30.12.2020
ABD'den Orta Doğu'da yeni bir hamle geldi. ABD, muhtemel bir İran tehdidine karşı 2 "B-52H" tipi nükleer kapasiteli bombardıman uçağını Orta Doğu'ya gönderdiğini açıkladı.
30.12.2020
ABD'den Orta Doğu'da yeni bir hamle geldi. ABD, muhtemel bir İran tehdidine karşı 2 "B-52H" tipi nükleer kapasiteli bombardıman uçağını Orta Doğu'ya gönderdiğini açıkladı.
ABD'de, Türkiye’ye CAATSA yaptırımlarının 30 gün içinde uygulanmasını talep eden 2021 Savunma Bütçesi Senato’dan geçti.
ABD Senatosu 2021 Savunma Bütçesi'ni 11'e karşı 79 oyla kabul etti.
Bütçe, daha önce de Temsilciler Meclisi’nde kabul edilmişti.
TRUMP'IN VETO KARARININ BİR ANLAMI KALMADI
Senato'dan da geçen 2021 Savunma Bütçesi, Donald Trump'ın önüne imzaya gidecek. Daha önce bütçeyi veto edeceğini beyan eden Trump'ın, Senato'nun üçte ikisinden fazla kabul oyu alan bütçeyi veto etme hakkı yasal olarak bulunsa da, Kongre tekrar toplanarak 3'te 2 çoğunlukla tasarıyı kabul edip yasalaşmasını sağlama hakkına sahip.
TASARIDA NELER VAR?
Tasarının nihai halinde, Savunma Bakanlığı (Pentagon) için 635,5 milyar doları temel bütçe, 69 milyar doları savaş fonu olarak bilinen "Denizaşırı Muhtemel Operasyonlar Fonu", 8,9 milyar doları ise tasarının yetki alanları dışındaki savunmaya ilişkin harcamalar olmak üzere 713,4 milyar dolar bütçe ayrıldı.
Bunun yanı sıra Enerji Bakanlığı bütçesi altında nükleer kapasiteye ilişkin savunma harcamaları için 26,6 milyar dolar bütçe belirlendi.
NDAA tasarısında, Çin’e karşı "Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi"nin kurulması öngörülürken, ABD’nin Pasifik bölgesindeki askeri gücünü tahkim etmek, bölgedeki ortak ve müttefiklere destek vermek üzere bu inisiyatif için Hint-Pasifik Kuvvetleri Komutanlığının bütçesine ek 2,2 milyar dolar fon ayrıldı.
RUSYA İLE ASKERİ İLİŞKİ SINIRLAMALARINI ARTIRIYOR
Tasarıda, ABD ordusunun Rus ordusu ile ilişkilerine yönelik kısıtlamalarının artırılması ve Rusya’nın Kırım’daki egemenliğini tanıyacak fiil ve faaliyetlerin yasaklanmasına ilişkin maddeler dikkati çekti.
Rusya’ya yönelik faaliyetler kapsamında, tasarı ayrıca Ukrayna’ya 75 milyonu silah olmak üzere 250 milyon dolarlık savunma yardımı yapılmasını şart koştu.
Tasarıda Avrupa Caydırıcılık İnisiyatifi için önceki bütçe yasalarında belirlenen 3,7 milyar dolarlık fonun tamamının, bu bütçe kapsamında da sağlanması istendi.
ALMANYA VE KORE'DE ASKER SAYISININ AZALTILMASINI YASAKLIYOR
ABD Başkanı Trump’ın Almanya ve Güney Kore’den asker çekme planına ilişkin ise tasarıda, gerekli şartlar teyit edilmediği sürece Güney Kore’deki asker sayısının 28 bin 500’ün altına, Almanya’daki asker sayısının ise değerlendirme süreci tamamlanmadan 34 bin 500’ün altına düşürülmesi yasaklandı.
Tasarıdaki, "ABD özel kuvvetlerinin ABD ortaklarına gayrinizami harp için destek yetkisini artırmasına" ilişkin bir madde de dikkati çekti. ABD, hibrit savaş ve gayrinizami harbe ilişkin strateji belgesini daha önce yayımlamıştı.
ABD askerlerinin, Finlandiya’daki Avrupa Hibrit Tehditlerle Mücadele İçin Eğitim Merkezinin eğitimlerine katılmasını şart koşan tasarıda, İsrail, Tayvan, Baltık ülkeleri, Hindistan, Vietnam ve Japonya’ya yapılan askeri yardımların sürdürülmesi talep edildi.
ABD Hava Kuvvetlerinin, gücünün ortalama 386 filo veya 3 bin 850 savaş uçağına ulaştırılmasını öngören tasarı, birçok savaş uçağının yanı sıra 93 F-35 uçağının alınması için yetki verdi.
Tasarıda, Türkiye’nin aldığı 6 F-35 uçağının da ABD Hava Kuvvetlerince kullanılması için gerekli yetkilendirme yapıldı.
ABD yurttaşı siyah George Floyd’un öldürülmesinden sonra yaşanan olaylarda gündeme gelen Konfederasyoncu generallerin isim ve heykellerinin kaldırılması da tasarıda yer aldı.
