31 Ocak 2020 Cuma

Dünya'nın tepki gösterdiği "anlaşma"daki Ürdün Vadisi neden önemli?

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump'ın Orta Doğu sorununa çözüm getireceğini ileri sürdüğü "Yüzyılın Anlaşması" işgal altındaki Batı Şeria'nın Ürdün Vadisi kısmının hakimiyetinin tamamen İsrail'e bırakılmasını öngörüyor.
Trump'ın planı Filistinliler tarafından kısa süre içerisinde reddedildi.

Peki ABD Başkanı'nın İsrail'e bırakılmasını istediği Ürdün Vadisi neden önemli ve nerede bulunuyor?

İsrail'in 1967'deki 6 Gün Savaşı'nın ardından işgal ettiği Batı Şeri'nın yaklaşık üçte bire yakınını oluşturan Ürdün Vadisi, şu ana kadarki tüm müzakerelerde taraflar arasındaki anlaşmazlık konularının başında yer aldı.

Zengin su kaynaklarına sahip bölge, Ürdün ile sınırı oluşturuyor.

Ölü Deniz'in kuzeyinden, Batı Şeria'nın doğusu boyunca, Ürdün sınırında uzanan ve verimli arazileri barındıran vadinin bir ucundan diğerine uzunluğu 100 kilometre civarında.

Vadinin genişliği yer yer 10 kilometreyi buluyor.

İsrailli insan hakları kuruluşu B'Tselem'e göre bölgede 65 bin Filistinlinin yanı sıra 11 bin Yahudi yerleşimci yaşıyor.

Uluslararası yasalar, Yahudi yerleşim birimlerini ve yerleşimcileri yasa dışı sayıyor.

Yine Birleşmiş Milletler'e göre işgal altındaki bölgelerdeki yerleşim birimleri yasa dışı.

İsrail yönetimi ise günden güne yeni yerleşim yerleri açıyor.

Ayrıca bu bölge askeri alan olarak da ilan edilmiş durumda.

Filistinliler on binlerce dönüm arazisini kaybedecek

İsrail'in, 'doğu sınırı' olarak gördüğü Ürdün Vadisi'ni ilhak etmesi durumunda Filistinliler on binlerce dönüm arazilerini kaybedecek.

Bağımsız kaynaklara göre Ürdün Vadisi ve Ölü Deniz'in kuzeyi, 160 bin hektarlık tarım alanını kapsıyor.

Gerek Başbakan Binyamin Netanyahu gerekse rakibi Benny Gantz, yeniden seçilmeleri halinde Ürdün Vadisi'nden vazgeçmeyeceklerini dile getiriyor.

Ancak Gantz, böylesi bir adımı "uluslararası kamuoyu ile koordineli olarak" gerçekleştireceğini belirtiyor.

İsrail yönetimi, bölgenin kendi güvenliği açısından hayati önem taşıdığını ve gelecekte kurulacak Filistin devletine devredilmeyeceğini savunuyor.

Ayrıca İsrail, vadinin batı yakasındaki arazilerin yüzde 86'sını yerleşim yerlerine tahsis etmiş durumda.

Filistin tarafı ise Ürdün Nehri boyunca uzanan hurma bahçelerinden çiftliklere, meralardan endüstriyel alanlara kadar on binlerce kişiye geçim kaynağı olan bölgenin Filistin'in vazgeçilmez parçası olduğunu dile getiriyor.

Verimli topraklara sahip Ürdün Vadisi aynı zamanda tatlı su kaynaklarının da çıkış noktası konumunda.

Filistin'in dünya ile bağı tamamen kopuyor

Ürdün Vadisi'nin ilhak edilmesi, gelecekteki Filistin devletini, Ürdün ile doğu sınırını oluşturan Ürdün Nehri'nden de tamamen ayıracak.

Bu durumda Filistin'in herhangi bir Arap ülkesi ya da İsrail'in dışında başka bir ülke ile kara sınır da kalmayacak.

