6 Ağustos 2017 Pazar

Rusya’nın Blackwater’ı Wagner, Suriye'de

Rus ‘Wagner Özel Güvenlik’ şirketi, ABD’nin Irak’ta kullandığı Blackwater’ı andırıyor. Tamamı eski askerlerden oluşan Wagner’in Suriye’deki varlığı 5 bin personele ulaştı. Maaşları 4 bin doları geçen bu lejyonerler arasında Müslüman Çeçenler de var.

Rusya, ABD’nin Irak işgalinde kullandığı paralı ordusu ‘Blackwater’ benzeri güvenlik şirketi Wagner’i, Ukrayna’nın ardından Suriye’de devreye soktu. Rus lejyonerlerin, Washington ile Moskova arasında imzalanan ‘ateşkes bölgeleri’ mutabakatı sonrası Suriye’de daha etkin olması bekleniyor. 2014 yılından buyana Suriye’de gayriresmi faaliyet gösteren ve sıcak çatışmalara da katılan Wagner, özel güvenlik şirketlerinin Suriye’de resmi faaliyet göstermesinin Rus parlamentosu tarafından kabul edilmesiyle birlikte operasyonlardaki giz perdesini de kaldırdı.

MÜSLÜMANLAR DA VAR
Bu ayın başında Rusya pasaportu taşıyan Wagner’e bağlı 2 bin lejyonerin daha Suriye’ye girdiği iddia ediliyor. Böylece şirketin Suriye’deki paralı asker sayısı 5 bine ulaştı. Gelenler arasında İnguş ve Çeçen kökenli Rusya vatandaşı Müslüman savaşçılar da bulunuyor. Wagner üyeleri, ‘ateşkes garantörlüğü’ yanında Rusya’nın göz diktiği doğalgaz ve petrol havzalarının da ‘güvenliğini’ sağlayacak.

TAMAMI ESKİ ASKER
Wagner şirketi ilginç özelliklere sahip. Ukrayna’da Rusya yanlısı ayrılıkçı milisleri desteklemek için çatışmalara dahil olan Wagner milisleri, Suriye’nin Palmira bölgesinde de DEAŞ’la savaştı. Gizlilik içinde hareket eden şirket personeli, 35 ile 55 yaş arası emekli ordu mensuplarından oluşuyor. İddiaya göre eğitim yeri olarak Rusya’nın güneyindeki Krasnodar’a bağlı Molkino kasabasını seçen Wagner, ismini komutanlarının telsiz çağrı kodundan alıyor.

GİZLİLİK ANA KURAL
Wagner’in finansmanının nasıl sağlandığına yönelik net bir bilgi bulunmuyor. Ancak her gün onlarca kornet füzesiyle zırhlı araç eğitimi dahi yapıldığı göz önünde bulundurulduğunda ciddi bir finans desteğinin şart olduğu anlaşılıyor. Wagner’e bağlı askerlere eğitimleri sırasında aylık 1100 dolar ödeniyor. Savaşa gönderilmeleri için bu eğitimlerden başarıyla geçmeleri şart. Askerlerin sosyal medya kullanmamaları ve yapılan faaliyetler hakkında en az 10 yıl boyunca konuşmamaları, Moskova yönetiminin getirdiği kesin kurallardan bazıları.

MAAŞLARI BİNLERCE DOLAR
Ukrayna’da savaşan Wagner askerlerine 1700 ile 3 bin 350 dolar arasında maaş ödemesi yapıldı. Komutan düzeyinde olanların maaşı ise 4 bin 250 dolara kadar çıktı. Şam yönetimiyle de gizli bir anlaşma yapan Wagner, Suriye içindeki çatışmalarda çok sayıda üyesini kaybetti. Wagner’in yönetimi ise Dmitri Utkin adında eski bir teğmenin elinde. Hakkında çok fazla bilgi olmayan Utkin’in, Wagner’in başında ‘göstermelik’ olarak bulunduğu, asıl yöneticinin başkası olduğu söyleniyor.

Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/rusyanin-blackwateri-wagner-suriyede/1219160


4 Mayıs 2017 Perşembe

Siyasetin dört devrimci lideri

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, ülkenin kaderini radikal şekilde etkileyen dört önemli lider vardır.

Bu liderlerin iktidarları döneminde ilginç bir tarih akışı vardır ayrıca. Her 30 yılda bir, devrimci karakterli bir lider gelmiş, her lider 10 ile 14 yıl arasında iktidarda kalmıştır.