Tasarının ilgili maddelerinde, Konfederasyoncu generallerin isimlerinin üslerden kaldırılması için bir komisyon kurulması ve bu komisyonun 3 yıl içerisinde gerekli tavsiyeleri içeren rapor hazırlaması şartı konuldu.
TASARIDA TÜRKİYE DETAYI
Savunma bütçesi tasarısında Türkiye’ye yaptırım uygulanmasını öngören bir bölüm de yer aldı.
Tasarıda, Türkiye’nin S-400’leri teslim almasının ABD Hasımlarına Yaptırım Yoluyla Mücadele Yasası (CAATSA) kapsamında Rusya ile önemli bir işlem olarak kabul edildiği ve NDAA’nın yasalaşmasından sonra 30 gün içinde Türkiye’de S-400 alımına müdahil olanlara CAATSA yaptırımlarının uygulanması talep edildi.
Tasarıda, başkanın CAATSA kapsamında belirtilen 12 maddeden en az 5’ini uygulaması, yaptırımların "ithal edilen malları" kapsamaması istendi.
Bu mallar da "doğal ya da insan eliyle yapılmış maddeler, imal edilmiş erzak ve bunlara ilişkin denetim ekipmanı" şeklinde sıralandı.
Yaptırımların kaldırılmasının şartları ise şu şekilde belirtildi:
"Başkan yaptırım uyguladıktan sonra 1 yıl içinde Kongrenin gerekli komitelerine, Türkiye’nin veya yaptırım uygulanan kişilerin artık S-400’leri veya bunların yerine herhangi bir Rus sistemini uhdesinde bulundurmadığını, Türk topraklarında Rus hükümeti veya şirketleri adına herhangi bir Rusya vatandaşının S-400’leri çalıştırmadığını teyit ettikten sonra, Türkiye’den Türk hükümetinin veya hükümet adına başka bir tarafın S-400 veya onun yerini alabilecek bir sistemi tekrar edinmek için CAATSA’nın 231. bölümünün kapsamına girecek herhangi bir faaliyete girmeyeceğine dair taahhüt aldıktan sonra yaptırımları kaldırabilir."
Tasarının 159. bölümünde ise yasalaşmasından sonra, 15 gün içerisinde Türk şirketlerinin yerine F-35 için parça üretecek ortakların tespit edilmesi ve gerekli işlemlerin başlatılması istendi.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), ABD Hava Kuvvetlerine ait iki B-52H tipi nükleer bombardıman uçağının ikinci kez Orta Doğu üzerinden caydırıcılık amaçlı uçuş icra ettiğini açıkladı.
CENTCOM'dan yapılan açıklamada, uçuşun, ABD'nin bölgesel askeri ortaklarına bağlılığını gösterdiği kaydedildi.
Açıklamada, uçuşla ilgili ifadelerine yer verilen CENTCOM Komutanı Orgeneral Kenneth F. McKenzie, "Dünyanın öbür ucundan stratejik bombardıman uçaklarını molasız bir şekilde uçurmak ve onları birçok bölgesel ortakla kısa sürede entegre etmek bölgesel istikrar ve güvenliğe olan ortak bağlılığımızın ve yakın çalışma ilişkilerimizin bir göstergesidir." dedi.
McKenzie, uçuşların ortak ve müttefiklere güvence verdiğini, düşmanın saldırganlığını da caydırdığını belirterek, "Potansiyel düşmanlar, yeryüzünde hiçbir devletin, bir saldırıya karşı bu kadar hazır ve hızlı bir şekilde bir savaş gücünü sevk etme kabiliyetine sahip olmadığını anlamalılar." ifadelerini kullandı.
ABD, geçen haftalarda da Orta Doğu üzerinden benzer bir uçuş icra etmişti.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn’in İsrail’le yaptıkları tarihi anlaşmalar dünya çapında yankılanmaya devam ederken İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ağırlıklı ülke olan Türkiye’nin tepkileri alay ve şaşkınlıkla karşılandı.
BAE’nin İsrail’le ilişkilerini normalleştireceği haberi ağustos sonunda patladığında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Abu Dabi ile ilişkilerin askıya alınabileceğini çünkü Türkiye’nin “Filistin halkının yanında” olduğunu söyledi. Ankara, geçtiğimiz hafta aynı adımı atan Bahreyn’in de “İsrail’i Filistin’e yönelik gayri meşru uygulamalarını ve Filistin topraklarındaki işgali kalıcı hâle getirmeye yönelik girişimlerini sürdürme konusunda daha da cesaretlendireceğini” söyledi. Ardından Fas’ın hava sahasını İsrail’e yönelik sivil uçuşlara açmasını da kınadı.
ABD ve İsrail’de Türkiye’nin büyükelçisi olarak görev yapmış olan Namık Tan, “Kendi bayrak taşıyıcısı Türk Hava Yolları’nın (THY) İsrail’e günde 14 seferi varken, böyle bir kınama açıklaması yapmanın, muhataplarınızı gülümsetmekten başka bir sonuç vermeyeceği” yorumunda bulundu.
