andan itibaren Yunanistan medyasında çok büyük bir yankı uyandırmıştı. Yunanistan Hükümet Sözcüsü Telios Petsas, Ayasofya'daki etkinliklere ilişkin yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullanmıştı:

"Ankara'nın Ayasofya'da yapmaya hazırlandığı etkinlik rahatsız edici ve kınanmayı hak eden bir konu. Çünkü Ayasofya dünya kültür mirasına ait bir müze olarak kabul ediliyor ve şu anda başka amaçlarla kullanılıyor. Bir meydan okuma olan bu durumu takip ediyoruz. Ancak her zaman uluslararası hukuka dayanan iyi komşuluk ilişkilerini öne çıkaracağız"

27 Mayıs 2020 Çarşamba

MHP'nin 51 yıllık tarihinde bir ilk: 27 Mayıs eleştirildi

Saymaz, "Türkeş’in liderlerinden biri olduğu 27 Mayıs darbesi, ilk kez eleştirildi, MHP, 27 Mayıs'ın yıl dönümünde hiç açıklama yapmamıştı" paylaşımında bulundu
Gazeteci İsmail Saymaz, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin 27 Mayıs darbesinin 60. yılında ismi Demokrasi ve Özgürlükler Adası olarak değiştirilen Yassıada'nın açılışında konuşma yapmasına ilişkin, "Türkeş’in liderlerinden biri olduğu 27 Mayıs darbesi, ilk kez eleştirildi, MHP, 27 Mayıs'ın yıl dönümünde hiç açıklama yapmamıştı" dedi. 

Demokrasi ve Özgürlükler Adası'nın açılışını Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte MHP lideri Devlet Bahçeli yaptı.  

27 Mayıs darbesinin yıl dönümünde, adanın açılışında konuşan Bahçe'nin sözlerini Twitter hesabından paylaşan Saymaz,  "MHP 51 yıllık tarihinde bir ilke imza attı. Türkeş’in liderlerinden biri olduğu 27 Mayıs darbesi, ilk kez eleştirildi. MHP bugüne dek 27 Mayıs’ın yıldönümünde hiç açıklama yapmamıştı" diye yazdı. 


Alpaslan Türkeş 27 Mayıs askeri darbe bildirisini okurken


Erdoğan da Türkeş'i andı

Erdoğan, MHP'nin kurucusu Alparslan Türkeş'i de andığı konuşmasında,"Sürgüne gönderilen Hindistan'dan idam kararlarının hukuki ve meşru olmadığını belirterek trajediyi engellemek için çırpınan merhum Alparslan Türkeş'i de yad ediyorum" ifadelerini kullandı. 

27 Mayıs 1960 sabahı darbe bildirisini radyodan okuyan kişi, yıllar sonra MHP’yi kuracak olan Albay Alpaslan Türkeş’ti.



16 Mayıs 2020 Cumartesi

Dubai merkezli iki şirketten Hafter'e paralı asker

BMGK Libya Yaptırım Komitesi, Dubai merkezli iki şirketin, Libya'nın doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter'in Trablus'u ele geçirmesine destek olmak için ülkeye kısa süreliğine Batılı paralı askerler gönderdiğini bildirdi.

ABD merkezli yayın organı Bloomberg'in ulaştığı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) Libya Yaptırım Komitesinin gizli raporunda, yabancı paralı askerlerin Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki (BAE) serbest bölgelerde kayıtlı ''Lancaster 6 DMCC'' ve ''Opus Capital Asset Limited FZE'' şirketleriyle bağlantılı oldukları belirtildi.

Paralı askerlerin Haziran 2019'da iyi finanse edilen özel askeri şirket adına Hafter'e destek için Libya'ya gittikleri ifade edilen raporda, raporun içeriği hakkında konuşan ve isminin açıklanmasını istemeyen iki diplomat ise ''Opus'' ve ''Lancaster 6'' şirketlerinin Hafter güçlerini helikopter, insansız hava aracı ve siber yollarla desteklediğini söyledi.

Diplomatlar, raporda bahsedilen Batılı paralı askerlerin, BM tarafından tanınan, ''Türkiye'nin destek verdiği Libya hükümetine silah sevkiyatını sofistike operasyonla helikopter ve botlarla durdurmayı vadettiklerini'' belirtti.