Büyük devrimlerin olduğu bu dönemlerin ardından da, 'evrimci' karaktere sahip koalisyon dönemleri olmuştur.

Bu tarihi akışı değiştiren tek lider Erdoğan oldu. Dün AK Parti'ye yeniden üye olarak, tarihi değiştirme hamlelerine yenisi ekledi.

Detayları anlatayım.

SİYASETİN DÖRT DEVRİMCİSİ

Bana göre siyaset tarihimizin dört devrimci lideri var.
Mustafa Kemal Atatürk/CHP (1924-1938)
Adnan Menderes/DP (1950-1960)
Turgut Özal/ANAP (1983-1993)
R. Tayyip Erdoğan/AK Parti (2002-…)

Bu dört devrimci liderin, hayatımızın akışını, ülkenin kaderini, geleceğini etkileyen ve onları “değiştirici/devrimci" olarak siyaset tarihine geçiren ortak özellikleri vardır.

Mesela hepsi büyük krizler ve buhranlar sonucu ortaya çıkmıştır.
Atatürk, yıkılan imparatorluk ve Birinci Dünya Savaşı sonrası.
Menderes, İkinci Dünya Savaşı bitimi, tek parti iktidarlarının sona ermesi sonrası.
Özal, 12 Eylül Askeri Darbesi sonrası ve soğuk savaş bitimi.
Erdoğan, 28 Şubat post modern darbesi, 2001 büyük ekonomik, siyasi ve sosyal kriz sonrası…
Erdoğan hariç, hepsinin icracı iktidarları, 10 ile 14 yıl arasında sürmüştür. Bu süre içinde çok hızlı ve çok güçlü değişimler yaşatmışlardır ülkeye. Bu devrim niteliğindeki değişimler sancılı, zor ama sonrasında ekonomik ve sosyal olarak büyük sıçramalar ve refah ortamları oluşturmuştur.

BÜYÜK LİDERLER 30 YILDA BİR ÇIKIYOR

Devrimci karakterli liderler, 30 yılda bir ülkede iş başına gelmiş. Neredeyse hepsi aynı özelliklere sahip: Radikal tutumlu, karizmatik, cesur, risk alan, vizyoner, devrimci karakterli...
İlginçtir ilk üç lider göz önüne alındığında, kendilerinden sonra devrimci özelliğe sahip liderlerin iktidara gelmediği görülür:
Atatürk/İnönü
Menderes/Demirel
Özal/Yılmaz

Her devrimci liderden sonra daha yumuşak, az risk alan “sürdürücü/evrimci liderler" görevi devralmış ve misyonu sürdürmüştür.

Bir devrimci liderin ardından başka bir devrimci liderin gelmemesini iki şeye bağlayabiliriz belki:
1. Yeni bir devrimci lider için ihtiyaç duyulan toplumsal ve siyasi şartların oluşmaması.
2. Bir devrimci liderin yorucu, baş döndüren değişimlerini sindirmek, içselleştirmek ve dinlenmek için toplumun zamana ihtiyaç duyması

LİDER SİYASETÇİLER SAĞDAN ÇIKIYOR

Koalisyon iktidarları da bu devrimci süreçlerin bitiminden sonra oluşmuş, ülke bir süre koalisyonlar tarafından yönetilmiştir. Ancak koalisyon dönemlerinin hiçbirinde devrimsel değişimler olmamıştır.
İlginçtir, Türkiye'de sağ siyaset ekolünün tutucu, sol siyaset ekolünün değişimci, yenilikçi olduğu iddia edilmesine rağmen, devrimci liderlerin dörtte üçü sağ siyaset ekolünden gelmiştir (Atatürk'ün iktidarı döneminde siyasette sağ ve sol kavramları henüz yerli yerine oturmamıştı. CHP'yi sola çeken İnönü oldu.) Dolayısı ile sol siyaset Cumhuriyet tarihinde hiç devrimci siyasetçi/lider çıkaramamıştır.
Ecevit ve Erbakan'ı ayrı tutmak gerek

Türk siyaset tarihinde Ecevit ve Erbakan'ı ayrı bir kategoriye koymak gerek. İkisi de devrimci karakterli liderlerdir aslında. Ecevit, “hakça bir düzen”, Erbakan “adil düzen” diyerek, mevcut sisteme ve düzenlere devrimci bir itiraz geliştirmiş, ancak tek başına iktidara gelerek zihinlerindeki devrimi hayata geçirmeleri mümkün olmamıştır.