Erdoğan’ın İsrail karşıtı çıkışları onu Filistinlilerin gözünde kahraman yaptı ama Türkiye’nin milli menfaatlerine pek faydalı olmadı. Oysa İsrail ile dostluk Ankara’ya önemli kazanımlar sağlamıştı. İki ülke arasındaki sıkı askeri ve istihbari işbirliği 1990’larda doruk noktasına ulaşmış, İsrail hava kuvvetleri pilotları Türk hava sahasında eğitim uçuşları yapar hâle gelmişti. Bu işbirliği sayesinde iki ülke de bölgesel nüfuzlarını artırmıştı. Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrasında Batı nezdinde stratejik önemini korumasının bir nedeni de İsrail’le olan yakın ilişkileriydi. Washington’da ise İsrail’in en yakın Müslüman dostu olmak, Türkiye’nin hem Demokratların hem Cumhuriyetçilerin desteğini alarak güçlü Yunan ve Ermeni lobilerini alt etmesini, ayrıca kırık insan hakları karnesi nedeniyle yaptırım görmemesini sağlıyordu.
Gelinen noktada BAE Türkiye’yi bu özel konumundan etti ve bunu Erdoğan’ın yardımıyla başardı. Körfez’in bu küçük ülkesi Türkiye’nin yarasına tuz basarcasına ABD’den son teknoloji F-35 savaş uçaklarını almaya hazırlanıyor, içerideki muhalefeti acımasızca bastırması ise halının altına süpürülüyor. F-35 konsorsiyumundan çıkarılan Türkiye ise üretimine katkıda bulunduğu uçakları artık alamayacak. Bunun nedeni, Türkiye’nin, ABD uçaklarını düşürmek için tasarlanan Rus S-400 füzelerini almaktan vazgeçmemesi.
Washington merkezli düşünce kuruluşu Orta Doğu Demokrasi Projesi’nin Türkiye program koordinatörü Merve Tahiroğlu Al-Monitor’a şu değerlendirmede bulundu: “ABD’deki ana akım politika yapıcılarının bakış açısından Erdoğan’ın İsrail’e karşı husumeti ve Hamas’la yakınlığı ideolojik temelli görünüyor ve Orta Doğu’ya dönük daha kapsamlı bir İslamcı ve yıkıcı ajandanın uzantısı olarak algılanıyor. Bunun ABD’deki genel sonucu, Türkiye’nin bölgesel politikalarının mercek altına alınması ve atılan adımların Erdoğan Türkiye’sinin kapsamlı, stratejik bir yön değişikliğinin parçası olarak değerlendirilmesi oldu.”
Ankara merkezli Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı uzmanlarından Selim Koru ise şöyle konuştu: “Türkiye ile ABD arasında müttefiklik antlaşması var, dolayısıyla Türkiye’nin ABD’ye tüm Körfez monarşilerinden daha yakın olması gerekir. Ancak fiiliyatta Washington'un kapıları Türkiye’ye kapanırken, aynı kapılar Körfez monarşilerine açılıyor.”
Müşterek İran korkusu İsrail ile Körfez ülkelerini yakınlaştıran başlıca etmen olarak görülüyor. Ancak Türkiye’nin Hamas’a, Müslüman Kardeşler’in başka kollarına alenen hamilik yapması, ayrıca Suriye, Libya ve doğu Akdeniz’de giderek agresif bir tutum alması ilave nedenler olarak sayılıyor. Bu tür değerlendirmeler abartılı olabilir. İsrailli yetkililer de özel sohbetlerde anlaşmaların “Türkiye’ye karşı” olmadığını vurguluyorlar. Ne var ki Türkiye çoğu Körfez ülkesinin yanı sıra Mısır, Irak ve Suriye yönetimleriyle, aynı zamanda ABD, Fransa ve Yunanistan gibi NATO müttefikleriyle kavgalı. Türkiye’nin bölgedeki tek dostu olan Katar da İsrail’i karşısına almak istemiyor. İran ise Türkiye için ne dost ne de düşman.
Kimliğinin saklı kalmasını isteyen emekli bir Türk diplomat, giderek yalnızlaşan, ekonomisi bıçak sırtında giden ve demokrasisi tuzla buz olan Türkiye’nin artık “milyonlarca Müslümana ilham kaynağı olan yol gösterici” olmadığını üzülerek teslim ediyor.
Geriye dönüp bakıldığında, Erdoğan’ın Davos’ta Gazze’deki zulüm nedeniyle merhum İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’i azarlamasıyla başlayan ve Mavi Marmara olayıyla hız kazanan İsrail’le siyasi ilişkileri koparma süreci, Türkiye’nin daha sonra Batılı müttefikleriyle olan geleneksel ortaklıklarından yavaş yavaş uzaklaşmasının ilk işareti fişeği olarak görülebilir.
Öte yandan Selim Koru, İsrail’in de yıllardır başbakanlık koltuğunda oturan Benjamin Netanyahu yönetiminde değiştiğine dikkat çekiyor: “Türkiye ve İsrail piyasa tabanlı ekonomilerdi, uluslararası davranış biçimi açısından da ikisi de az çok kural tabanlıydı. Bu durum daha çok Türkiye açısından değişmiş olsa da bence iki ülke açısından da değişti. İki ülkenin tutumları da daha siyasi hâle geldi.”
İsrailli kaynaklar ise Türkiye’nin hâlâ etkili bir ülke olduğunu ama tarihin yanlış tarafında durduğunu savunuyorlar. Türkiye’yi yakından izleyen İsrailli bir kaynak, İsrail-BAE normalleşme mutabakatını kastederek, “Abraham Anlaşmaları Orta Doğu’da barışı sağlama konusunda paradigmayı tümden değiştirdi. Türkiye burada arabulucu olarak katkıda bulunabilirdi ama o İran ve Hamas’la beraber” dedi.