Güney Afrika vatandaşı Steve Lodge liderliğindeki yaklaşık 20 kişilik ekibin Haziran 2019'un sonlarında Libya'ya geldiği ve birkaç gün sonra aniden botlarla Malta'ya gittiğine dikkati çekilen raporda, BM uzmanlarının bu ani çekilmenin nedenini belirleyemediği kaydedildi.

Batılı paralı askerlerle ilgili bilgiye de yer verilen haberde, ''Lancaster 6'' nın Avustralyalı eski hava kuvvetleri pilotu Christiaan Durrant tarafından yönetildiği belirtildi.

Libya'ya 6 eski askeri helikopter gönderildiği ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin Hafter'e gizli hava köprüsü yoluyla silah temin ettiği bildirilen raporda, ocak ayı başlarında silah taşındığı iddiaları üzerine BM uzmanlarının en az 37 uçuşa dair soruşturma yürüttüğü bilgisi paylaşıldı.

Raporla ilgili bilgi veren diplomatlar, söz konusu uçuşların askeri teçhizatın teslimatını gizlemek için BAE, Kazakistan ve İngiliz Virgin Adaları'na kayıtlı karmaşık şirket ağı tarafından gerçekleştirildiğini ifade etti.

Libya'da 2011'de devrik lider Muammer Kaddafi'nin öldürülmesinden bu yana devam eden iç savaş nedeniyle meşruiyet krizi yaşanıyor.

Uluslararası tanınırlığa sahip Libya hükümeti birlikleri ile Hafter'e bağlı güçler arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyor.

Carlos'un kaçışında paralar havada uçuşmuş

Japonya’da ev hapsinde tutulan Nissan’ın eski CEO’su Carlos Ghosn’un İstanbul üzerinden Lübnan’a kaçışıyla ilgili 7 kişi hakkında hazırlanan iddianame kabul edildi.
Nissan’ın eski CEO’su Carlos Ghosn’un İstanbul üzerinden Lübnan’a kaçışıyla ilgili 7 kişi hakkında hazırlanan iddianamede kaçışta büyük rolü olan MNG Jet’in Ticaret Müdürü Okan Kösemen’in hesabına gelen 216 bin 800 Euro ve 66 bin 900 dolar ile bir arkadaşına attığı mesajda “ballı iş” yazması dikkat çekti.

Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan 19 sayfalık iddianamede MNG Jet’in Ticaret Müdürü Okan Kösemen (48), pilotlar Bahri Kutlu Sömek (51), Noyan Pasin (52), Özgü Bilge Bayram (51), Serhat Kahvecioğlu (49)  tutuklu, hostesler Nesrin A. (30) ve Serpil K. (44) ise tutuksuz yer buldu. Nissan’ın eski CEO’su Carlos Ghosn’u taşıyan uçağın 30 Aralık 2019’da saat 05.21’de Atatürk Havalimanı’na indiği belirtilen iddianamede, Ghosn’un saklanarak Osaka Havalimanı’na kaçak olarak geçiş yaptığı, İstanbul’a büyük bir müzik kutusu içerisinde yine kaçak olarak getirildiği ifade edildi.

WHATSAPP MESAJLARI

Burcu Purtul Uçar'ın Hürriyet'teki haberine göre telefonu incelenen sanık Noyan Pasin’in uçuşların her aşamasında Kösemen’e WhatsApp’tan bilgi verdiği belirlendi. Sanık Nesrin A.’nın, 30 Aralık 2019’da Özgür Kaplan’la görüştüğü, Kösemen ile gizli bir yolcuyu götürdüklerini ifade ettiğini ve söz konusu şahsın Nicolas Mezsaroz olduğunun ifade edildiği aktarıldı. Nesrin A.’nın yazışmasında Mezsaroz’un Kösemen’e bir şeyler verdiğini, polislere uçaktan başka yolcu olduğunu söylemediklerini mesaj yoluyla yazdığı belirtildi.

Yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya kalan Ghosn, Kasım 2018’de tutuklanmış, sonra kefaletle serbest bırakılmıştı. Ghosn, Mart 2019’da ev hapsine alınmıştı. 

