21 Nisan 2019 Pazar

Reuters’tan çarpıcı ABD-Türkiye analizi: Türkiye’nin umudu Trump’a kaldı!

Reuters'ın haberine göre Türkiye, S-400 satın alımı yüzünden ABD yaptırımlarına maruz kalmaktan kurtulma umutlarını Başkan Donald Trump’ın atacağı adımlara bağlıyor.
NATO müttefiki iki ülke, Türkiye’nin Rus yapımı S-400 füze savunma sistemini satın alma kararı nedeniyle aylardır gerilim yaşıyor. Füzelerin NATO savunma sistemleriyle uyumsuz olduğunu öne süren ABD, radara yakalanmayan F-35 uçakları için de tehdit oluşturduğunu düşünüyor.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve Kongre’nin önde gelen bazı üyeleri, S-400’leri satın alması halinde Türkiye’nin Rusya’dan silah satın alan ülkelere yaptırım öngören kanun kapsamında yaptırımlara maruz kalacağı uyarısında bulundu. Türkiye ise S-400’lerin ABD’ye tehdit oluşturmadığını ve yaptırımlara yer olmadığını bildiriyor.

Reuters’ın analizine göre S-400 sorununun bir şekilde çözülmesi Türkiye ile ABD arasında birkaç yıldır süregelen gerilimi de ortadan kaldırma potansiyeline sahip. Gerilim ABD’ye kıyasla Türkiye’yi daha fazla etkiliyor. İki ülke arasındaki rahip Andrew Brunson anlaşmazlığı geçen yıl Türkiye’de kur krizini tetiklemiş, ancak bu anlaşmazlık giderildikten sonra ilişkiler eski seviyesine gelmemişti.

Bu hafta, yani S-400’lerden ilkinin teslimine sadece iki ay kala, Türkiye’den üst düzey bir heyet Washington’u ziyaret etti. Ziyaret Trump’ın başkanlık makamındaki görüşme ile sonuçlandı.

‘ORTAK ZEMİN ARAYIŞI SÜRECEK’

Üst düzey bir Türk yetkili Reuters’a yaptığı açıklamada, “Trump’ın Kongre’ye kıyasla daha olumlu bir tutum takındığının sinyallerini alıyoruz. Elbette bazı adımlar atabilirler ancak ortak bir zemin arayışı sürecektir” dedi.

ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan dün Savunma Bakanı Hulusi Akar ile görüştükten sonra gazetecilere, S-400’ler hakkındaki nihai karara “Yaklaştık” derken, görüşmeleri “Şunun gibi: ‘Tamam, nerede takıldık? Bunu nasıl çözeriz?'” şeklinde tarif etti ve iyimser olduğunu belirtti.

Beyaz Saray’da Trump ile görüşmenin ayrıntıları paylaşılmadı, ancak Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak Türk basınıyla Trump’ın “Benim başkan düzeyinde görüştüğümüz konularda aldığım intiba gayet olumlu, yapıcı… Türkiye’nin ihtiyaçlarına dayalı S400’le alakalı süreçleri gayet makul bir şekilde dinleyip olumlu bir anlayış içinde bir bakış açısı sergilediğini gözlemlediğimi ifade edebilirim” dedi.


Albayrak ve Trump’ın görüşmesi bu kareyle duyurulmuştu.

Türkiye S-400’lerin ABD askeri varlığına tehdit teşkil etmediğini göstermek için ABD’ye ortak bir çalışma grubu oluşturmayı teklif etti. Ayrıca ABD Türkiye’ye S-400’lerin muadili Patriot savunma sistemlerini satma teklifinin süresini uzattı.

Ancak iki taraf da geri adım atmış değil. Türkiye Rusya’dan S-400 alım anlaşmasını “bu iş bitmiştir” diyerek tanımlarken, ABD yönetimi S-400’ler ile F-35’lerin aynı hava sahasını paylaşamayacağında ısrar ediyor.

Reuters’a bilgi veren ABD’li yetkili, “ABD, S-400’leri teslim alırlarsa yaptırıma maruz kalma ihtimalinin çok yüksek olduğunu açıkça ortaya koydu” dedi.

YAPTIRIM TEHDİDİ

ABD’den gelebilecek, ufak çaplı da olsa herhangi bir yaptırım tekrar TL’de satış baskısı yaratabilir. Geçen yıl yüzde 30 değer yitiren TL, yıl başından bu yana yüzde 10 daha değer yitirdi. Piyasalar ise gergin.

Türkiye, Rusya’dan askeri ekipman alması halinde CAATSA adı verilen 2017 tarihli kanun kapsamında yaptırımlara maruz kalabilecek. Trump, Kongre’nin CAATSA kapsamındaki yaptırımlarını bazı sınırlı hallerde askıya alabiliyor. Ancak Trump bunun için S-400 alımının “önemli bir işlem” olmadığını ve NATO’nun bütünlüğünü veya ABD’nin askeri operasyonlarını olumsuz etkilemeyeceğini kanıtlamak zorunda.