Peki, Türkiye bu yoldan dönebilir mi? İsrailli kaynak Erdoğan’ı kastederek “Bu, RTE’nin kimyasına uygun değil. RTE için geri kalan tek şey, anlaşmayı sabote etmeye çalışmak” dedi.
2009 yılında Suriye’yi ziyaret eden dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Türkiye’yi Orta Doğu’ya açılan kapı olarak nitelemişti. Kimliğinin saklı kalması kaydıyla konuşan İsrailli kaynağa göre “Bugün Türkiye’nin Orta Doğu’ya tek kapısı Hayfa limanı üzerinden açılıyor.” Kaynak bu sözleriyle Türkiye ile İsrail arasında tüm krizlere rağmen süren ticari ilişkilere işaret ediyor. İkili ticaret, İsrail Büyükelçisi’nin Türkiye’yi terk etmesinin istendiği 2018 yılından sonra dahi artmaya devam etti. Ankara büyükelçiyi gönderme kararını, Gazze’de dökülen kan ve ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma kararı üzerine almıştı.
Ancak ekonomi cephesinde de işler değişebilir. Tel Aviv’deki Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde Türk dış politikası üzerinde uzmanlaşan kıdemli araştırmacı Gallia Lindenstrauss’a göre “İsrail için Körfez’de doğmakta olan [ticari] fırsatlar, İsrail’in Türkiye’yle olan ticari ilişkilerini ve hava bağlantılarını etkileyecek. 2019’da hem Türkiye üzerinden uçan İsrailli yolcularda hem de rekor seviyedeki ticaret hacminde gördüğümüz muazzam rakamlar muhtemelen düşecek.”
Lindenstrauss şöyle devam etti: “Doğal olarak, Abraham Anlaşmaları’nın bu konudaki etkisini gerçek anlamda ancak COVID-19 pandemisi kontrol altına alındığında değerlendirebileceğiz. Ancak İsrail’in Körfez ülkelerine yönelişinin ekonomik etkisinin olacağı şimdiden belli.”
Lindenstrauss hâlâ tartışmaya açık bir soru olduğunu düşünüyor: Türkiye “bağımsız bir Müslüman Kardeşler eksenine” liderlik yapmaya mı devam edecek yoksa İran önderliğindeki “direniş eksenine” mi katılacak? Uzmana göre cevap ne olursa olsun “İsrail ve Körfez devletlerinin menfaati, Türkiye’yle olan husumetlerini onu [daha fazla] İran’a doğru itmeyecek seviyede tutmayı gerektiriyor.”
17.10.2020
Amberin Zaman
https://www.al-monitor.com/pulse/tr/contents/articles/originals/2020/09/turkey-uae-israel-normalization-deal-erdogan.html
Dağlık Karabağ harekatını sona erdiren ateşkes anlaşmasının en önemli kazanımının Nahçıvan-Azerbaycan arasında koridor açılması oldu. Bu sayede Türkiye ile Orta Asya arasında jeopolitik ve jeoekonomik anlamda yeni bir dönemin başladığı belirtildi
“Arap Baharı” olarak nitelendirilen süreç, özeleştiri yapmak gerekirse, Türkiye’nin de yeterince okuyamadığı ve bölge ülkeleri için kâbus olarak nitelendirilebilecek bir noktaya evrildi. Tunus’ta üniversite mezunu bir seyyar satıcının kendini ateşe vermesiyle başlayan hadiseler, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika’da hızla yayıldı. Başlangıçta diktatörler döneminin sona ereceği ve demokratik rejimlerin inşa edileceği beklentisiyle heyecanla karşılanmasına rağmen, zaman ilerledikçe aslında olan bitenin kargaşa çıkarmaktan başka bir işe yaramadığı ortaya çıkınca beklentiler hüsrana dönüştü.
Devletler için tarih, hakikat aynasıdır. Mazide yaşananlar, benzeri hataların yinelenmesi durumunda tekrar eder durur. Hep altını çizdiğimiz bir hakikati yineleyelim: Sultan II. Abdülhamid, “Tekerrür eden tarih değil, hatalardır” derken bunu kastetmiştir. Bazen çok uzağa gitmeye de gerek kalmaz, yakın geçmişte olan bitenler bize ibret olması açısından yeter de artar. Fakat hafıza-i beşer maalesef nisyan ile malüldür!
2003’te Amerika’nın Irak’ı işgalinde Saddam Hüseyin heykelini balyozla deviren Iraklı Kadim Şerif Hasan el Jaburi, ülkesinin işgal sonrasındaki durumunu gözyaşları içerisinde anlatırken, “elimde olsa Saddam heykelini yeniden dikerdim” diyerek memleketinin hal-i pür melâlini arz etmiş oluyordu. Arap isyanlarıyla Libya’da, Tunus’ta, Yemen’de ve Mısır’da ortaya çıkan vaziyet hiç de iç açıcı değil. Az da olsa diğerlerine nispetle daha istikrarlı görünen Tunus için de tehlike çanları çalmaya başladı. Suriye’yi zikretmeye bile gerek yok, çünkü artık kangrene dönüşmüş bir iç savaş ülkeyi yiyip bitirdi. Yemen’de de bir insanlık dramı yaşanıyor. Mısır, krizi en az hasarla atlatan ülkeydi. Fakat darbeci General Sisi, seçimle iktidara gelen İhvan-ı Müslimîn mensuplarına, modern dönemin Firavunu dedirtecek türden muameleleri reva gördü.