Şaşırtıcıdır, devrimci karakterli bu iki liderlerin ortak kurdukları koalisyon hükümeti (1974), Türkiye'ye devrimci dönüşümler yaşatmamış, sadece Kıbrıs Barış Harekatı kararını almıştır.
Yine de “Karaoğlan Ecevit” ve “Erbakan Hoca”, milletin ayrı sevdiği iki lider olmuştur. Ecevit, CHP'nin sert sol ve Kemalist karakterini değiştirmiş, “Demokratik Sol” kavramını kullanarak, daha milli bir sol siyasi akımının doğmasını sağlamıştır.

Erbakan Hoca da, “Milli Görüş” akımıyla, Türkiye'de muhafazakar siyasetin ortaya çıkmasını sağlamış ve yeni bir zemin oluşturmuştur. O zeminden Özal ve Erdoğan gibi iki devrimci lider doğmuştur.

ERDOĞAN'IN YOL HARİTASI NE OLACAK?

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini getirerek, siyasette ve ülkede tarihi değişimlerden birini daha yapan Erdoğan'ın hikayesi devam ediyor.

Hiçbir lidere nasip olmayacak güçte ve uzunlukta iktidarda kalarak, şimdiden kırılması zor rekorlara imza attı.

Şimdi gözler 21 Mayıs'ta yapılacak genel kurul sonrasındaki MKYK ve kabine değişikliğine çevrildi. Erdoğan'ın alacağı kararlar, AK Parti'nin ve ülke siyasetinin bundan sonra nasıl bir yol haritasına sahip olacağını gösterecek. Tabi 2019 seçimlerini de doğrudan etkileyecek.

Kemal Öztürk

Alıntı:
http://www.yenisafak.com/yazarlar/kemalozturk/siyasetin-dort-devrimci-lideri-2037685

17 Mart 2017 Cuma

Ankara, Batı’dan askeri donanım almaktan neden vazgeçiyor?

Milli Savunma Bakanlığı 2017-2021 dönemi için tedarik planını belirledi. Ankara’nın stratejik hedefi, ‘teknolojik üstünlüğü bulunan küresel oyuncu’ olmak. Geçtiğimiz 15 yılda Türk menşeili askeri ürünlerin ihracatı neredeyse 7 kat arttı. Ancak orduda eskiden de olduğu gibi hala eski silahlar kullanılıyor.