‘EMANET ARKADA KALSIN’

Kösemen’in telefonunda ise Bahri Kutlu Sömek ile yaptığı görüşmede Sömek’in yolcuların uçağa geldiği ve bagaj bekledikleri bilgisini verdiği kaydedildi. Kösemen’in de bu mesaja gülücük emojisi “:))” yaparak “Emanet arkada kalsın inişte ben uçağı karşılayacağım” diye karşılık verdiği aktarıldı. Kösemen’in Vaner Usa’ya Beyrut’a iş için gideceğini söylediği ve ardından da “Ballı iş yani:))” mesajını attığı 19 sayfalık iddianamede yer aldı

BİNLERCE EURO VE DOLAR

Kösemen’in banka hesabının incelendiğinde 16 Ekim 2019 ile 26 Aralık 2019 tarihleri arasında, 11 ayrı nakit işlemde toplam 216 bin 800 Euro ve 66 bin 990 dolar nakit para girişi yapıldığı tespit edildi. Kösemen bu, paranın uçuşlardan kaynaklanan primler olduğunu, fakat bu primlerin çalıştığı şirket tarafından verilmediğini, aracı olan firmalar tarafından kendisine gönderildiğini iddia etti.

İddianamede Ghosn’un Türkiye’ye kaçak sokulduğu ve aynı yollarla Beyrut’a götürüldüğü, sanıkların bunun karşılığında da yüklü miktarda menfaat temin ettiği aktarıldı. Hostes Serpil K. ve Nesrin A. hakkında “Suçu bildirmeme” suçundan 1 yıla kadar hapis cezası istendi. Diğer tutuklu sanıklar Okan Kösemen, Serhat Kahvecioğlu, Özgü Bilge Bayram, Bahri Kutlu Sömek ve Noyan Pasin’in “Göçmen kaçakçılığı”ndan 3 yıldan 8 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılması talep edildi. İddianamenin ilk duruşması, 3 Temmuz’da görülecek. 

İŞİN İÇİNDE CIA VAR DEDİ

MNG Jet’in Ticaret Müdürü Okan Kösemen ifadesinde Nicholas Meszaros isimli şahısla normal bir uçuş için anlaştığını, fakat Meszaros’un uçuş sırasında kendisini arayarak Carlos Ghosn’u kaçırdıklarını söylediğini iddia etti. Kösemen’in ifadesinde “Bunu öğrenince çok kızdım. Anlaşmamızda böyle bir şahsın kaçırılmasının söz konusu olmadığını söyledim. Kendisi bana bu işin içinde CIA ve gizli örgütlerin olduğunu söyledi. Böyle bir olaya iştirak etmek istemediğimi söylediğimde beni ailem ve çocuklarımla tehdit ettiler” dediği belirtildi.

8 Mayıs 2020 Cuma

Alaattin Çakıcı ve Sedat Peker barıştı

Sözcü yazarı Saygı Öztürk bugünkü yazısında aralarında husumet bulunduğu belirtilen Alaattin Çakıcı ve Sedat Peker’i ele aldı. Öztürk, iki ismin telefonda görüşerek aradaki problemleri çözdüğünü iddia etti. İşte Saygı Öztürk’ün yazısının ilgili bölümü:
Organize suç örgütlerine karşı devlet mücadele kararı almıştı. Dönemin Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Halil Tuğ, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi Başkanı Emin Arslan, İstihbarat Dairesi Başkanı Sabri Uzun bunun için bir proje hazırladı. Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican, projeyi onayladı. İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu “Her türlü desteği verdi” ve büyük operasyonun alt yapısı tamamlandı. Operasyonlardan sonuç alabilmek için bazı ülkelerin emniyet birimleriyle yakın ilişki kurulmuştu. Sabırlı takip ve iş birliği sonuç vermeye başladı. “Baba” olarak bilinen Kürşat Yılmaz Bulgaristan'da, Alaattin Çakıcı Fransa'da yakalandı. Romanya'da yaşayan Sedat Peker, Türkiye'ye dönüp teslim oldu. Sedat Şahin Almanya'da, Ayvaz Korkmaz Ukrayna'da ele geçirilmişti. Yurt içinde de önemli isimler yakalandı.