Trump’ın ayrıca Kongre komisyonlarına, S-400’lerin ABD ile Türkiye arasındaki işbirliğinde “önemli ölçüde olumsuz etkiye” yol açmayacağını yazı yazarak bildirmesi gerekecek.

Trump son haftalarda Türkiye hakkında herhangi bir görüş belirtmedi. Ancak Türkiye Trump’ın desteğini alsa da iki ülkenin ortak bir zeminde anlaşması zor olabilir.

İkili ilişkilerde gerilim yaratan unsurlar arasında S-400’lere ek olarak, Suriye’deki iç savaşta izlenen askeri strateji, ABD’nin İran yaptırımları ve FETÖ elebaşı Gülen’in iadesi bulunuyor. Bu anlaşmazlıklar nedeniyle Trump’ın muafiyet kararına başka bir yaptırım düzenlemesiyle karşılık verebilecek Kongre’de Erdoğan’ın pek destekçisi bulunmuyor.

The Washington Institute’da Türkiye programının direkötür Soner Çağaptay, “Türkiye’nin muafiyet almasının imkansız olduğu düşünmüyorum. Ancak Türkiye adına Washington’da amigoluk yapacak neredeyse kimse yok, bu nedenle zor bir iş olacak. CAATSA, neredeyse hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde hazırlandı. Bu nedenle (muafiyet için) Trump’ın gerçekten iyi bir boşluk bulması gerekecek” dedi.



Sözcü


7 Nisan 2019 Pazar

Kilis'e füzeler düşerken bazı ülkeler Patriotları söküp götürmüştü, S-400'den dönüş yok

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik "Kilis'e füzeler düşerken bazı ülkeler Patriotları söküp götürmüştü, S-400'den dönüş yok" dedi.
İstanbul'da, Sputnik dahil, uluslararası medya mensuplarının hem yerel seçimler hem seçimler sonrası Ankara'nın politikalarına ilişkin sorularını yanıtlayan AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Ankara'nın S-400 alımı konusundaki kararlılığını yineleyerek, Türkiye'ye yönelik baskılara sert tepki gösterdi.

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Ankara'nın, ABD'nin baskılarına rağmen, Rusya'dan S-400 hava savunma sistemlerini alımı konusundaki kararlılığının altını bir kez daha çizdi. İstanbul'da, Sputnik dahil, uluslararası medya mensuplarının hem yerel seçimler hem seçimler sonrası Ankara'nın politikalarına ilişkin sorularını yanıtlayan Çelik, Türkiye'nin S-400 alımına ilişkin soruyu "S-400 sistemi bizim ihtiyacımızı karşılayacak bir sistem. Anlaşmayı yaptık, Temmuz ayında teslim edilecek. Bununla ilgili bir geri dönüş söz konusu değil" diye yanıtladı.

Türkiye'nin S-400'lerden önce Patriot almak istediğini ancak bu sistemlerin uygun koşullarda ülkeye verilmediğini hatırlatan Çelik "Bizim egemen bir devlet olarak, Suriye'den kaynaklanan terör saldırısıyla alakalı olan kendi sınırlarımızı korumaya ihtiyacımız var. Üstelik bizim koruduğumuz bu sınırlar, Avrupa Birliği'nin ve NATO'nun sınırlarıdır. Biz NATO sınırlarını korurken yeterince yardım görmedik, bazı ülkeler, gönderdikleri Patriotları söküp geri götürdüler. Kilis'e füzeler düşüyordu. Hava savunma sistemimizi derhal güçlendirmek ihtiyacı içerisindeyiz. S-400 sistemi bizim ihtiyacımızı karşılayacak bir sistem. Anlaşmayı yaptık, Temmuz ayında teslim edilecek. Bununla ilgili bir geri dönüş söz konusu değil. Kilis'e bombalar düşerken bunu engellemek üzere bize gönderilen bir öneri var mıydı?" diye konuştu.

"ABD, TÜRKİYE'Yİ ‘İLLA PATRIOT AL' DİYE ZORLUYOR AMA NATO'NUN BÖYLE BİR KURALI YOK"

Türkiye'den başka NATO ülkelerinin de envanterlerinde S-300 bulundurduklarını hatırlatan Çelik "NATO Genel Sekreteri ‘NATO üyeleri teçhizatlarını istediği yerden temin edebilir, bu NATO müttefikliğine aykırı değildir' derken ABD bize ‘İlla Patriot alacaksınız' diyor. NATO‘nun böyle bir kuralı yok. Biz 70 yıllık NATO'nun 67 yılında varız. NATO'nun ne olduğunu çok iyi biliriz. Türkiye egemen bir ülke olarak kendi güvenliğini sağlamalıdır. Ama Türkiye'nin bölgesel ve küresel güvenliğe olan katkısı zayıflatılırsa bundan en çok NATO ülkeleri, Avrupa ülkeler zarar görür. Önümüzdeki dönemde küresel güvenlik riskleri daha da çok artacak, NATO daha önemli hale gelecek, tek tek ülkelerin baş edemeyeceği krizlerle ancak NATO içerisinde baş edilebilir. Türkiye, NATO'da kilit konumdadır. Dolayısıyla NATO konusundaki Türkiye'yle ilgili hassasiyet konusunda hem Amerikan yönetiminin hem de Avrupalı müttefiklerimizin çok daha hassas olması gerekiyor" ifadelerini kullandı.

https://www.borsagundem.com/haber/omer-celik-s-400den-donus-yok/1399649

12 Mart 2019 Salı

Küresel düzenin yeni oyun kurucusu 'siber savaşlar'

Küresel siyaset ve ekonomide "oyun kurucu" unsurlar arasına giren siber savaşlar Batı ülkeleri ile Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore arasında ciddi tartışmalara yol açıyor.