1948 ve 1967 savaşlarında ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan milyonlarca Filistinlinin ülkelerine dönme ümidi bitecek.

Herhangi bir kara sınırına sahip olmayan gelecekteki Filistin devleti, ticari ve ekonomik tüm ilişkilerini İsrail'e bağımlı şekilde yürütmek zorunda kalacak.

Filistin'e ait kara parçası olan Gazze'nin (42 kilometre uzunluğunda ve 7 kilometre derinliğinde) Mısır'la kara sınırı bulunsa da Gazze Şeridi ile Batı Şeria'nın farklı noktalarda olması nedeniyle Filistin izole edilmiş durumda kalacak.

Öte yandan tamamı henüz kamuoyu ile paylaşılmayan Trump'ın 'barış planı'na göre, Ürdün Vadisi'nin yerine Filistinlilere Negev Çölü'nde arazi tahsis edilecek.

Bu durum, '48 Arapları' olarak tanımlanan, İsrail devleti kurulduğu sırada bu ülke sınırları içerisinde kalan Arapların da Filistin'e verilecek bölgeye dahil edilmeleri dolayısıyla İsrail vatandaşlığından çıkarılmalarının önünü açacak.

İsrail'in bu adımla İsrail vatandaşlığı bulunan Arap nüfusu 'eritme' planları yaptığı öne sürülüyor.

17 Ocak 2020 Cuma

Ortadoğu'yu karıştıran gizli diktatör: Bin Zayed

Forbes'ta, BAE Veliaht Prensi bin Zayed'e ilişkin yer alan makalede, "Bölgedeki demokratik eğilimli yapıları yıkmaya çalışan diktatör... Savaş suçunun önemli bir parçası" denildi
ABD'li Forbes dergisi, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed El Nahyan'ın (MBZ) Orta Doğu'daki etkisine ilişkin dikkat çekici bir makale yayımladı.

MBZ'nin, Orta Doğu'da daha güçlü etkisine rağmen Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'a (MBS) kıyasla daha az tanındığına dikkat çekilen makalede, MBZ'nin Orta Doğu'daki planlarına ilişkin çarpıcı ifadeler yer aldı.

Makalede, MBZ'nin eski ABD Başkanı Barack Obama yönetimindeki bazı üst düzey yetkililer tarafından "tehlikeli ve dürüst olmayan biri" olarak tanımladığı belirtilirken, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin ise kendisine daha müsamahalı davrandığı ifade edildi.

"MBZ SORUNUN BİR PARÇASI"

Öte yandan MBZ hakkında bazı insan hakları raporları ve yabancı diplomatların ifadelerine yer verilen makalede, MBZ'nin mutlakiyetçi tavrı ile Yemen ve Libya gibi ülkelerde sonuçlarını kontrol edemediği çatışmalara sebebiyet verdiği vurgulandı.

MBZ'nin, uyguladığı politikalarla lanse edildiği gibi "Hürmüz Boğazı ve Orda Doğu'daki istikrarsızlığa çözüm sunmadığı ve aksine sorunun parçası olduğu" belirtilirken, "MBZ, İslami radikallik ile mücadele adı altında ülkesinin askeri ve finansal kaynaklarını bölgedeki demokratik eğilimli yapıları yıkmak için kullanan bir diktatördür." ifadelerine yer verildi.

"BM DESTEKLİ TRABLUS HÜKÜMETİNE SAVAŞ AÇTI"

Öte yandan Suudi Arabistan ile işbirliği yapan MBZ'nin, "Mısır tarihinin en baskıcı lideri" olan General Abdulfettah es-Sisi'nin Cumhurbaşkanı olduğu Mısır'daki darbede rol aldığı kaydedilen makalede, aynı zamanda Libya'nın doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter'i silahlandırarak Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen Trablus hükümetine karşı savaş açtığı vurgulandı.