ÇAKICI'NIN PEŞİNDE

Sadettin Tantan'ın bakanlığı döneminde de operasyonlar “Projeli çalışma” yani olayın içine suç konusuyla ilgili bakanlıkların temsilcilerini de katıyordu. Alaattin Çakıcı'nın yakalanmasına büyük önem veriliyordu. Bunun için planlı bir çalışma yapıldı. Çakıcı, aldığı önlemlerle çalışmaları boşa çıkarıyordu ama polis de nefes kesen takibe devam ediyordu.

Çakıcı, 17 Ağustos 1998'de Fransa'nın Nice kentinde, kadın arkadaşıyla otelden çıkarken yakalandı. 13 Aralık 1999'da Türkiye'ye getirildi. Ancak, verilen hapis cezaları, Fransa'nın şartlı iade etmesi nedeniyle, Çakıcı'nın cezaevinde kaldığı süre de dikkate alındı ve serbest kaldı.

HAZİRAN 2022'DE TAHLİYE

Hakkında yürütülen bir soruşturmadan ceza aldı. Yakalama kararı çıkarıldığında Çakıcı 3 Mayıs 2004'te yurt dışına kaçtı. Yakalanması için yine büyük çabalar gösterildi. 14 Temmuz'da bu kez Avusturya'nın Graz kentinde otobanda yakalandı. Yakalanması öyle kolay olmadı. Çakıcı içinde bulunduğu otomobile ünlü WEGA timlerince nişan alınarak ateş edildi. Çakıcı ve aracı kullanan Necip İleli ölümden döndü. Kısa süre sonra Türkiye'ye iade edildi. Çakıcı, 2004 yılından bu yana cezaevindeydi. “Örgüt liderliği, öldürmeye azmettirme” gibi suçlarından mahkumiyeti 26 Mayıs 2018'de bitti. Cumhurbaşkanına hakaret, cezaevinde basit yaralama suçlarından mahkum olduğu cezaları çekiyordu. Eğer İnfaz Yasası çıkarılmamış olsaydı Çakıcı'nın mahkumiyeti 2022 yılının Haziran ayında bitecek ve tahliye edilecekti..

SEDAT PEKER'İN DURUMU

Sedat Peker hakkında, yakalama ve yurt dışına çıkış yasağı bulunmuyordu. CHP'nin bazı yöneticilerini hedef alan açıklamaları da dikkat çekiyordu. 8 ay önce Türkiye'den ayrıldı. Ne zaman döneceği konusunda yakın çevresinin de bilgisi yok. Belki yakında bir açıklama yapabileceği belirtiliyor.

Alaattin Çakıcı'nın cezaevinde bulunduğu dönemde, çok sevdiği arkadaşlarından bazıları cezaevinde öldürülmüştü. Bunun sorumlusu olarak da Sedat Peker gösteriliyordu. O yüzden, Çakıcı ile Peker'in aralarının açık olduğu belirtiliyordu. Çakıcı'nın cezaevinden çıkmasından sonra büyük çatışmaların olması bekleniyordu. Nitekim, sosyal medyada her gün buna ilişkin videolar, açıklamalar paylaşılıyordu. Sedat Peker'in yurt dışında olmasını “Çakıcı'dan kaçtı” diye yorumlayanlar oldu ama örtülü affın çıkarılıp çıkarılmayacağı 8 ay önce belli değildi. Özellikle Peker'in yayınladığı bazı videolarında isim vermese de Çakıcı'yı hedef aldığı sosyal medyada dolaşıyordu. Bu durum, Çakıcı ile Peker grupları arasında her an silahlı çatışmanın çıkacağı biçiminde yorumlanıyordu.

“DOST” DEVREYE GİRİNCE

Babaların, sözlerine itibar ettiği dostları vardır. Bunlar en kritik dönemde devreye girer, taraflarla konuşur, onları bir araya getirir ya da telefonla görüşmelerini sağlar. O kişinin devreye girmesi akacak kanı da durdurur, düşmanlığı da bitirir. Çakıcı ile Peker arasında çatışma çıkacağına ilişkin söylentiler devam ederken, “iki tarafın da dostu” olan ve ikisinin de saygı duyduğu kişinin devreye girdiğini, taraflar arasında var olan anlaşmazlığı giderdiğini öğreniyorum. Bu gelişmeyi tarafların yakın çevreleriyle konuştuğumda da doğruladılar. Bu gelişme kuşkusuz polisi de rahatlattı. Babalar dünyası ilginçtir. Doğan Kitap'tan çıkan “Son Babalar” kitabımda o dünyayı yazdım. ‘Hatırlı dost'un devreye girmesiyle Çakıcı ile Peker telefonla uzun uzun konuşup söylentilere ve geçmişte yaşananlara açıklık getirdiler. Peki Sedat Peker, Türkiye'ye ne zaman dönecek? Dönüş tarihi henüz belli değil. Ama çok da uzun sürmeyeceğini sanıyorum.