Mısır’da, Nisan 2011’de Hüsnü Mübarek’in devrilmesinin ardından, İhvân-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) Hareketi 30 Nisan 2011’de Muhammed Mursi’yi kurdukları Özgürlük ve Adalet Partisi’nin başkanı seçti. 30 Haziran 2012’de yapılan seçimi kazanan partinin lideri Mursi, Mısır Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu. Ülkenin binlerce yıllık tarihinde seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olan Mursi, görevde kaldığı bir yıllık dönemde devletine ve milletine hizmet etmeye gayret etti. Karşı karşıya kaldığı uluslararası ve yerel baskılara bütün gücüyle direnmeye çalıştı. Tartışmalı olduğu iddia edilen bazı kararlarında geri çekilmesini de bildi.
Ancak, Kuzey Afrika’nın en eski medeniyetlerinden birine sahip olan Mısır’da kontrol edebilecekleri bir yönetimi iktidara getirmek isteyen ABD, bizzat Mursi tarafından görevlendirilen dönemin Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı Abdülfettah Sisi’yi teşvik ederek, tamamen meşru yollarla iktidara gelen yönetimi, askerî darbe ile alaşağı etti. İhvan mensubu yüzlerce kişinin yargılandığı davalarda verilen idam kararları tarihe kara bir leke olarak geçti. Hareketin lideri Mursi de aynı akibetten nasibini aldı. Avukatları kararı temyize götürdülerse de, şeker hastası olan altmış sekiz yaşındaki Muhammed Mursi hapihanedeki fizikî ve psikolojik işkencelere dayanamayarak, geçen ay mahkeme salonunda kalp krizi geçirip Hakk’a yürüdü.
Mısır, tarihinde ilk defa eline geçirdiği millet iradesine dayalı yönetim fırsatını, kendisini davasına adamış, mütevazi, çalışkan, sorumluluk sahibi ve ülkeyi ilerilere taşıyacak bir gönül adamı ve arkadaşlarına zulmederek, kendi ayağıyla tepmiş oldu. Mursi ile ilgili akılda kalan, mahkemelerdeki vakur duruşu, Allah’a tevekkülü ve vicdan yoksunu Mısır yönetimi için söylediği şu söz olacak: “Hücreme Kur’an-ı Kerim sokmamı engellediler! Otuz yıldan beri, Kur’an’ı ezberlediğimi ve içimde saklı tuttuğumu unuttular. Oysa sadece dokunmak istemiştim.”
Muhammed Mursi, mahkeme salonunda yirmi beş dakika can çekişti. Arkadaşları arasında doktorlar vardı, ama müdahale etmelerine izin verilmedi. Yardım etmek istediklerini defalarca haykırmalarına rağmen mahkeme salonundan çıkarıldılar. Ambulans da yarım saat sonra geldi. Gördüğü eziyetler yetmezmiş gibi, son anlarında da bile isteye ölüme terk edildi.
Mısır’da hayatını kaybeden Mursi değil, insaf ve vicdandı. Darbeci rejimin silahsız eylemciler üzerine ateş açtığı, cenazeleri tanklarla çiğnediği anda ölmüştü aslında merhamet. İhtilal mahkemelerinin verdiği kararlar ve Mursi’nin şehadeti ile perçinlenmiş oldu. Sisi yönetiminin, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’yle kimin maşası haline geldiğini söylemeye sanırım gerek yok. Ancak unutmamak lazım, zulüm adeta bir bumerang gibi döner, sahibini bulur!
ABD’nin İran Hamlesi ve Bölgemiz
Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) dillendirilmeye başlandığı günlerde, mizah dergilerinin birinde yayınlanan karikatürde, ABD Başkanı George Bush önünde bulunan dünya haritası küresini çevirerek işaret parmağıyla durduruyor ve “BOP!” diyordu. Büyük bir ironiye işaret eden bu karikatür, Donald Trump’ın iktidarıyla gerçeğe dönüştü! Amerikan yönetimi canı nereyi isterse orayı tehdit unsuru olarak ilan edip köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. Bu noktada İsrail’in taleplerini de gözardı etmemek lazım tabii ki. Özellikle içerisinde bulunduğumuz bölgede İsrail’in tercihleri Amerika’nın kararlarında belirleyici oluyor. ABD’nin son dönemde Türkiye’ye yaklaşımını da bu mahiyette değerlendirmek gerekiyor.
İran ise coğrafyanın en ilginç devletlerinden biri. Zira nükleer tesisler kurduğu ve kitle imha silahları barındırdığı iddiası, dünyanın tüm ülkeleri için İran’ı potansiyel tehdit haline getiriyor. Rusya’nın başını çektiği Şanghay İşbirliği Örgütü için de bu durum pek farklı sayılmaz. ABD, İran’ı yıllardır düşman olarak ilan ediyor. İsrail ve İran arasındaki atışmaların mazisi de çok yeni sayılmaz. Suriye iç savaşına İran’ın Rusya cephesinde dahil olması, Suriye’deki Şiîlerin güvenliğini bahane ederek rejime verdiği destek, sınır komşumuzu artık iyiden iyiye hissedilen Doğu-Batı blokları mücadelesinin öznelerinden biri durumuna düşürdü.
