ABD ile Çin arasında yaşanan ticaret savaşı ateşi gündemdeki sıcaklığını koruyor
Pekin yönetimi hafta başında en üst düzey ekonomi yetkilisi Liu He'yi, Amerikan Hazine Bakanı Steven Mnuchin ile beş gün sürecek ticaret görüşmeleri için Washington'a yolladı.
Görüşmelerden beklenti, Çin'in Amerikan şirketlerinin kendi pazarına girişini kolaylaştırması, buna karşılık ABD'nin de Çin şirketlerine baskıyı azaltması yönünde.
ABD Başkanı Donald Trump Twitter hesabından, Çin telekom şirketi ZTE'nin yeniden faaliyet gösterebilmesi konusunda Çin Devlet Başkanı Şi Jinping ile birlikte çalıştıklarını yazdı.
Halbuki haftalar önce Washington, İran'a uyguladığı ambargoyu kırarak bu ülkeye Amerikan malları sattığı gerekçesiyle, Çin telekom şirketi ZTE'nin ürettiği parçaların ABD şirketleri tarafından satışına 7 yıl yasak getirmişti.
İlişkilerdeki gelgitler ister istemez kafaları karıştırdı.
Geçen ay ABD Başkanı Donald Trump, yine Twitter'dan ülkesinin Çin ile bir ticaret savaşı içinde olmadığını yazmış ama hemen ardından yetkililerine Çin ürünlerine uygulanan 50 milyar dolarlık gümrük vergisine bir 100 milyar dolar daha eklenmesini değerlendirmeleri için talimat vereceğini söylemişti.
ABD'nin sadece geçen yıl Çin'den 500 milyar doların üzerinde ithalat yaptığını hatırlatalım.
Bu arada Çin Devlet Başkanı Xi Jinping de ticaret savaşı istemediğini ısrarla vurguluyor. Ama Çin de ABD'den aldığı 106 temel ürüne vergi koyma tehdidinde bulundu ve Ticaret Bakanlığı yetkilileri Çin'in çıkarlarını korumak için "hiç bir bedelden kaçınmayacağı" yolunda uyarılar yaptılar.
BU TİCARET ÇEKİŞMESİNİN EKONOMİK ETKİSİ NE OLUR?
İki ülke arasındaki ticaret rakamlarına hızla göz atıldığında, tahminen yaklaşık 15 trilyon dolarlık ekonomisiyle Çin'in, kısa vadede daha kötü etkileneceği görülüyor.
Eski bir IMF ekonomisti olup şu anda Standard Chartered Bank'ın Çin baş danışmanı olan Shuang Ding, iki ülkenin ekonomilerinin gerçek manada birbirine bağımlı olduğunu söylüyor.
ABD Ticaret yetkililerince verilen 2016 yılı rakamlarına göre Çin'in ABD ile ithalat ve ihracatı içeren toplam dış ticaret hacmi 578,2 milyar dolar. Yani ABD Çin'in en çok ticaret yaptığı ülke.
Bu miktarın 115,6 milyar doları ABD'nin Çin'e sattığı ürünler, 462,6 milyar doları ise Çin'den aldığı ürünler. Bu da ABD'nin Çin ile 347 milyar dolarlık bir dış ticaret açığı olduğunu ortaya koyuyor.
Ding bu açığa rağmen Çin ekonomisinin yine de ABD'ye daha çok bağımlı olduğunu, buna karşılık eğilim olarak ABD'nin Çin'e bağımlılığının arttığını, Çin'in ABD'ye bağımlılık düzeyinin ise zamanla azalmakta olduğunu söylüyor
Bu karmaşık bağımlılık ilişkileri içinde Ding'e göre, bir ticaret savaşının kazananı olmaz. Doğru soru daha ziyade "Kim daha çok kaybedecek?" olmalı.
Çin'in zor duruma düşmesinin ABD açısından ilk aşamada bir Pirus zaferi olabileceğini ama bu savaşın iki tarafa da büyük zarar vereceğini düşünüyor.
Çin uzmanı iktisatçı, ABD açısından özellikle tarım, motorlu araçlar, enerji ve bankacılık piyasasının ciddi şekilde etkileneceğini düşünüyor.
"APTALCA BİR TİCARET"
ABD Başkanı Trump bir dizi hasmane tweet atarak Çin'in ticaret kısıtlamalarının kaldırılması gerektiğini savunmuş ve mevcut durumu "aptalca bir ticaret" diye nitelemişti.
Trump ABD otomotiv üreticileri yüzde 25 gümrük vergisi öderken aynı işi yapan Çin firmalarının sadece yüzde 2,5 vergi ödediğinden yakınmıştı.