Bununla beraber MBZ'nin, ülkesinin Yemen'deki varlığını son zamanlarda azalttığı belirtilirken, perde arkasında ise Yemen'deki paralı savaşçılar ve ayrılıkçı guruplara verdiği askeri ve finansal destek sebebiyle bölgede yaşanan işkence, sivil ölümleri ve toplu göçler gibi insani sorunlarda başrolü oynadığına dikkat çekildi.

ABD yönetiminin esnek tavrı ve 27 milyar dolar değerindeki askeri silah satışının, BAE'nin terörizm ile mücadele adı altında bölgede takındığı "macerası ve pervasız" tavırlarına kapı araladığı ifade edilen makalede, BAE'nin siyasi ve askeri rolünün bölgede yıkım ve istikrarsızlığa yol açtığı savunuldu.

MUHALİF İSİMLERE BASKI

Öte yandan, ülke içinde oldukça karmaşık bir gözetleme ağı üzerinden kendisine muhalif isimleri tespit edip, hapse attırdığı vurgulanan MBZ'nin, aynı zamanda ülkedeki ABD, İngiltere ve diğer ülke vatandaşlarını da yakından izlettiği kaydedildi.

Ayrıca, İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün konuya ilişkin raporlarına atıfta bulunulan makalede şu ifadelere yer verildi:

"Ülke içindeki muhalif isimlere yönelik uyguladığı keyfi tutuklamaların yanı sıra, zaman zaman zoraki adam kaçırma faaliyetlerinde de bulunan BAE, ayrıca Yemen'de savaş suçu işleyen Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun düzenlediği saldırıların önemli bir parçası. BAE yönetimi, aynı zamanda tutuklulara işkence yapmak ve ülkedeki göçmen işçileri suistimal edilmekle suçlanıyor."

ABD'DE BAE LEHİNE LOBİ

BAE'nin söz konusu faaliyetlerinin ve MBZ'nin Washington'da yeteri kadar eleştiri almama sebebine de değinilen makalede, BAE'nin sadece 2018'de Washington merkezli 20 lobi firmasına 20 milyon dolar ödediğine dikkat çekildi.

Söz konusu firmaların ABD Kongresi, düşünce kuruluşları ve Amerikan medyasında BAE lehine 3 bine yakın lobi faaliyetinde bulunduğu ve ABD'deki siyasi isimlere 600 bin dolar bağış yapıldığı vurgulandı.

Libya'daki Kuloğlu Türkleri kimdir?

Libya’da Osmanlı yeniçerilerinin soyuna dayanan Kuloğlu (Köroğlu) Türkleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Libya'da yaklaşık bir milyon Kuloğlu Türkünün etnik temizlik riskiyle karşı karşıya kaldığını açıklamasının ardından tartışmaların odağına yerleşti.
Halihazırda ağırlıklı olarak Mısrata, Trablus, Zawiya, Derna ve Zliten ve Bingazi'de yaşayan Koloğlu Türkleri, 1936 nüfus sayımlarına göre yaklaşık 35 binlik bir nüfusa sahipken şu anda tam rakamları bilinemiyor.

1993-1995 yılları arasında Libya'da Trablus Büyükelçiliği yapan diplomat Uluç Özülker, Kuloğlu Türklerinin, aşiret düzeninde yaşayan ve 400’ün üzerinde aşiretin yaşadığı Libya’da prestij sahibi olan bir zümre olduğunu belirtiyor.

1949’da bağımsızlığını yeni kazanmış Libya’nın ilk başbakanı Koloğlu Türkleri’nden Sadullah Koloğlu olup, kendisinin oğlu olan Orhan Koloğlu ise 70’li yıllarda Ecevit’in Libya özel temsilciliğini yürütmüştü.

TC vatandaşlıkları da var

Kuloğlu/Koloğlu Türkleri Libya vatandaşlıklarının yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına sahip.