Dünyada egemen ülkeler arasındaki çekişmelerin önemli kısmı internet ağı ve dijital ortama taşınıyor. Küresel güç mücadelesinde yeni cephe haline gelen siber savaşlar, uluslararası siyaset ve ekonomide "oyun kurucu" unsurlar arasındaki yerini alıyor.

İnternet ortamında yapılan saldırıların kaynağı ve hükümet destekli olup olmadığının kesin olarak bilinememesi nedeniyle siber saldırılar, devletler arasında karşılıklı tartışmalara neden oluyor.

Siber saldırılar konusunda ABD ve Batılı ülkeler, Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeleri suçlarken, eleştirilerin hedefindeki ülkeler ise kendilerinin söz konusu siber korsanlık faaliyetlerinin asıl mağduru olduğunu savunuyor.

Ülkeler, dış kaynaklı hackleme faaliyetlerini önlemek için dijital ortamdaki güvenlik altyapısını güçlendirme ve internet ağları konusunda ilgili kadrolarını eğitme yoluna gidiyor.

Siber savaş, "bir ülkenin veya örgütün internet veya bilgisayar ağları üzerinden başka bir ülkeye ait bilgisayar ağlarına sızması" olarak tarif edilirken, bu amaca yönelik faaliyetler ise "siber saldırı" olarak tanımlanıyor.

Ülkeler arasındaki siber saldırılar, espiyonaj, sabotaj ve manipülasyon olmak üzere başlıca üç amaçla düzenleniyor.

Rusya'nın ABD başkanlık seçimini manipüle ettiği iddiası
Siber korsanlığın dünya gündemini meşgul eden en büyük tartışmalarından biri, Rusya'nın 2016'daki ABD başkanlık seçimlerini manipüle ettiği iddiasıyla başlamıştı.

Sosyal medya kullanımının dünyada hızla yaygınlaşması, bu yolla diğer ülke vatandaşlarının siyasi görüş ve eğilimlerini yönlendirmek isteyen güçlerin bu alana yönelik girişimlerinin yoğunlaşmasına yol açıyor.

Bu sebeple Avrupa ülkeleri ve Washington ile Moskova yönetimleri arasında gerginlik ve karşılıklı tartışmalar yaşanıyor.

Batılı ülkeler, son dönemde Rusya'yı seçim ve referandum gibi kritik süreçlerde kamuoyunu belirli bir yönde biçimlendirmek üzere siber casusluk imkanlarını kullanmak ve kara propaganda faaliyeti yürütmekle suçluyor.

Moskova yönetiminin Avrupa Birliği'nden (AB) ayrılma (Brexit) referandumu sırasında İngiltere'de ve seçimlerde Fransa ve Almanya'da benzer girişimlerde bulunduğu ileri sürülüyor.

Yükselen Çin tehdidi
Siber saldırıların espiyonaj kısmını, istihbarat toplama ve casusluk amaçlı siber korsanlık faaliyetleri oluşturuyor.

Bu alanda dünyada ciddi çekişmeler yaşanıyor ancak ülkeler arasındaki istihbarat ve karşı istihbarat çalışmaları henüz savaş kapsamında değerlendirilmiyor.

Siber saldırılar, buna rağmen egemen güçler arasında ciddi gerginlikler doğurabiliyor.

ABD Ulusal İstihbarat Direktörlüğü (DNI), ocakta yayımladığı yıllık raporunda Çin'in siber espiyonaj faaliyetlerinin son dönemde arttığına işaret etti.

Pekin yönetiminin, ABD vatandaşlarının görüşlerini manipüle etmek dahil siber saldırı yeteneklerini "geliştirdiğini" öne sürdü.

Amerikan senatörlerden Huawei ve ZTE uyarısı
ABD Senatosu İstihbarat Komitesi Başkan Yardımcısı Senatör Mark Warner ve Komite Üyesi Senatör Marco Rubio, yaptıkları ortak açıklamada, Çinli telekom şirketleri ZTE ve Huawei'nin kendileri için tehdit oluşturduğunu dile getirdi.

Warner ve Rubio, Çin Komünist Partisi tarafından yönetilen ülkenin söz konusu teknoloji şirketleriyle küresel şirketlerin tedarik zincirini tehlikeye attığını savunarak, Washington'ın kilit teknolojilerini yabancı ülkelerin siber espiyonaj faaliyetlerine karşı dikkatle koruması gerektiğini belirtti.