Barack Obama’nın başkanlığı döneminde, Mahmud Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığının ardından koltuğa Ruhani’nin oturmasıyla İran-ABD münasebetleri kısmen de olsa barışçıl bir çizgiye gelmişti. Ancak bahsettiğim temel gerekçelere Trump yönetiminin “şahin” yaklaşımı de eklenince, kriz tekrar derinleşmeye başladı. Geçtiğimiz aylarda Washington yönetimi İran’a yönelik ambargo muafiyetini kaldırdı. Türkiye’nin de dahil olduğu bazı ülkeler için bir dizi kısıtlamalara giderek ticaret yapılmasına müsaade eden bu kararın kaldırılması, İran’ın yalnızlaştırılarak bir iç savaşa zemin hazırlanması anlamına geliyordu.
Rusya, “İran’ı ikaz etmiştik” şeklindeki açıklamasından kısa bir süre sonra fikir değiştirerek Suriye meselesinde İran ve Türkiye ile birlikte hareket edeceklerini ifade etti. Okyanus ötesi ile Türkiye arasında yaşanan S-400 geriliminde de İran hamlesiyle taraf belirleyen Rusya, ABD tehdidine karşı İran’a da aynı füze savunma sistemlerinden vereceğini açıkladı. Buna “fırsattan vazife çıkarmak” da denilebilir; fakat böyle dönemlerde küresel politikadaki dengeleri değiştirecek adımlar atmak tek başına ticarî çıkarlarla açıklanamaz.
İran da tehditlere pabuç bırakmıyor. Rusya’nın desteğiyle cesaretlenen İran, ABD’nin bir insansız hava aracını düşürdü. Amerikan Başkanı Trump, önce sosyal medya hesabından “İran çok büyük hata yaptı!” diye yazdı. Bir gazetecinin “Saldıracak mısınız?” sorusunu, “Kısa süre sonra öğrenirsiniz.” şeklinde yanıtlayan ABD Başkanı, sonrasında çark ederek İran’ın İHA’yı düşürmesinin kasdî yapıldığına inanmadığını, emrin yanlışlıkla verilebileceğini ifade etti.
Rusya, Beyaz Saray’da Ortadoğu ile ilgili çizilen yol haritasını böylelikle boşa çıkarmış oluyor. Onbinlerce kilometre öteden bölgeye hükmetmeye çabalayan ABD, İsrail’in kışkırtmalarıyla büyük bir kaosun fitilini ateşleyecek. Tabii, Cumhuriyetçilerin iktidardaki ömürleri vefa ederse. İlerleyen günlerde ülke seçim sath-ı mâiline girecek. Amerikan halkı, kapılarında bekleyen ekonomik zorluklarla da yüzleşmek zorunda kalınca, Neo-Con’ların senaryoları belki boşa gitmiş olacak.
George W. Bush, Afganistan ve Irak’a girdiğinde arkasında kendisini destekleyen kitleye güveniyordu. Askerler Irak bataklığına saplanınca, peşinden ülke ekonomisi darboğaza girmeye başladı ve Amerikan halkı desteğini çekti. Böylece Bush dönemi nihayetlenmiş oldu. Trump için de aynı akıbetin vaki olcağı tahmin edilebilir. Çünkü “ben yaptım, oldu” anlayışı uluslararası ilişkilerde büyük ölçüde tutmuyor. Hele İran gibi altından ne çıkacağı kestirilemeyen bir devlet mevzu bahisse.
İngiliz Oyunu
“İngiliz oyunu” artık literatüre girmiş bir kavram. Kendisi uğraşmak yerine çoğunlukla maşa kullanmak suretiyle planlarını gerçekleştirmeye çalışan İngilizler, I. Dünya Savaşı’ndan sonra bu suretle uluslararası siyasette hep perde gerisinde olan, ancak hep kazanan devlet olarak bilinir hale geldi. 1940’lı yıllarda sömürgeleri de dahil olmak üzere dünyanın üçte ikisine hükmeden İngiltere, NATO’nun kurulmasıyla “süper güç” sıfatını ABD’ye devrederek, oyuncu değil oyun kurucu rolüne büründü. İngilizleri yaşanan savaşlardan, krizlerden, kargaşalardan uzak kalmış gibi değerlendirmek safça bir bakış açısı olur.
Suudi Arabistan’ın veliaht prensi Muhammed bin Selman (MbS), bir yıl kadar önce Amerika ve İngiltere’ye seyahatler yapmıştı. Ondan önceki aylarda da Trump, Suudi Arabistan’a gelmiş, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi liderlerle kılıç kuşanarak dünyanın sembolü bir küreye el basmışlardı. Peş peşe yaşanan bu iki vakayı biribirinden bağımsız düşünmemek gerekiyor. MbS’nin Batı’ya ziyaretleri, teknolojik ve ticarî açıdan ülkesine yatırım çekmek gerekçesiyle yapılmış gibi gösterilse de, meselenin silah alımı ve politik işbirliği olduğu açıkça görülmüştü. Suudlar; Riyad-Londra-Washington hattını kapsayan gezinin ardından Yemen’e saldırmış ve müslümanların ortak malı olan petrolden elde ettikleri gelirlerle silahlanarak mazlum müslümanları katletmişlerdi.