Uzun süredir aralarında bir diyalog olmadığı için özellikle bu kişilerin etrafındakilerin sağda-solda konuşmaları, büyük bir çatışmanın çıkacağı şeklinde yorumlanıyordu. Ama, ‘hatırlı dost'un devreye girmesi, tarafları bire bir konuşmasından sonra aralarında “Abi-kardeş” ilişkisinin başladığını öğreniyorum. İşte son durum böyle. Kesin olan şu ki: Çakıcı ile Peker arasında o konuşmadan sonra bir sorun kalmadı.”

31 Ocak 2020 Cuma

Dünya'nın tepki gösterdiği "anlaşma"daki Ürdün Vadisi neden önemli?

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump'ın Orta Doğu sorununa çözüm getireceğini ileri sürdüğü "Yüzyılın Anlaşması" işgal altındaki Batı Şeria'nın Ürdün Vadisi kısmının hakimiyetinin tamamen İsrail'e bırakılmasını öngörüyor.
Trump'ın planı Filistinliler tarafından kısa süre içerisinde reddedildi.

Peki ABD Başkanı'nın İsrail'e bırakılmasını istediği Ürdün Vadisi neden önemli ve nerede bulunuyor?

İsrail'in 1967'deki 6 Gün Savaşı'nın ardından işgal ettiği Batı Şeri'nın yaklaşık üçte bire yakınını oluşturan Ürdün Vadisi, şu ana kadarki tüm müzakerelerde taraflar arasındaki anlaşmazlık konularının başında yer aldı.

Zengin su kaynaklarına sahip bölge, Ürdün ile sınırı oluşturuyor.

Ölü Deniz'in kuzeyinden, Batı Şeria'nın doğusu boyunca, Ürdün sınırında uzanan ve verimli arazileri barındıran vadinin bir ucundan diğerine uzunluğu 100 kilometre civarında.

Vadinin genişliği yer yer 10 kilometreyi buluyor.

İsrailli insan hakları kuruluşu B'Tselem'e göre bölgede 65 bin Filistinlinin yanı sıra 11 bin Yahudi yerleşimci yaşıyor.

Uluslararası yasalar, Yahudi yerleşim birimlerini ve yerleşimcileri yasa dışı sayıyor.

Yine Birleşmiş Milletler'e göre işgal altındaki bölgelerdeki yerleşim birimleri yasa dışı.

İsrail yönetimi ise günden güne yeni yerleşim yerleri açıyor.

Ayrıca bu bölge askeri alan olarak da ilan edilmiş durumda.

Filistinliler on binlerce dönüm arazisini kaybedecek

İsrail'in, 'doğu sınırı' olarak gördüğü Ürdün Vadisi'ni ilhak etmesi durumunda Filistinliler on binlerce dönüm arazilerini kaybedecek.

Bağımsız kaynaklara göre Ürdün Vadisi ve Ölü Deniz'in kuzeyi, 160 bin hektarlık tarım alanını kapsıyor.

Gerek Başbakan Binyamin Netanyahu gerekse rakibi Benny Gantz, yeniden seçilmeleri halinde Ürdün Vadisi'nden vazgeçmeyeceklerini dile getiriyor.

Ancak Gantz, böylesi bir adımı "uluslararası kamuoyu ile koordineli olarak" gerçekleştireceğini belirtiyor.

İsrail yönetimi, bölgenin kendi güvenliği açısından hayati önem taşıdığını ve gelecekte kurulacak Filistin devletine devredilmeyeceğini savunuyor.

Ayrıca İsrail, vadinin batı yakasındaki arazilerin yüzde 86'sını yerleşim yerlerine tahsis etmiş durumda.