DNI'nin raporuna göre Rusya ise seçimlere müdahale gibi girişimlerin yanı sıra "bir kriz anında ABD'nin sivil ve askeri altyapısına zarar vermek veya çökertebilecek seviyeye gelmek için" çalışmalar yapıyor.

İran'ın da diğer ülkelerin kamuoyunu manipüle etmek ve yönlendirmek için girişimlerini hızlandırdığı aktarılan raporda, Kuzey Kore'nin siber saldırılar yoluyla dünya genelindeki finans organlarından 1,1 milyar ABD doları çaldığı savunuluyor.

Pekin ve Moskova yönetimleri ise ABD ve Batılı devletlerin yaptığı suçlamaları kabul etmezken, kendilerinin de siber saldırı mağduru olduğunu iddia ediyor.

Bu ülkelerden Çin, yayımladığı raporla geçen yıl günde ortalama 240 bin yurt dışı kaynaklı siber saldırıya maruz kaldığını belirtti.

Knownsec Bilişim Teknolojileri adlı devlet şirketi tarafından yayımlanan raporda, ABD, Japonya ve Güney Kore'nin ağırlıkta olduğu noktalardan genellikle Çin'in hükümet ve finans kurumlarını hedef alan siber saldırıların arttığı iddia edildi.

Snowden vakası
ABD'nin siber istihbarat kurumu Ulusal Güvenlik Ajansının (NSA) eski çalışanı Edward Snowden tarafından ifşa edilen faaliyetleri, siber casusluk ve espiyonaj faaliyetleri alanındaki en ayrıntılı bilgileri içeriyor.

Snowden'ın uluslararası kamuoyuna ifşa ettiği bilgiler, NSA'nın Amerikan internet şirketlerinin topladığı tüm özel iletişim verilerine erişebildiğini ve yabancı ülke vatandaşlarına ait tüm internet yazışmalarının mahkeme izni olmaksızın bilgi toplamak için kullanılabildiğini ortaya çıkarmıştı.

NSA'nın ayrıca ABD'nin yurt dışı misyonlarda organize ettiği gizli birimler yoluyla yabancı ülkelerin hükümet binalarını gizlice dinlediği ve kayıtlar tuttuğunu göstermişti.

Snowden'ın yayımladığı örgüt içi belgeler, Amerikan istihbaratının Almanya Başbakanı Angela Merkel'in telefonunu dinlediğini açığa çıkarmış, bu olay iki müttefik ülke arasında krize sebep olmuştu.

İran'ın nükleer programına sabotaj iddiası
Sanayi makinelerinin, uyduların, savunma sistemlerinin ve ulaştırma, haberleşme, enerji gibi milyonlarca insanın hayatını etkileyen altyapı donanımlarının dijital ortamda işletiliyor olması, gerçek dünyayı siber saldırıların hedefi haline getiriyor.

Siber güvenlik uzmanları 2010'da "Stuxnet" adlı kötü amaçlı bir yazılımın dünya üzerinde binlerce fabrika bilgisayarlarına bulaştığını keşfetti. Microsoft işletim sistemlerini ve Siemens yazılımlarını kullanan fabrikalardaki makine kontrol sistemlerine bulaşan kötü amaçlı yazılım, makinelerin çalışmasını durdurarak üretimi sekteye uğratmak amacıyla tasarlanmıştı.

Her ne kadar taraflardan hiçbiri resmen kabul etmese de kötü amaçlı yazılımın ABD ve İsrail tarafından, İran'ın nükleer programını hedef almak için üretildiği ortaya çıkmıştı.

17 Şubat 2019 Pazar

26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, 'Ergenekon'dan Çıkış'ı anlattı

İlker Başbuğ, kısa süre önce piyasaya çıkan “Ergenekon’dan Çıkış” adlı kitabında, kumpas davalarıyla yaşanan süreci, FETÖ’yle mücadeledeki aksaklıkları, iktidarın tutumunu, kozmik odaya ilişkin gelişmeleri anlatıyor.
Eski Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, kısa süre önce piyasaya çıkan “Ergenekon’dan Çıkış” adlı kitabında, kumpas davalarıyla yaşanan süreci, FETÖ’yle mücadeledeki aksaklıkları, iktidarın tutumunu, kozmik odaya ilişkin gelişmeleri kendi penceresinden anlatıyor. Devletin tüm kurumlarını, toplumun tüm kesimlerini, kararlı, tutarlı, yürekli bir özeleştiri vermeye davet eden Başbuğ, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı, FETÖ eliyle asimetrik psikolojik savaş yapıldığını vurguluyor. Açılım süreci ile kumpas davalarının aynı döneme denk geldiğine dikkat çeken Başbuğ, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimini ise Türk milletinin son 200 yıldır yaşadığı en vahim hadise olarak niteliyor. Kumpas davalarında 26 ay hapis yatan 26. Genelkurmay Başkanı Başbuğ ile son kitabını konuştuk.