Russia Today (RT), Türkiye'nin gerçek anlamda modern bir ordu kurmasını engelleyen nedenleri araştırdı.
Defense News portalı, Türkiye Milli Savunma Bakanlığı Savunma Sanayi Müsteşarlığı'nın 2017-2021 dönemi için 124 sayfalık Strateji Planı hazırladığını bildirdi. Belgeye göre hükümet, ülke içindeki silah üretimini büyütmek için ek çaba harcayacak.
HER ŞEY YERLİ ÜRETİM
Milli Savunma Bakanlığı'nın önceliğinde yaklaşık 400 program bulunuyor. Havacılık alanında Ankara hafif helikopter, İHA, 5. nesil TF-X avcı uçakları ve savaşta kullanılabilir eğitim uçaklarının tasarım ve üretimine yönelik çaba harcıyor.
Türkiye, kara kuvvetlerinin modernizasyonu için ‘akıllı mühimmat', yeni nesil Altay tankları, Kirpi zırhlı askeri araçları, tanksavar ve çeşitli topları tedarik etmeyi planlıyor.
Ayrıca Türkiye'deki tersaneler ve gemi fabrikaları da büyük anlaşmalar bekliyor. Milli Savunma Bakanlığı, (radar ve gözetleme sistemleri gibi) özel donanımlar, nöbet ve devriye botları, korvet, destroyer ve mayın önleme gemileri tedarik ederek, sahil güvenlik kuvvetlerini de güçlendirmeyi amaçlıyor.
Türk ordusuna 2021'e kadar (30 stratejik ve 28 taktik) 58 keşif İHA, 35 Altay tankı, bir mobil elektronik savaş sistemi, sahil güvenlik radarları ve ilk eğitim uçağı teslim edilmiş olması planlanıyor.
Yakın yıllarda Türkiye savunma sanayiinin, ‘kara platformları' (muhtemelen Altay tankları) için motor, (helikopterler takılan) turbo şaft motoru ve savaş uçakları için roket saldırısı önleme sistemi üretmiş olması gerekecek.
UZUN MENZİLLİ FÜZE SİSTEMİ
Savunma sanayiinin ayrıca 8 adet hava savunma sistemli TF2000 yeni firkateyn ile ilgili geciken proje çalışmalarını başarması gerekecek.
Türkiye'nin en iddialı ödevi ise kendi uzun menzilli füze sisteminin (muhtemelen hava savunma sisteminden bahsediliyor) ve füzesavar sisteminin kurulması. Bu sistemlerin maketleri 2021 yılında geliştirilmiş olabilecek.
TÜRKİYE'NİN KENDİ ÜRETİM POTANSİYELİYLE
Savunma Bakanı Fikri Işık, Türkiye'nin savunma sanayii alanında dünya liderlerinin arasında yer alması gerektiğini söylüyor. Türkiye'nin savunma ve havacılık-uzay sanayiinin yıllık cirosu 200'den bu yana 3 kat (1,3 milyar dolardan 5 milyar dolara), ihracatı ise (247 milyon dolardan 1 milyar 655 milyon dolara) 6,7 kat arttı.
Açıkça görülen başarılara rağmen 2017-2021 Strateji Planında Türk savunma sanayiinin hala yurtdışı ortaklığa bağlı kalmaya devam ettiği belirtiliyor. Milli Savunma Bakanlığı bu konuda parçaların ve nihai ürünlerin yerli fabrikalarda devam ettirilmesini öneriyor.
Güvenlik kurumlarına yerli üretim donanım ve silah almaları öneriliyor. Bununla birlikte hükümet, bilimsel araştırma ve deney-tasarım çalışmalarına desteğini arttırmayı planlıyor. Şu anda bu çalışmalara yılda yaklaşık 900 milyon dolar ayrılıyor.
YERLİ FİRMALARIN REKABET GÜCÜ ARTACAK
Milli Savunma Bakanlığı, savunma sanayii alanına yapılan yatırımların sadece silahlı kuvvetlerin modernizasyonuna değil, ihracat potansiyelinin arttırılmasına da yansıyacağını tahmin ediyor.
Buradaki mantık, döviz ve özel yatırımların devlet bütçesinin üzerindeki yükün azaltılmasında katkı sağlayacağı yönünde. Strateji planında, "Çeşitli finansman kaynakları, yerli firmaların uluslararası pazardaki rekabet gücünü yükseltecektir" deniyor.
'MONTAJ ÜNİTESİ' KONUMU SÜRÜYOR
Milli Savunma Bakanlığı'nın iyimser çağrılarının ve etkileyici silah ihracat istatistiklerinin arkasında, Türkiye savunma sanayiinin en az 2021'e kadar çözemeyeceği bir yığın sorun bulunuyor. Şu anda Ankara'nın gerçek başarısı oldukça mütevazı gözüküyor.
Uzmanlar, Türkiye'nin, Rusya'nın veya (ABD, Almanya, Fransa, İngiltere gibi) NATO ortaklarının elinde bulunan benzersiz silah tasarımı deneyimine sahip olmadığı görüşünde birleşiyor.
Türkiye, Batı'nın askeri ürün ve parçalarını kullanan ‘montaj ünitesi' durumunda. Örneğin Türkiye'nin hava sanayi şirketi TUSAŞ (TAI), Lockheed Martin F-16C/D avcı uçaklarını bu şekilde üretiyor.
Ankara'nın yerli üretim olarak adlandırdığı askeri donanımların büyük bir kısmı aslında Batılı ürünlerin değiştirilmiş alternatifleri. Örneğin FNSS Savunma Sistemleri A.Ş., ABD'nin 1960'lı yıllarda ürettiği M113A1 zırhlı aracının bazında tasarlanmış olan AIFV (ACV-15) piyade araçları üretiyor.
Roketsan şirketinin ürettiği T-155 Fırtına obüsü, Güney Kore'nin SAU K9 Thunder aracının bir alternatifi. 2001 yılında Ankara, 1 milyar dolar karşılığında Fırtına aracının üretim lisansını aldı, 2004'te de üretimine başladı. Türkiye'de üretilen obüslerin üzerinde Alman üretimi motorlar kullanılıyor. 2011'de Azerbaycan, 36 adet T-155 aracı satın almak istemiş, ancak Almanya'nın bu amaçla motor tedariki yapmayacağını açıklamasıyla anlaşma sağlanamamıştı.