Filistin tarafı ise Ürdün Nehri boyunca uzanan hurma bahçelerinden çiftliklere, meralardan endüstriyel alanlara kadar on binlerce kişiye geçim kaynağı olan bölgenin Filistin'in vazgeçilmez parçası olduğunu dile getiriyor.

Verimli topraklara sahip Ürdün Vadisi aynı zamanda tatlı su kaynaklarının da çıkış noktası konumunda.

Filistin'in dünya ile bağı tamamen kopuyor

Ürdün Vadisi'nin ilhak edilmesi, gelecekteki Filistin devletini, Ürdün ile doğu sınırını oluşturan Ürdün Nehri'nden de tamamen ayıracak.

Bu durumda Filistin'in herhangi bir Arap ülkesi ya da İsrail'in dışında başka bir ülke ile kara sınır da kalmayacak.

1948 ve 1967 savaşlarında ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan milyonlarca Filistinlinin ülkelerine dönme ümidi bitecek.

Herhangi bir kara sınırına sahip olmayan gelecekteki Filistin devleti, ticari ve ekonomik tüm ilişkilerini İsrail'e bağımlı şekilde yürütmek zorunda kalacak.

Filistin'e ait kara parçası olan Gazze'nin (42 kilometre uzunluğunda ve 7 kilometre derinliğinde) Mısır'la kara sınırı bulunsa da Gazze Şeridi ile Batı Şeria'nın farklı noktalarda olması nedeniyle Filistin izole edilmiş durumda kalacak.

Öte yandan tamamı henüz kamuoyu ile paylaşılmayan Trump'ın 'barış planı'na göre, Ürdün Vadisi'nin yerine Filistinlilere Negev Çölü'nde arazi tahsis edilecek.

Bu durum, '48 Arapları' olarak tanımlanan, İsrail devleti kurulduğu sırada bu ülke sınırları içerisinde kalan Arapların da Filistin'e verilecek bölgeye dahil edilmeleri dolayısıyla İsrail vatandaşlığından çıkarılmalarının önünü açacak.

İsrail'in bu adımla İsrail vatandaşlığı bulunan Arap nüfusu 'eritme' planları yaptığı öne sürülüyor.

17 Ocak 2020 Cuma

Ortadoğu'yu karıştıran gizli diktatör: Bin Zayed

Forbes'ta, BAE Veliaht Prensi bin Zayed'e ilişkin yer alan makalede, "Bölgedeki demokratik eğilimli yapıları yıkmaya çalışan diktatör... Savaş suçunun önemli bir parçası" denildi
ABD'li Forbes dergisi, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed El Nahyan'ın (MBZ) Orta Doğu'daki etkisine ilişkin dikkat çekici bir makale yayımladı.

MBZ'nin, Orta Doğu'da daha güçlü etkisine rağmen Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'a (MBS) kıyasla daha az tanındığına dikkat çekilen makalede, MBZ'nin Orta Doğu'daki planlarına ilişkin çarpıcı ifadeler yer aldı.

Makalede, MBZ'nin eski ABD Başkanı Barack Obama yönetimindeki bazı üst düzey yetkililer tarafından "tehlikeli ve dürüst olmayan biri" olarak tanımladığı belirtilirken, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin ise kendisine daha müsamahalı davrandığı ifade edildi.

"MBZ SORUNUN BİR PARÇASI"

Öte yandan MBZ hakkında bazı insan hakları raporları ve yabancı diplomatların ifadelerine yer verilen makalede, MBZ'nin mutlakiyetçi tavrı ile Yemen ve Libya gibi ülkelerde sonuçlarını kontrol edemediği çatışmalara sebebiyet verdiği vurgulandı.

MBZ'nin, uyguladığı politikalarla lanse edildiği gibi "Hürmüz Boğazı ve Orda Doğu'daki istikrarsızlığa çözüm sunmadığı ve aksine sorunun parçası olduğu" belirtilirken, "MBZ, İslami radikallik ile mücadele adı altında ülkesinin askeri ve finansal kaynaklarını bölgedeki demokratik eğilimli yapıları yıkmak için kullanan bir diktatördür." ifadelerine yer verildi.