FETÖ’nün ele geçirmek istediği en büyük hedefinin, en çok yıpratmak istediği kurumun, en yoğun ve sinsi şekilde örgütlendiği yapının Türk Silahlı Kuvvetleri olduğu görülüyor. FETÖ bunu yaparken, kullandığı en etkili araç, en işlevsel aparat neydi?

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı asimetrik psikolojik harp uygulandı. Asimetrik psikolojik savaşı yürütenlerin temel amacı, Türk ordusunu dünya orduları arasında özel kılan milli ordu kimliğini, milletin ordusu olma özelliğini, gücünü milletin güveninden ve sevgisinden almasından kaynaklanan niteliğini zedelemekti. Ordu ve millet arasındaki bağı koparmaktı. Ordumuza karşı bu asimetrik psikolojik savaş, öncelikle ve özellikle medya aracılığıyla yürütüldü. Türk Ordusu’nun medyası yok, ama FETÖ’nün kendi medyası vardı. Dahası biz kurum olarak yasalara ve etik değerlere bağlıyken, FETÖ’nün bunlara hiç bağlı kalmadığı biliniyordu.

Stratejik hedefe yönelik

Türk ordusuna karşı yürütülen sinsi mücadelenin medya üzerinden yapılan ilk saldırısı hangi olaydı?

21 Ekim 2007 tarihindeki Dağlıca saldırısı, çok önemli bir kırılma noktasıydı. Bu saldırı, PKK terör örgütünün tek başına yaptığı bir eylem değildi. Taktiksel bir eylem de değildi. Stratejik hedefe yönelikti. O saldırının arkasında ABD yönetiminin olduğunu düşünüyorum. Bu saldırıdan yaklaşık bir ay sonra, 15 Kasım 2007’de, orduya karşı yürütülen asimetrik psikolojik harbin propaganda bülteni olan Taraf gazetesi çıkmaya başladı. Dağlıca saldırısından bir hafta önce de, 15 Ekim 2007 tarihinde, David Phillips’in, açılım sürecine ilham kaynağı olan ünlü raporu açıklanmıştı. Taraf, merkez medyayı, ana akım medyayı da çok fazla etkiliyordu. Yaptığı yalan haberler, attığı manşetler, ertesi gün ana akım medyada kullanılıyordu. Dağlıca ve Aktütün saldırılarında, Balyoz kumpasında yaptığı haberleri, bir gün sonra diğer gazetelerde okuyorduk. Taraf gazetesine gelen yazılar, haberler hep emniyet içinde yuvalanmış FETÖ’cüler tarafından servis ediliyordu.

Halkımız fazla hoşlanmaz

Bu saldırılara karşı siz ne yaptınız? Asimetrik psikolojik harpte, ilk hamleyi yapan, ilk algıyı yaratan, başarılı olur. O dönemde ciddi ve başarılı basın toplantıları yaptık. Bunlar medyada geniş ölçüde yer aldı. Fakat Dağlıca saldırısı öylesine planlı ve stratejik bir hamleydi ki, bizim çabalarımız umulan etkiyi sağlamadı. Maalesef Türk Silahlı Kuvvetleri, bunlara gerekli yanıtları vermede istenen düzeyde başarılı olamadı. Şu da var, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, sebebi ne olursa olsun medyada çok sık yer almasından halkımız fazla hoşlanmaz.

Dağlıca saldırısının stratejik hedefi neydi?

Stratejik hedef; Türk ordusunun terörle mücadelede başarılı olamadığına, terörü bitiremediğine, o nedenle geriye kalan tek yolun siyasi çözüm olduğuna halkı inandırmaktı. Nitekim o dönemde kamuoyu büyük bir karamsarlığa kapıldı. Siyasi otorite üzerinde de medya vasıtasıyla baskı kuruldu. Öyle bir siyasi ortam oluştu ki, çok farklı kesimler siyasi çözümü savunur hale geldi. Amaç da kamuoyunu David Phillips’in raporundaki çizgiye getirmek, çözüm sürecine ikna etmekti. Çözüm sürecinin önündeki en büyük engel Türk ordusu olarak görüldüğünden, ordunun, güvenlik politikalarının hazırlanmasındaki etkisini azaltmaktı. Zaten 2009’da Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın, “Açılımın altyapısının Dağlıca baskınından sonra yapılan diplomatik çalışmalarla başladığını” söylemesi, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Dağlıca baskınından sonra bir yol ayrımına gelindiğini” açıklaması, stratejik hedefin ne olduğunu ortaya koyuyor.

AKP’nin hedefleriyle örtüşüyordu

Dağlıca saldırısı gerçekleştiğinde AKP iktidarının orduya bakışı nasıldı? AKP, 3 Kasım 2002’de iktidara geldiğinde dışarıda siyasi meşruiyetini öncelikle Avrupa Birliği’nde arıyordu. Avrupa Birliği de, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin milli güvenlik konularındaki etkisinin azaltılmasını, fikrini söylemesinin önlenmesini istiyordu. Türkiye’deki liberaller ise sürekli askeri vesayet olduğunu söylüyor, bundan yakınıyorlardı. Avrupa’nın ve liberallerin bu tutumu, AKP’nin hedefleriyle örtüşüyordu.