Fakat ticaret anlaşmaları öyle bir kaç günde kolayca varılabilen uzlaşmalar değil.
BBC Ekonomi muhabiri Andrew Walker mevcut küresel gümrük vergisi yapısının onlarca yıl süren çok taraflı pazarlıklarla oluştuğunu hatırlatıyor.
Genel olarak ülkeler lehlerine olan gümrük düzenlemelerinde değişikliğe gidilmesini, çekici bir teşvik paketi içermiyorsa pek kolay kabul etmiyorlar.
SİYASİ Mİ EKONOMİK Mİ?
Geçtiğimiz bir kaç hafta karşılıklı açıklamalarda bir sertleşme görüldü ama gerçekte iki ülke arasındaki ticari ilişkilerde pek bir değişiklik yaşanmadı.
İki taraf da gümrük vergilerini artıracaklarını söyledikleri ürünlerin listelerini yayınladılar ama henüz bir şey yapılmış değil.
Dahası iki ülke de geri adım atan taraf olarak görünmek istemiyor.
Çin lideri Xi Jinping ekonomide bir "reform" vaadetmişti ama bunu ABD'ye ödün veriyor gibi görünmeden yapması gerekiyor.
Ekonomist Ding, "Bir bakıma bu ikili görüşmeler sonunda Çin uzun vadeli reform planıyla uyumlu bazı taahhütlerde bulunabilir. Hizmet sektörünü dışarıya açmak, ithalat vergilerini düşürmek ve fikri mülkiyet haklarını daha iyi koruyacak düzenlemeler yapmak bunlar arasında sayılabilir" diyor.
TEKNOLOJİ SAVAŞI
Teknoloji ve Yapay Zeka söz konusu olduunda ABD geleneksel olarak büyük farkla rekabet avantajını elinde bulunduruyor.
Çin ise "Çin Malı 2025" projesiyle Çin sanayiinin bütün sektörlerinde teknolojiyi güncelleyerek bu uçurumu kapatmaya kararlı.
Çin'in teknoloji yarışında mesafeyi kapatması ihtimali ABD'de kaygıları artıran bir konu ve BBC'nin ekonomi muhabiri Andrew Walker, yaşanan ticaret çekişmesinin bilhassa Başkan Trump açısından önemli bir boyutunun da bu kaygı olduğuna dikkat çekiyor.
FATURAYI KİM ÖDEYECEK?
Sonuçta eğer ticaret çekişmesi ticaret savaşına doğru tırmanırsa, konacak yeni gümrük vergileri ve yasaklar her iki ülke ekonomisine de zarar verecek.
Başlangıçta ABD ve Çin'de alış veriş yapan, fiyatı yükselen malları alan tüketici etkilenecek, diğer ülkelerdeki tüketiciler bu dalganın kendilerini de vurmamasını umarak kaygılanacak.
Bunda çok da haksız olmayacaklar çünkü iki ülke arasındaki mesele, ekonomik ilişkilerin giriftliği gözönüne alındığında ister istemez küresel etkide bulunma riski de taşıyacak.
Bir çok malın üretimine katılan unsurlar bilhassa teknoloji sektörü dikkate alındığında küresil piyasalarda da bir belirsizlik ve risk durumu ortaya çıkacaktır ki bu da ticareti olumsuz etkileme potansiyeline sahip bir durum.
Örneğin bugün çok az telefon ya da tablet tamamen tek bir ülkede üretiliyor. Daha ziyade dünyanın çeşitli yerinde üretilmiş parçalar, uzun mesafelerden getirtilerek birleştiriliyor ve nihai ürün bambaşka bir yerde ortaya çıkabiliyor.
Bu küresel arz zinciri mesela Çin malı bileşenler birden bire pahalandığı takdirde başka yollar bulmak zorunda kalacak.
Örneğin bir telefon üreticisi, telefon pillerini Çin'de ürettiriyorsa, bunu başka bir yere taşımak zorunda kalabilir, bu da yer değiştirme, nakil ve iş gücü maliyetlerini artıracak.
Maliyetler sonuçta ürünlerin fiyatlarını etkileyecek bu da tüketiciye yansıyacak.
19 Mayıs 2018 Cumartesi
21 Nisan 2018 Cumartesi
Bahçeli'nin 5 kritik hamlesi
MHP grup toplantısındaki konuşmasında erken seçim çağrısı yapan ve 26 Ağustos 2018'i işaret eden Bahçeli, 20 yılı aşan MHP liderliğinde önemli kararlara damga vurdu
MHP'nin kurucu lideri "Başbuğ" Alparslan Türkeş'in vefatının ardından 6 Temmuz 1997'deki kurultayda MHP genel başkanlığına seçilen Devlet Bahçeli, 20 yılı aşan liderliğinde önemli kararlara damga vurdu.