"BM DESTEKLİ TRABLUS HÜKÜMETİNE SAVAŞ AÇTI"

Öte yandan Suudi Arabistan ile işbirliği yapan MBZ'nin, "Mısır tarihinin en baskıcı lideri" olan General Abdulfettah es-Sisi'nin Cumhurbaşkanı olduğu Mısır'daki darbede rol aldığı kaydedilen makalede, aynı zamanda Libya'nın doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter'i silahlandırarak Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen Trablus hükümetine karşı savaş açtığı vurgulandı.

Bununla beraber MBZ'nin, ülkesinin Yemen'deki varlığını son zamanlarda azalttığı belirtilirken, perde arkasında ise Yemen'deki paralı savaşçılar ve ayrılıkçı guruplara verdiği askeri ve finansal destek sebebiyle bölgede yaşanan işkence, sivil ölümleri ve toplu göçler gibi insani sorunlarda başrolü oynadığına dikkat çekildi.

ABD yönetiminin esnek tavrı ve 27 milyar dolar değerindeki askeri silah satışının, BAE'nin terörizm ile mücadele adı altında bölgede takındığı "macerası ve pervasız" tavırlarına kapı araladığı ifade edilen makalede, BAE'nin siyasi ve askeri rolünün bölgede yıkım ve istikrarsızlığa yol açtığı savunuldu.

MUHALİF İSİMLERE BASKI

Öte yandan, ülke içinde oldukça karmaşık bir gözetleme ağı üzerinden kendisine muhalif isimleri tespit edip, hapse attırdığı vurgulanan MBZ'nin, aynı zamanda ülkedeki ABD, İngiltere ve diğer ülke vatandaşlarını da yakından izlettiği kaydedildi.

Ayrıca, İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün konuya ilişkin raporlarına atıfta bulunulan makalede şu ifadelere yer verildi:

"Ülke içindeki muhalif isimlere yönelik uyguladığı keyfi tutuklamaların yanı sıra, zaman zaman zoraki adam kaçırma faaliyetlerinde de bulunan BAE, ayrıca Yemen'de savaş suçu işleyen Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun düzenlediği saldırıların önemli bir parçası. BAE yönetimi, aynı zamanda tutuklulara işkence yapmak ve ülkedeki göçmen işçileri suistimal edilmekle suçlanıyor."

ABD'DE BAE LEHİNE LOBİ

BAE'nin söz konusu faaliyetlerinin ve MBZ'nin Washington'da yeteri kadar eleştiri almama sebebine de değinilen makalede, BAE'nin sadece 2018'de Washington merkezli 20 lobi firmasına 20 milyon dolar ödediğine dikkat çekildi.

Söz konusu firmaların ABD Kongresi, düşünce kuruluşları ve Amerikan medyasında BAE lehine 3 bine yakın lobi faaliyetinde bulunduğu ve ABD'deki siyasi isimlere 600 bin dolar bağış yapıldığı vurgulandı.

Libya'daki Kuloğlu Türkleri kimdir?

Libya’da Osmanlı yeniçerilerinin soyuna dayanan Kuloğlu (Köroğlu) Türkleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Libya'da yaklaşık bir milyon Kuloğlu Türkünün etnik temizlik riskiyle karşı karşıya kaldığını açıklamasının ardından tartışmaların odağına yerleşti.
Halihazırda ağırlıklı olarak Mısrata, Trablus, Zawiya, Derna ve Zliten ve Bingazi'de yaşayan Koloğlu Türkleri, 1936 nüfus sayımlarına göre yaklaşık 35 binlik bir nüfusa sahipken şu anda tam rakamları bilinemiyor.

1993-1995 yılları arasında Libya'da Trablus Büyükelçiliği yapan diplomat Uluç Özülker, Kuloğlu Türklerinin, aşiret düzeninde yaşayan ve 400’ün üzerinde aşiretin yaşadığı Libya’da prestij sahibi olan bir zümre olduğunu belirtiyor.

1949’da bağımsızlığını yeni kazanmış Libya’nın ilk başbakanı Koloğlu Türkleri’nden Sadullah Koloğlu olup, kendisinin oğlu olan Orhan Koloğlu ise 70’li yıllarda Ecevit’in Libya özel temsilciliğini yürütmüştü.