O generallerin tasfiye edilmemesi düşündürücü

Kozmik odanın açılması konusundaki tavrınız çok eleştirildi. “Bugün de olsa aynı şeyi yaparım” dediniz. Bunun sebebi ne?

Benim dönemimde kozmik oda açıldı fakat tek bir belge, tek bir kâğıt parçası bile dışarı çıkarılmadı. Belgelere gözümüz gibi baktık, koruduk. Benim görev sürem bittikten sonra, 16 Mart 2013 tarihinde kozmik oda bir kez daha açıldı. Maalesef o zaman bilgiler verildi, belgeler dışarı çıktı. Bu tamamen yasadışı bir işlemdi.

Dışarı çıkan belgeler arasında en önemlisi ne olabilir?

Savaş halinde, işgal edilen yurt topraklarında, gayri nizami harpte görev yapacak yurttaşların listesi çıktı dışarı. Bu listeler, bir yabancı devletin eline geçmiş olabilir. İktidarı bu konuda çok uyardık. Sonuçta söz konusu yurttaşların görevleri iptal edildi.

Kumpas, tertip davalarında; Cumhuriyetçi askerlere, aydınlara, bilim insanlarına, gazetecilere yapılanlarda FETÖ’nün yanında, iktidarın hiç mi kusuru, sorumluluğu, kabahati yok?“Ben bu davanın savcısıyım” denilen günler, “Ne istediniz de vermedik” şeklindeki itiraflar, FETÖ ve iktidar arasındaki yakınlığı, işbirliğini göstermiyor mu?

AKP - FETÖ ilişkisini 5 safhada ele alıyorum. Birinci safha; 2002 - 2007 arası dönemdir. İktidar, FETÖ’nün bürokrasideki gücünden, Türkiye içindeki ve dışındaki bağlantılarından istifada etmiştir. İlişkiler güçlüdür. O dönemde AKP, orduyla doğrudan çatışmamıştır. Bu işi Avrupa’ya ve liberallere bırakmıştır. İkinci safha; 2007 - 2011 dönemidir. 2007 yılında hem Ergenekon süreci, hem de açılım projesi başlamıştır. Bu dört yıllık dönemde, iktidar ve FETÖ arasında çok sıkı işbirliği vardır. Ordu karşıtı tertipler, komplolar devreye sokulurken, iktidarın olurunun alındığını düşünüyorum.

İplerin koptuğu dönem

Üçüncü safha; 2011 - 2013 dönemidir. FETÖ’nün MİT Müsteşarı’na yönelik hamlesi, iktidarın dershanelere ilişkin kararı bu dönemdedir. O safha, 17 - 25 Aralık operasyonlarıyla sona ermiştir. Dördüncü safha; 17 - 25 Aralık 2013’te başlamış, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiyle bitmiştir. İki yapının tamamen birbirinden koptuğu dönemdir. Beşinci safha ise darbe girişimiyle başlamıştır ve sürmektedir. Çatışma safhasıdır. Ben dördüncü safhadan itibaren, FETÖ ile mücadelede Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yalnız bırakıldığını söylemekle birlikte, hem 17 - 25 Aralık 2013’ün FETÖ ile mücadelede milat olarak kabul edilmesini hem de 2014 ve 2015’te terfi ettirilen general ve amirallerin yüzde 65’inin darbe girişiminden sonra tasfiye edilmiş olmasını çok düşündürücü buluyorum.

Siyasi ayak hâlâ yok

İktidar, 17 - 25 Aralık sürecinde, FETÖ’nün MİT Müsteşarı’na yönelik hamlesine karşı çıktı. Sizin tutuklanmanıza niçin karşı çıkmadı?

Birincisi; Cumhurbaşkanı Erdoğan, MİT Müsteşarı’na yönelik hareketin, asıl hedefinin kendisi olduğunu gördü. O hamleyi engelledi. Bana yapılanı ise öyle görmedi. Oysa bana yönelik hamle de, gerçekte Erdoğan’a yönelikti. İkincisi; FETÖ ile benim yüzümden güç mücadelesine girmeyi, kendisi açısından yararlı görmedi. Üçüncüsü; bana sahip çıkmaya çalışmanın Ergenekon dava sürecine zarar vereceğini düşündü. Dördüncüsü de partisi içindeki tepkilerden çekindi.

Terör örgütüyle pazarlık yaparken, genelkurmay başkanını terörist diye cezaevine koyan bir anlayış, toplumsal bellekte derin izler bırakmadı mı?