BAĞIMLILIK, ALTAY TANKINI DA ETKİLEDİ
Teknoloji ve parça ithalatına olan yüksek bağımlılık, çok iyi bilinen Altay tank projesini de olumsuz etkiledi. Türkiye Milli Savunma Bakanlığı, orduda kullanımda olan ve eskimeye yüz tutan Alman Leopard 1, Amerikan M60 ve M48'lerin yerlerine geçmek üzere bin adet Altay tankını tedarik etmeyi planlıyor.
Bu yolda Türkiye ciddi sorunlarla karşılaştı. 2015'in ekiminde Savunma Sanayi Müsteşarlığı ve Tümosan şirketi, Altay için motor tasarımında yardım etmek üzere Avusturyalı AVL List GmbH şirketini seçti. Ancak Viyana, Türkiye'ye silah ve askeri teknoloji sevkiyatlarına ambargo uyguladı ve AVL List GmbH'nın Ankara ile işbirliği yapmasını yasakladı.
2017'nin başında Türkiye, AVL List GmbH ile kontratı feshetti ve hem prototiplere, hem de üretilen ilk 250 tanka Alman MTU şirketinin ürettiği motorları takma kararı aldı.
TÜRK MOTORUNUN ÜRETİLMESİ TARTIŞILIYOR
Ankara'nın MTU motorlarını Fırtına obüsleri için satın alması da dikkat çekici. Almanya'nın yasağından dolayı bu silahın Azerbaycan'a satılması mümkün olmamıştı. Altay tank projesinde de benzeri bir durum yaşanabileceği için Milli Savunma Bakanlığı'nın 2021'e kadar orijinal Türk motorunun üretilmesi için talimat vermiş olabilir.
Batılı askeri donanımların montajını gerçekleştiren Ankara, bu sayede ordusundaki silahları ucuza yenileyebiliyor ve ihracattan iyi bir gelir sağlıyor. Ancak Türkiye'nin, her şeyi ile benzersiz olmasa da, kendi tasarımlarını geliştirmesi ve uluslararası pazarda bağımsız bir oyuncu haline gelmesi Batı'nın çıkarlarıyla örtüşmediği ortada.
ALMANYA İLE İLİŞKİLER TEHLİKE OLUŞTURUYOR
Almanya ile askeri teknolojiler alanındaki işbirliği Türkiye için son derece tehlikeli. İki ülke liderinin sıklıkla yaptıkları görüşmelere rağmen ülkelerarası seviyede ilişkiler gittikçe kötüleşiyor.
Sığınmacı krizi ihtilaf oluşturan başlıca faktör: Ankara sığınmacıları ülkede tuttuğu için tazminat talep ediyor, Berlin ise Türkiye'yi şantaj ve taahhütlerini yerine getirmemekle suçluyor.
Geçtiğimiz yılın haziranında Alman meclisi (Bundestag), Osmanlı İmparatorluğu'ndaki 1915 olaylarını soykırım olarak tanıdı. Bu eylem, 100 yıl önce gerçekleşen olaylardan ötürü Batı'ya karşı kendini sürekli olarak savunmak durumunda kalan Türk yönetiminin onuruna indirilen hissedilebilir bir darbe oldu.
Bu ayın ilk yarısında Avusturya, Almanya, Hollanda ve diğer bazı Avrupa ülkeleri, Türk bürokratlarına orada yaşayan Türk vatandaşlarla bir araya gelmelerine izin vermedi ve son yılların en ciddi krizi ortaya çıktı.
'NATO'YA İNANÇSIZLIK ARTTI'
Şimdi Ankara Almanya'ya karşı ekonomik yaptırım uygulamanın imkânlarını görüşüyor, ancak Berlin'in karşı tedbirleri, Türkiye'nin savunma sanayi alanındaki birçok iddialı projesini batırabilir.
Ankara aslında bir ‘pat' durumuna geldi. Türkiye, geleceği olan askeri teknolojileri geliştirmenin imkânlarını araştırıyor ve aynı zamanda Rusya'ya göz kırpıyor. Türkiye'de geçtiğimiz yıl 15 Temmuz'da yaşanan darbe girişiminin ardından NATO'ya karşı inançsızlık oldukça arttı.
Erdoğan'ın ordusunda sazı elinde tutanlar ‘ulusalcılar' ve ‘Avrasyacılar' oldu. Batı Avrupa ise darbecilerle işbirliğinden ötürü ordudaki etkisini yitiren Türk subaylarının ‘Atlantik' kanadı için duyduğu üzüntüyü gizlemiyor.
'BAĞIMSIZ ÜRETİM SÖZ KONUSU DEĞİL'
Rus Arsenal Oteçestva dergisinin genel yayın yönetmeni Viktor Murahovskiy, RT ile mülakatında Ankara'nın 2021'e kadar ‘teknolojik üstünlüğü bulunan küresel oyuncu' olamayacağını ve mevcut sorunlarını çözemeyeceğini söyledi.
Murahovskiy, "Türkiye uluslararası ortaklık sistemine sıkıca entegre edilmiş durumda ve buradaki göreceli hiyerarşinin aşağılarında yer alıyor. Türkler montaj ve onarım yapabiliyor, ancak bağımsız olarak herhangi bir şeyi üretme durumları yok. Yurtdışından gelen parçalardan oluşmayan hiçbir Türk silahının adını veremiyorum" dedi.
NATO'DAKİ GERİLİM ANKARA'YI ARAYIŞA İTİYOR
Ankara'nın orduda geniş biçimde kullanılan silahları kaliteli bir şekilde üretebildiğine dikkat çeken uzman, Türkiye'nin karmaşık olmayan silah sistemlerinin üretiminde Çin'le rekabet edebileceğini aktardı.
Murahovskiy, "NATO'dan bazı müttefikleriyle gerilen ilişkiler, Ankara'yı kendisinin üretemediği yeni teknolojileri tedarik edebilecek ülkelerin arayışına itiyor. NATO'nun üyeleri arasında oldukça büyük ihtilaflar söz konusu. Türkiye'yi bir kez daha zor duruma düşürebilirler ve tabii ki Ankara, potansiyel risklere karşı kendisini güvene almaya çalışıyor" ifadelerini kullandı.