İngilitere’den, Kaşıkçı olayı ile ilgili Birleşmiş Milletler (BM) kararının açıklanmasından sonra hiç de şaşırtıcı olmayacak şekilde Suudi Arabistan’a silah satışının yasalara aykırı olduğu yönünde bir açıklama geldi. Ülkede faaliyet yapan “Silah Satışına Karşı Kampanya” isimli bir sivil toplum kuruluşunun temyize götürdüğü kararı üst mahkeme bozdu. Uluslararası hukuku dikkate almaksızın Suudi Arabistan’a silah satışının yapılmasını “akla ve hukuka aykırı” olarak niteledi. Böylece, İngiltere tarafından Suudi Arabistan’a yapılan silah satışının önümüzdeki günlerde durdurulacağı tahmin ediliyor.
Mazlum Yemen halkına “terör örgütleriyle mücadele” bahanesiyle saldırılmaya başlanılmasının üzerinden dört yıl geçti. Bu süre zarfında İngiltere’nin Suudlara beş milyar sterlin civarında silah satışı yaptığı ifade ediliyor. Peki, bir zamanlar yer altı kaynaklarını ele geçirmek için Ortadoğu ve Arap Yarımadası’na çöreklenen, askerî yığınaklar yapan, ajanlar gönderen İngiltere, ayağına kadar gelen bu fırsatı neden elinin tersiyle itmeyi tercih etti? Yine o meşhur söz ışığında izaha çalışalım:
Lord Palmerston’ın ifadesini bu satırlarda birkaç kez paylaşmıştık, tekrarlayalım: “İngiltere’nin dostu yahut düşmanı yok, çıkarları vardır!” Hal böyle olunca İngilizler’in MbS ile dostluk kuracağı pek de ihtimal dâhilinde görünmüyor. Cemal Kaşıkçı cinayetinin MbS’in adamları tarafından işlendiğine dair kanaatin BM’de de kabul edilmiş olması, İngilizleri kendi vatandaşı olan bir gazeteciyi hunharca katletmiş kişilerle aynı karede görünmekten alıkoydu. Diğer taraftan İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma (Brexit) tartışmaları beraberinde ekonomik kriz ihtimalini de gündeme taşıdığı için İngiltere bu kadar yağlı bir gelir kapısını hepten görmezden de gelemez. Tabiatıyla ilerleyen zaman diliminde Suudi Arabistan’la İngiltere’nin jandarması ABD’nin daha sıcak temas kuracağını şimdiden söyleyebiliriz.
Unutulmaması gereken hakikat ise şudur: Amerika ve İngiltere “kullan, at” stratejisini siyasî tarihte en iyi uygulayan devletler. İngiltere dün Irak’ta Faysal’ı, Amerika Saddam’ı nasıl kullanıp, işi bittiğinde tarihin çöplüğüne gönderdiyse, MbS ve Suud ailesi için de böyle bir son kaçınılmaz gibi görünüyor. Allah, müslümanları zalimlerin ve müslüman suretine bürünmüş işbirlikçilerin şerrinden muhafaza eylesin.
Alıntı:
http://semerkanddergisi.com/dunya-hali-7
“Kelebek etkisi” teorisi, 1972 yılında Amerikalı meteorolog Edward Luiz tarafından ortaya atıldı. Buna göre, Afrika’da kanat çırpan bir kelebek, Amerika’da fırtınaya sebep olabilir. Bundan tam kırk yedi yıl önce, hava durumundaki dönüşümü açıklamak için öne sürülen bu teori, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) yönetimi tarafından öylesine kanıksanmış durumda ki, dünyanın herhangi bir yerinde fırtına çıkarmak istediğinde küçük bir rüzgâr oluşturmaktan başka şey yapmıyor. Hatırlayın, yakın zaman önce de küçük müdahalelerle Türkiye’de kasırga etkisi meydana getirmeye çalışmış ancak başarılı olamamıştı. Birileri tarafından komplo teorisi olduğu söylense de 2011’den bu yana karşı karşıya kaldığımız tehditleri, sivil ve askerî darbe girişimlerini, ekonomik baskıları ve toplumsal krizleri ABD’den bağımsız düşünemeyiz, düşünmemeliyiz. Keza, Suriye krizinin aktörlerinden olduğunu; Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve -tabii ki- İsrail’e destek vererek bölgeyi kontrol altında tutmaya çalıştığını da unutmayalım. Dolayısıyla, kelebek etkisi Ortadoğu’nun tamamında geçerli.