FETÖ’nün bu denli güçlenmesinde en başta siyasetin, yargının, silahlı kuvvetlerin, güvenlik bürokrasisinin, üniversitenin, medyanın, aydınların, bulundukları yer ve aldıkları görevle ilgili, az veya çok, ama mutlaka siyasi, idari, hukuki sorumlulukları var. Darbe girişiminden sonra kurumlarda iyi niyetli bir çaba var. Toplumda bu mücadelenin her alanı içermesi gerektiğine ilişkin güçlü ve ortak bir beklenti var. Ama halen siyasi ayak ortada yok. Bu durum, yarın hepimizi üzebilecek yeni gelişmelerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

Komploya uğrayanlar Cumhuriyetçi

Ordu bünyesinde FETÖ’nün öncelikli hedefinin Alevi inancına mensup subaylar olduğunu söylediniz. Laik Cumhuriyetin milli ordusunda etnik, mezhepsel kimliklerin kullanılıp, kışkırtılması nasıl mümkün olabilir?

Ordumuz; inancı, mezhebi, etnik kökeni ne olursa olsun, tüm yurttaşlarımızı kucaklar. Milli orduda etnik, dinsel, mezhepsel kimlik düşünülemez, sorgulanamaz. Ehliyet ve liyakat esastır. Ben görev yaptığım sürece, etnik - mezhepsel kimliklerin sorgulandığına şahit olmadım. Bu kimliklerin terfi ve tayinlerde etkili olduğunu görmedim. Fakat FETÖ’nün etkili olduğu dönemde, MİT’ten bize gelen ihbarlarda mezhepsel kimliklerin öne çıkarıldığını gördük. Tertip, kumpas davalarında komploya uğrayanların ortak kimliği mezhep kimliği değil, Cumhuriyetçi kimlikleridir. Bir ülke için etnik ayrımcılıktan daha kötü olanı mezhepsel ayrımcılıktır. Mezhepsel kimliğe dayalı çatışma ihtimali çok daha büyük bir tehlikedir. PKK terör örgütü, ilk eylemini gerçekleştirdiği 1984 yılından bu yana, etnik çatışma çıkarmayı başaramamıştır. Buna karşın, Malatya’da, Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta yaşanan acı olaylarda etnik hassasiyetler fazlasıyla kaşınmıştır.

26 AYLIK HAPİS HAYATI ÇOK ŞEY ÖĞRETTİ

Görevinizle ve o dönemde yaşananlarla ilgili özeleştiri yaptınız mı?

Kendine güvenen insan elbette özeleştiri yapar, yapmalıdır. Görevimle ilgili özeleştiri yaptığım çok konu var. 26 aylık hapis hayatı da hem özeleştiri yapmamı sağladı hem çok şey öğretti. Silivri’de olduğum dönemde ilk kez tanıştığım iki kişiyle, biri Müjdat Gezen, diğeri Lütfü Türkkan, ki bunlardan biri solcu, diğeri sağcı; biri sanatçı diğeri işadamı ve siyasetçi, sonradan çok yakın dost olduk. İkisi de hapis deneyimi olan bu dostlarımın, haksızlığa uğradıkları darbe dönemlerinde, sıkıyönetim dönemlerinde, biz onların ne kadar farkına vardık, onların uğradığı haksızlığı gidermek için ne kadar çalıştık diye sordum kendime. Şu sonucu çıkardım: İnsan, kendisi haksızlığa uğrayınca, dünyada haksızlık olduğunu düşünmemeli. Meseleye siyah ve beyaz olarak bakan insanlar, kendilerini karşı tarafın yerine koyabilmeliler. Bunu başarırsak, ülkemizi düzlüğe çıkarma yönünde önemli bir adım atmış oluruz.

Barış Doster / Cumhuriyet

16 Şubat 2019 Cumartesi

The Economist'den çok konuşulacak sosyalizm tespiti

The Economist, milenyum (Y-kuşağı) gençlerinin sosyalizme ilgisini ele aldığı yeni sayısında 'sosyalizmin tekrar moda olduğunu' yazdı.
Derginin kapağına da taşıdığı ‘Y kuşağı sosyalizmi' başlıklı analizi Sovyetler Birliği'nin çöküşünden 30 yıl sonra sosyalizmin özellikle 1980 ve sonrası doğan gençler arasında tekrar ‘trend' olduğunu ve yeni bir sol doktrinin doğmakta olduğunu öne sürüyor.

Sputnik'in aktardığına göre 'Kapitalizm kazanmıştı ama aradan 30 yıla yakın bir süre geçti ve şimdi sosyalizm tekrar moda oldu' ifadelerine yer verilen analiz özetle şöyle:

"Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle uzun süredir devam eden ideolojik savaşın galibi belli oldu. Kapitalizm kazandı ve sosyalizm ekonomik başarısızlık ve siyasi baskı ile yanyana kullanılan bir terim haline geldi.

Aradan 30 yıla yakın bir süre geçti ve şimdi sosyalizm tekrar moda oldu. Amerika'da yeni seçilen bir kongre üyesi Alexandria Ocasio-Cortez kendisini demokrat bir sosyalist olarak tanımlayınca sansasyon yarattı. ABD 2020 başkanlık seçimlerinde demokrat adaylar da sola meylediyor. Birleşik Krallık'ta İşçi Partisi'nin muhafazakar lideri Jeremy Corbyn Downing Street 10 numaranın anahtarlarını kazanabilir.