19 Şubat 2017 Pazar

George Soros'a ABD'den ‘sınır dışı’ kampanyası

Yabancı ülkelerin iç işlerine müdahale ettiği iddia edilen ünlü yatırımcı George Soros'un ABD'den sınır dışı edilmesi için bir kampanya başlatıldı.

ABD'de Başkan Donald Trump'tan Macar kökenli milyarder George Soros'u Birleşik Devletler'den sınır dışı etmesini isteyen bir kampanya başlatıldı. Sabah'ta yer alan habere göre, 9 binden fazla kişi Soros'un gönderilmesini isteyen online dilekçeye imza attı. Soros'un muhalifleri, ünlü işadamını Açık Toplum Vakfı üzerinden 100 ülkenin iç ilişkilerine müdahale etmekle suçluyor. Soros'un art arda Avrupa'daki ve dünyanın diğer bölgelerindeki isyanların fitilini ateşlediğini ve tartışmalı faaliyetleri olduğunu belirten anti-Soros cephesi, ABD için tehdit oluşturduğu konularda da müdahil olduğunu iddia ediyor. ABD'deki protesto yürüyüşlerinin arkasındaki 50'den fazla grubun Soros'un kaynaklarından yararlandığı da belirtiliyor.

Alıntı:
http://www.finansgundem.com/haber/george-sorosa-abdden-sinir-disi-kampanyasi/1169414

Mark Zuckerberg'in beş maddelik dünya vatandaşlığı önerisi

Marx’tan 200 yıl sonra, bu kez dünyanın en zengin altıncı insanı Mark Zuckerberg bir manifesto yayımladı. Facebook’un kurucusu Zuckerberg, toplumları birbirine bağlamak için beş maddelik bir ‘dünya vatandaşlığı’ öneriyor
Karl Marx'ın, Friedrich Engels ile birlikte 170 yıl önce yayımladığı Komünist Manifesto'dan sonra dün bu kez dünyanın en zengin altıncı insanı Mark Zuckerberg bir manifesto yayımladı. 1 milyardan fazla üyesi olan Facebook'u yaratarak 44.6 milyar dolarlık servetin sahibi olan Zuckerberg, dünyayı birbirine bağlamak ve parçalanmasını önlemek için bu manifestoyu yayımladığını açıkladı.