Doğu’nun yükselen gücü Çin, uluslararası ticaretteki girişimlerle küresel siyasette de son dönemin en önemli aktörlerinden biri haline geldi. Tarihî süreç değerlendirildiğinde, ekonomik anlamda güçlü olmaya başlayan devletlerin hegemonik manada da önlemez yükseliş elde ettiği görülür. I. Dünya Savaşı sonrasında yer kürenin en kıymetli zenginliklerine sahip ülkelerini sömürgesi haline getiren İngiltere, “üzerinde güneşin batmadığı imparatorluk” olarak nitelendirilmişti. II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın en önemli gayesi, sömürge toprakları ele geçirerek dünyanın en güçlü devleti haline gelmekti. Avrupa’yı kasıp kavuran Hitler’in ordusu şayet Sovyetler Birliği’ni alt edebilseydi, bugün ABD’nin üstlendiği rolde Almanya olabilirdi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra da ABD, ekonomik anlamda güçlenerek ve asıl oyun kurucu olan İngiltere tarafından ön plana çıkarılarak SSCB ile birlikte dünyanın iki önemli devletinden biri olmuştu. Soğuk Savaş’ın nihayete ermesiyle de yaklaşık yirmi sekiz yıldan bu yana “tek büyük güç” olarak uluslararası siyaseti yönlendiriyor.
Çin Halk Cumhuriyeti de, 9 milyon 500 bin küsur kilometrekare toprağı ve 1 milyar 400 milyona yaklaşan nüfusuyla komünal ekonomi düzeninden vazgeçip dünyaya açılmaya başlamasının ardından ABD için büyük bir rakip ve tehdit unsuru haline geldi. Çin’in ticareti Batı’ya kaydırması, ABD’nin pazar olarak gördüğü coğrafyalara yaptığı büyük açılım, Afrika’da bile girişimlerde bulunması, Washington yönetimini rahatsız etti. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla fiilî olarak sona eren Amerika-Sovyetler Birliği mücadelesinin bir benzeri bugün ABD ile Çin arasında yaşanıyor.
“Ticaret savaşı” olarak adlandırılan bu yeni rekabet atmosferinde, Donald Trump öncelikle Çin mallarına yeni vergiler uygulayacağını açıklamıştı. Çin yönetimi de buna karşılık olarak ABD’den tarım ürünü almayacağını duyurdu ve resmî para birimi olan Yuan’ın değerini son yılların en düşük seviyesine çekerek, ABD’nin ticaret alanını sınırlı bir çerçeveye çekmeyi amaçladı. Bu çatışma, yalnızca iki devlete değil, uluslararası ticarette durgunluğa sebep olarak dünyanın tamamına tesir ediyor.
Amerikan Neo-Conları, hiç şüphe yok ki Çin’in restini masada görmekle kalmıyor, araziyi de karıştırarak rakibine diz çöktürmeye çalışıyor. Çin Halk Cumhuriyeti’nin Güneydoğusu’nda bulunan Hong Kong özerk bölgesi tam da bu tartışmaların gündemde olduğu bir dönemde karıştı. Bölgede suçluların iadesi yasasına yönelik tepkiler üç ay gibi bir sürede toplumsal krize dönüştü. Çin ordusu Hong Kong’a sınır olan Şenzen’e askerî yığınak yaptı. Müdahalenin an meselesi olduğu ifade ediliyor. ABD Başkanı Trump da onbinlerce kilometre öteden “Başkan Şi, halkı tarafından çok saygı duyulan büyük bir lider. Hiç şüphem yok ki Hong Kong sorununu hızlı ve insanî bir şekilde çözmek isterse bunu yapabilir. Bu konuda bir görüşme yapalım mı?” cümleleriyle “nasihat” ederken diğer taraftan, “Çin elbette bir anlaşma yapmak istiyor. Ama önce Hong Kong ile insanî bir şekilde ilgilensinler!” ifadeleriyle de açıktan tehdit ediyor!
Hong Kong’un 1898’de İngiltere ile Çin arasında varılan mutabakatla 99 yıllığına İngiltere’ye kiralandığını, 1997’de de yeniden Çin’e devredildiğini ve 2047’ye kadar yalnızca dış politika ve savunma gibi alanlarda Çin’e bağlı kalarak, idarî bağımsızlığını koruma hakkına sahip olduğunu; yani Uzakdoğu’da İngiltere’nin, dolayısıyla ABD’nin uydusu vazifesini üstlendiğini hatırlatarak şunu söyleyelim:
ABD, İngiltere’den devraldığı yüzlerce yıllık kolonicilik mirasıyla kaç bin kilometre ötede olursa olsun, istediği devletin başını derhal belaya sokabiliyor. CNN’in Hong Kong’lular için yayınladığı “sokağa çıkma rehberi” eylemlerin merkezinin Washington olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum gücü kaybetmenin paniği olarak da yorumlanabilir. Elbette ABD ilelebet dünyanın tek hâkimi olarak kalmayacak. Her ne kadar Amerikan rüzgârı her yerde -şimdilik- kasırga etkisi oluştursa da söz konusu panik havası, önümüzdeki günlerin ekonomik ve dolayısıyla politik olarak ABD için pek çok sıkıntıya gebe olacağını gösteriyor.
Alıntı:
http://semerkanddergisi.com/dunya-hali-10/
Eski AKP milletvekili Burhan Kuzu, Sözcü’ye konuştu: İranlı uyuşturucu baronu Zindaşti’yi kendisiyle tanıştıran kişinin AKP Beşiktaş İlçe Teşkilatı üyesi Aliye Uzun olduğunu söyleyen Kuzu, “Seçimde kadın kollarında çalışıyordu. Orada tanıdım” dedi.