Sosyalizm tekrar bu kadar gündemde çünkü batı toplumlarında neyin yanlış gittiğine dair isabetli eleştiriler getirdi. Sağcı siyasetçiler genelde fikir tartışmalarından uzaklaşıp şovenizm ve nostaljiye yakın dururken, solda eşitsizlik, çevre, gücün elitlerden vatandaşa aktarılması gibi konulara odaklanıldı.

Fakat tekrar doğmakta olan sol doktrini bazı konuları doğru anlamış olsa da modern dünyaya dair çok karamsar bir yaklaşımı var. Yeni solun politikalarındaki sorunlar ise bütçe, bürokrasi ve iş dünyası gibi konulardaki naifliğinden kaynaklanıyor."

Karl Marx'ın mezarına ikinci saldırı

Komünizmin en önemli ideoloğu Karl Marx'ın Londra'daki mezarı iki haftada ikinci kez saldırıya uğradı.
Londra'nın kuzeyindeki Highgate'de bulunan mezardaki anıta kimliği belirsiz kişilerce kırmızı boyayla "Nefret öğretisi", "Soykırımın, terörün, zulmün ve kitle katliamının mimarı" yazıldı.

Alman komünist filozof Karl Marx'ın mezarında bulunan anıtın mermer tabelası 4 Şubat'ta da çekiçli saldırıya uğramış ve tabela hasar görmüştü.


Marx'ın 1883'te defnedildiği mezar, 1956'da 50 metre ileriye taşınmıştı.

Mezarın kapitalist Batı Bloku ile komünist Doğu Bloku arasındaki Soğuk Savaş'ın zirve yaptığı bir dönemde mezarlığın daha görünür bir noktasına taşınması, İngiltere'de tartışmalara yol açmıştı.


Marx'ın mezarı 1970'de boru tipi bombayla yapılan bir saldırının hedefi olmuş, çeşitli zamanlarda da boyalı saldırılara maruz kalmıştı.


Karl Marx 1849'da "vatansız" bir sürgün olarak geldiği ve hayatının geri kalanını geçirdiği Londra'da başta "Komünist Manifesto" ve "Kapital" olmak üzere önemli eserlerini kaleme almıştı. 


Marx, Highgate mezarlığında o dönemde ateist ve agnostiklere ayrılan bölümde toprağa verilmişti.

9 Şubat 2019 Cumartesi

ABD'li komutandan 'ilk vuran biz olalım' çağrısı!

ABD Donanması Deniz Operasyonları Komutanı John Richardson, "Rusları karşılık vermeye zorlayalım" dedi.
ABD Donanması Deniz Operasyonları Komutanı John Richardson, Washington'a Rusya ve Çin'e saldırıp, karşılık vermeye zorlama çağrısı yaptı. Rus senatör Oleg Morozov, bu çağrıların nükleer silah kullanımı ve büyük bir savaş tehdidi ile dolu olduğunu söyledi.
Atlantik Konseyi'nde konuşan Richardson, Rusya'yı Azov Denizi'ni bloke etmekle ve Doğu Akdeniz'de askeri varlığını arttırmakla suçladı. Çin'in de Güney Çin Denizi'ni askerileştirdiğini belirtti.

'İLK HAREKETİMİZE YANIT VERMEYE ZORLAMAK HARİKA OLURDU'

ABD'nin dünyadaki tehditlere karşı ne yapması gerektiği yönündeki bir soruyu yanıtlayan Richardson, Washington'ı Moskova ve Pekin'e karşı daha saldırgan olmaya çağırdı.

Richardson, Rusya'nın kilit sular üzerinde kontrolünü arttırmasından sonra ABD'nin ‘ilk darbeyi vuran' taraf olması gerektiğini kaydetti.

ABD'nin sadece geri püskürtmeyi değil, bazı bölgelerde bizzat baskı kurmayı düşünmesi gerektiğini de vurgulayan Richardson "Rusları, rakiplerimizden bazılarını bizim ilk hareketimize yanıt vermeye zorlamak harika olurdu" dedi.

‘RUSYA'YA SALDIRI ÇAĞRILARI NÜKLEER SİLAH KULLANIMI VE SAVAŞ TEHDİDİYLE DOLU'

Rus senatör Oleg Morozov, ABD'den gelen Rusya'ya yönelik saldırı çağrılarının nükleer silah kullanımı ve büyük bir savaş tehdidiyle dolu olduğunu vurguladı.

Sputnik'e konuşan Morozov "Baskı yapmak ve ilk vuran taraf olmak, savaş demek. Hem de gözle görülür bir neden olmadan. Zira ABD ve NATO'nun askeri hareketliliğine bakacak olursak, bizim eylemlerimiz asgari düzeyde bir öz savunma olarak kalıyor. Modern koşullarda ABD ile Rusya arasında herhangi bir kriz, nükleer silah kullanımı ve büyük bir savaş tehdidiyle dolu" dedi.