TC vatandaşlıkları da var

Kuloğlu/Koloğlu Türkleri Libya vatandaşlıklarının yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına sahip.

Büyükelçi Özülker, Kuloğlu Türklerini anlatıyor: “Libya ile Türkiye’nin tarihsel ilişkileri oldukça derinlere uzanıyor. Babam erken vefat etmişti. Cenaze için gittiğimizde mezarının hemen yanında Libyalı bir albayın mezar taşını gördüğümde çok etkilenmiştim. Öte yandan Muammer Kaddafi’yle konuştuğumda, Osmanlı ümmetinin parçası oldukları yılları tarihlerinin en üst noktası olarak nitelendirmiş, o yılları asla unutamadıklarını söylemişti. Libya’da bir Cuma günü eşimle birlikte bir dükkana girmek istemiştik, tatil olduğu için giremezsiniz demelerine rağmen bizim Türkiye’den geldiğimizi öğrendiklerinde kapıları sonuna kadar açıp bizi orada Osmanlı paşası gibi karşılamışlardı”

euronews Türkçe’ye konuşan Özülker, ayrıca, Libya’da Dışişleri Bakanlığı protokol genel müdürüyle tanışmaya gittiğinde kendisinin elinden öptüğünü ve zamanında Fizan köylerine sürgün giden akrabalarını anımsayan Libyalı diplomatın “ben sizin torununuzum” dediğini anımsıyor.

Simge olarak yaşatıldılar

Özülker, Kuloğlu Türklerinin Libya’da aşiret düzeni içerisinde yer almadıklarını, ancak saygınlıklarından ötürü Başbakanlığa kadar getirilmiş olduklarını ve simge olarak yaşatıldıklarını belirtiyor ve ekliyor:

“Onlar normal şartlarda Türk olarak adlandırılmazlar, Libyalı olarak görülürler. Ama bir yandan da çifte vatandaşlardır. Sayılarının bilinmesi çok mümkün değil. Daha ziyade Tobruk-Bingazi yöresinde yaşıyorlar. Ama büyükelçilik yaptığım dönemde “Ben Türk’üm” diye elçiliği ziyaret edenine rastlamadım.”

Türk dünyasının tarihi konusuyla ilgilenmiş olan eski Moskova Büyükelçisi Halil Akıncı ise euronews Türkçe'ye yaptığı açıklamada, Libya’daki Türklerin “Padişah’ın kulları olan yeniçerilerin oğulları” olarak görülmesinden dolayı Kuloğlu veya Koloğlu olarak adlandırıldığından söz ediyor.

“Bu topluluk Türk kökenli olan yeniçeri ve leventlerden oluşuyor; zira Osmanlı açık denizlere çıkarken savaşçı olarak başkasına güvenmiyor. Koloğulları daha sonraları ganimetten pay alıyorlar. Bir anlamda devletin berat verdiği bir korsanlık türü denebilir. Mısır dahil yakın tarihe kadar hep yönetim kadrolarında yer aldılar. Osmanlı döneminde Libya’nın yanı sıra Cezayir ve Mısır’a da gemilerle Türk kökenliler getirildi. Örneğin Mısır'daki Türkler de Kölemen olarak gelmişlerdir. İçlerinde yönetici olanlar da var, tüccarlık yapanlar da” diye açıklayan Akıncı da Koloğlu Türklerinin nüfusuna dair basına yansıyan rakamların gerçeği yansıtmadığını, zira bir kısmının Türkçeyi ve Türk kimliklerini unuttuğunu düşünüyor.

“Örneğin Bülent Ecevit’in anne tarafından akrabaları, Mareşal Fevzi Çakmak’ın akrabalarının kökenleri Libya'daki Türklere dek uzanıyor” diye ekliyor Akıncı.

"Köprünün altından deniz geçti"

Emekli Büyükelçi Akıncı’ya göre, halihazırda General Hafter’ın kontrolündeki bölgelerde yaşayan Koloğlu Türkleri her ne kadar geleneksel olarak Türkiye’ye sempatik davranan bir soydan gelmiş olsalar da “köprünün altından su değil artık deniz geçti”.

“Eski sadakat ne hale geldi bilemeyiz. O açıdan bakıldığında dünyada Türk topluluklarının olmadığı yer yok” diyor Akıncı.