BEŞ MADDEDE SAYDI

Ekonomik, sosyolojik ve siyasi olarak bir şey sunmasa da iyi niyetli bir çaba olarak yorumlanan Zuckerberg'in manifestosu siyasete atılma dedikodularını da güçlendirdi. Zuckerberg ise politika iddialarını yalanlıyor. ABD'nin eski Başkanı Abraham Lincoln'den alıntılar yapan Zuckerberg'in manifestosunun altında 'Mark' imzası var. 32 yaşındaki Mark'ın Facebook'ta yayımladığı 6 bin kelimelik manifestonun beş temel ayağı var. 'Küresel bir halk' kurma hedefiyle yola çıkan Zuckerberg, dünyanın dört bir yanındaki insanları bir araya getirmek için çabalarını ileriye taşıyacağının sözünü verdi. Zuckerberg, "Dünya genelinde küreselleşmenin arkada bıraktığı insanlar ve küresel bağlardan geri çekilmek isteyen hareketler var" ifadelerini kullandı.

'KÜRESEL TOPLUM' ÇAĞRISI

Dünyanın karşı karşıya olduğu sorunu 'daha fazla bağlanmak veya gidişatı tersine çevirmek' olarak tanımlayan Zuckerberg, "Artık ilerleme insanlığın sadece şehirler ya da uluslar olarak değil bir küresel topluluk olarak bir araya gelmesini de gerektiriyor" dedi. Zuckerberg, Facebook'un kullanıcılarına "Sessiz geçmişin inançları, fırtınalı bugün için yetersizdir" diye yazdı.

1-DESTEKLEYİCİ TOPLUM
Geleneksel destekleyici kurumların zayıfladığı bir dünyada, nasıl birbirlerini destekleyen toplumlar yaratabiliriz?
2-GÜVENLİ TOPLUM
Krizler ve sonrasında yeniden toparlanma için güvenli toplulukları nasıl oluştururuz?
3-BİLGİLENDİRİLMİŞ TOPLUM
Yeni fikirler ve genel bir bakış açısına sahip, herkesin sesinin duyulduğu bir topluluk nasıl oluşturulur?
4-YÖNETİME ORTAK TOPLUM
Nüfusun yarısının oy kullanmadığı bir ortamda, insanları daha nasıl yönetime ortak hale getiririz?
5-KAPSAYICI TOPLUM
Ortak ve genel insanlık değerlerine bağlı kültürleri içine alan kapsayıcı toplulukları nasıl yaratırız?

Barış Şimşek / Sabah

Alıntı


14 Ocak 2017 Cumartesi

Şii ile Sünni arasındaki fark nedir?