Büyükelçi Özülker, Kuloğlu Türklerini anlatıyor: “Libya ile Türkiye’nin tarihsel ilişkileri oldukça derinlere uzanıyor. Babam erken vefat etmişti. Cenaze için gittiğimizde mezarının hemen yanında Libyalı bir albayın mezar taşını gördüğümde çok etkilenmiştim. Öte yandan Muammer Kaddafi’yle konuştuğumda, Osmanlı ümmetinin parçası oldukları yılları tarihlerinin en üst noktası olarak nitelendirmiş, o yılları asla unutamadıklarını söylemişti. Libya’da bir Cuma günü eşimle birlikte bir dükkana girmek istemiştik, tatil olduğu için giremezsiniz demelerine rağmen bizim Türkiye’den geldiğimizi öğrendiklerinde kapıları sonuna kadar açıp bizi orada Osmanlı paşası gibi karşılamışlardı”

euronews Türkçe’ye konuşan Özülker, ayrıca, Libya’da Dışişleri Bakanlığı protokol genel müdürüyle tanışmaya gittiğinde kendisinin elinden öptüğünü ve zamanında Fizan köylerine sürgün giden akrabalarını anımsayan Libyalı diplomatın “ben sizin torununuzum” dediğini anımsıyor.

Simge olarak yaşatıldılar

Özülker, Kuloğlu Türklerinin Libya’da aşiret düzeni içerisinde yer almadıklarını, ancak saygınlıklarından ötürü Başbakanlığa kadar getirilmiş olduklarını ve simge olarak yaşatıldıklarını belirtiyor ve ekliyor:

“Onlar normal şartlarda Türk olarak adlandırılmazlar, Libyalı olarak görülürler. Ama bir yandan da çifte vatandaşlardır. Sayılarının bilinmesi çok mümkün değil. Daha ziyade Tobruk-Bingazi yöresinde yaşıyorlar. Ama büyükelçilik yaptığım dönemde “Ben Türk’üm” diye elçiliği ziyaret edenine rastlamadım.”

Türk dünyasının tarihi konusuyla ilgilenmiş olan eski Moskova Büyükelçisi Halil Akıncı ise euronews Türkçe'ye yaptığı açıklamada, Libya’daki Türklerin “Padişah’ın kulları olan yeniçerilerin oğulları” olarak görülmesinden dolayı Kuloğlu veya Koloğlu olarak adlandırıldığından söz ediyor.

“Bu topluluk Türk kökenli olan yeniçeri ve leventlerden oluşuyor; zira Osmanlı açık denizlere çıkarken savaşçı olarak başkasına güvenmiyor. Koloğulları daha sonraları ganimetten pay alıyorlar. Bir anlamda devletin berat verdiği bir korsanlık türü denebilir. Mısır dahil yakın tarihe kadar hep yönetim kadrolarında yer aldılar. Osmanlı döneminde Libya’nın yanı sıra Cezayir ve Mısır’a da gemilerle Türk kökenliler getirildi. Örneğin Mısır'daki Türkler de Kölemen olarak gelmişlerdir. İçlerinde yönetici olanlar da var, tüccarlık yapanlar da” diye açıklayan Akıncı da Koloğlu Türklerinin nüfusuna dair basına yansıyan rakamların gerçeği yansıtmadığını, zira bir kısmının Türkçeyi ve Türk kimliklerini unuttuğunu düşünüyor.

“Örneğin Bülent Ecevit’in anne tarafından akrabaları, Mareşal Fevzi Çakmak’ın akrabalarının kökenleri Libya'daki Türklere dek uzanıyor” diye ekliyor Akıncı.

"Köprünün altından deniz geçti"

Emekli Büyükelçi Akıncı’ya göre, halihazırda General Hafter’ın kontrolündeki bölgelerde yaşayan Koloğlu Türkleri her ne kadar geleneksel olarak Türkiye’ye sempatik davranan bir soydan gelmiş olsalar da “köprünün altından su değil artık deniz geçti”.

“Eski sadakat ne hale geldi bilemeyiz. O açıdan bakıldığında dünyada Türk topluluklarının olmadığı yer yok” diyor Akıncı.