Şii ile Sünni arasındaki bölünme nereden geliyor?
Hz. Muhammed’in vefatıyla Müslümanlar iki ayrı ana parçaya bölündü: Sünniler ve Şialar.
Bölünme Hz. Muhammed’in ölümünden hemen sonra Müslümanları kimin yöneteceği anlaşmazlığından çıktı.
Sünni ile Şii mezhepleri arasındaki farklılıklar her iki mezhebin doktrinlerinin etki alanında, ritüellerinde, hukukta, inanışta ve dini organizasyonlarında kendini gösterir.
Sünniler Kimlerdir?
Sünni kelimesi, peygamberin yapmış olduğu davranışları izleyen, takip eden ve hayatına uygulayan anlamına gelen “Ehli Sünnet” kelimesinden geliyor. Günümüz Müslümanların büyük bir çoğunluğu Sünni. Sünni Müslüman oranının %85 ile %90 arasında olduğu tahmin ediliyor.
“Sünni” aynı zamanda kelime olarak ayrıca “Gelenek insanı” anlamını taşır. Buradaki gelenek kelimesi peygamberin günlük yaşamda yapmış olduğu davranış ve hareketleri temsil eder. Sünniler Kuran’da bahsi geçen tüm peygamberlere saygı duyar ve Hz. Muhammed’i son peygamber olarak görür.
Mısır Sünni İslam’ın en eski merkezlerinden biridir.
Şiilerin aksine, Sünni din önderleri ve liderleri tarihsel olarak hep devletlerin kontrolü altında olmuştur. Sünni İslam ayrıca yazılı İslam hukukunu ve dört mezhebi (Hanefi, Şafii, Hanbeli, Maliki) pratiğe döker.
Şiiler Kimlerdir?
“Şia” terimi “takipçiler” veya “izdeşler” anlamına gelen Arapça شيعة kelimesinden gelmektedir. Tarihteki kullanım “Şiat-ı Ali” yani “Ali’nin takipçileri” anlamına gelen kısaltılmış şeklidir.
“Şiilik” veya “Şia” mezhebi mensuplarına “Şii” denir. Dünya geneli toplam Şii nüfusun 120 ile 170 milyon arasında olduğuna inanılır. Her 10 Müslümandan 1’i Şia inanışına sahiptir. İran, Irak, Azerbaycan, Yemen, Bahreyn, Katar, Türkmenistan ve Lübnan’da yaygındır. Ayrıca Suudi Arabistan’ın %15’i ,Pakistan’ın %25’i ve Afganistan’ın %27’si Şiidir. Türkiye ve Suriye’deki Aleviler Şii nüfusun çoğunu oluştururlar. Türkiye Şii’lerinin yaklaşık 95’i Alevidir. Bu nedenle Türkiye’de Alevi kelimesi hatalı olarak tüm Şiileri tanımlamak amacıyla kullanılır.
Erken dönem İslam tarihinde Şia politik bir gruptu. Şiiler Peygamberin damadı Hz. Ali’nin ve onun torunlarının ve ailesinin peygamberin ölümünden sonra İslam dünyasının başına geçmesi gereken kişiler olduğuna inanır.
Hz. Muhammed’in ölümünün ardından peygamberin yakın arkadaşı Hz. Ebubekir başa geçti. Şiiler peygamberin ölümünden sonra Hz. Ali’nin başa geçmesi gerektiğine inanır ve Ebubekir’in ve diğerlerinin halifeliğini kabul etmez. Şiiler imam çizgisinde gider ve bu imamların peygamber ve Allah tarafından seçildiğine inanır.
Sünniler ve şiiler arasındaki farklılıklar:
İki mezhebin temel inanışları aynı olsa da politik anlamda birbirlerinden ayrılır. Fakat yüzyıllar boyunca devam eden bu politik ayrılıklar neticesinde pek çok dini pratik farklılığı da doğmuştur. Politik olarak birbirinden ayrılmaları nedeniyle bir çok Müslüman ülkede İran ve Suudi Arabistan çekişmesi yaşanıyor. Mezhepsel kavgalar rengini en çok Yemen, Suriye ve Irak’ta gösteriyor.
Alıntı:
http://tr.euronews.com/2016/08/01/sii-ile-sunni-arasindaki-fark-nedir



31 Aralık 2016 Cumartesi

Castro'nun son dileği

Castro'nun son dileği yerine getirildi
Küba Parlamentosu Fidel Castro'nun son isteğini yerine getirerek sokak, cadde, park gibi kamuya açık yerlere Castro'nun adının verilmemesi, anıt ve heykellerin dikilmemesini öngören yasayı kabul etti.

Küba Parlamentosu, kasım ayında yaşamını yitiren Fidel Castro'nun son dileğini yerine getirdi. Parlamento Castro'nun adının cadde, park, meydan gibi kamuya açık yerlere verilmemesi, anıt ve heykellerinin dikilmemesini öngören yasayı kabul etti. Yasa, Castro'nun adının reklam amaçlı kullanılmasını da yasaklıyor.

Yasa sadece tek bir konuda istisnaya yer veriyor: Bir enstitü ya da kurum Fidal Castro hakkında tarihi araştırmalar yapmak isterse bu durumda kurulmasına izin verilecek ve organizasyon Fidel Castro adını alıp kullanılabilecek.

Küba Devlet Başkanı Raul Castro cenaze töreninde kardeşinin yaşamını yitirmeden önce bu konuda son bir dilekte bulunduğunu belirterek "Devrim lideri, 'kişi kültü' yaratılmasının her çeşidini reddetmişti ve bu konudaki tavrını yaşamının son saatlerine kadar da istikrarlı biçimde sürdürdü" dedi.

Parlamentonunun onayladığı yeni yasa Fidel Castro'nun fotoğraflarının okul, işletme ve askeri kışlalarda asılmasına bundan sonra da izin veriyor.

Fidel Castro 25 Kasım'da 90 yaşında hayatını kaybetmişti. Castro 47 yıl boyunca ülkesini yönetmişti.

Alıntı:
http://m.dw.com/tr/castronun-son-dile%C4%9Fi-yerine-getirildi/a-36929668