1. 3 KASIM 2002 SEÇİMLERİ
Bahçeli, 1999'da MHP liderliğinde girdiği ilk genel seçimde DSP'nin ardından en çok oy alan ikinci parti olarak Meclis'e girmeyi başarmıştı. Bahçeli, Bülent Ecevit'in başbakanlığında kurulan hükümete, Mesut Yılmaz'ın Anavatan Partisi ile birlikte ortak olmuştu. 57. Hükümet, 28 Mayıs 1999'da göreve başlamasından 3 ay sonra 17 Ağustos 1999'da gerçekleşen tarihimizin en acı depremlerinden birinin yaralarını sarmaya çalıştı. 19 Şubat 2001'deki "anayasa kitapçığının fırlatılması" sonrası başlayan kriz, hükümet ile ilgili tartışmaları büyüttü. Koalisyon ortağı Bahçeli, bu ortamda erken seçime gidilmesi gerektiğini söyledi. 3 Kasım 2002'de yapılmasına karar verilen seçim ile Türkiye'nin AK Partili yılları da başladı.
2. 7 HAZİRAN 2015 SEÇİMLERİ
Kuruluşundan bu yana girdiği seçimlerden tek başına iktidarı elde edebilecek oyu alan AK Parti, 7 Haziran 2015'teki seçimde bu orana ulaşamadı. Bahçeli, seçimin ardından yaptığı ilk açıklamalarda hiçbir koalisyonun içinde yer almayacağı mesajını vererek yeni bir seçime işaret etti. Koalisyon görüşmelerinde de bir netice alınamayınca Ahmet Davutoğlu'nun başbakanlığında kurulan geçici hükümet ile 1 Kasım 2015'teki seçimlere gidildi.
3. 16 NİSAN 2017 REFERANDUMU
15 Temmuz 2016'daki darbe girişiminin ardından FETÖ ile mücadelede iktidara güçlü desteğini açıklayan Bahçeli, 11 Ekim 2016'daki grup konuşması ile de yönetim sistemi değişikliğinin fitilini ateşledi. Bahçeli, "Fiili duruma hukuki boyut kazandırmak gerek" diyerek başkanlık sistemine geçilmesi gerektiğini söyledi. Hazırlanan anayasa değişikliği teklifi ile adı "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" olan yönetim sistemi 16 Nisan 2017'deki referandum ile kabul edildi. AK Parti'nin tek başına Meclis'ten geçiremeyeceği anayasa değişikliği teklifine Meclis'te destek veren MHP, desteğini referandumda da sürdürdü ve sonuç 'Evet' lehine oldu.
4. CUMHUR İTTİFAKI
Bahçeli, AK Parti ile referandumdaki işbirliğini cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de sürdürme kararı almıştı. 8 Ocak 2018'de medya kuruluşlarının Ankara temsilcileri ile buluşan Bahçeli, partisinin cumhurbaşkanı adayı göstermeyeceğini, Erdoğan'ı destekleyeceklerini açıkladı. Yapılan yasal düzenlemenin ardından AK Parti ve MHP "Cumhur İttifakı" adıyla seçimlere birlikte girme kararını duyurdu.
5. 17 NİSAN 2018 ERKEN SEÇİM ÇAĞRISI
16 Nisan 2017 referandumunun yıldönümünden bir gün sonra Bahçeli, kritik bir çağrı daha yaptı. "Önümüzde 2 seçenek vardır. Ya normal tarih beklenecek. Ya da milli mecburiyetten dolayı seçimler erkene çekilecektir. Bilinmelidir ki, gerekli uyum yasalarının çıkarılmasının ardından MHP, seçimlerin erkene alınmasından yana takdirini kullanmaktadır" diyen Bahçeli, cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin 26 Ağustos 2018 tarihinde yapılmasını önerdi. Şimdi Bahçeli'nin yaptığı bu son çağrının karşılık bulup bulmayacağı merakla bekleniyor.
MHP'nin kurucu lideri "Başbuğ" Alparslan Türkeş'in vefatının ardından 6 Temmuz 1997'deki kurultayda MHP genel başkanlığına seçilen Devlet Bahçeli, 20 yılı aşan liderliğinde önemli kararlara damga vurdu.
1. 3 KASIM 2002 SEÇİMLERİ
Bahçeli, 1999'da MHP liderliğinde girdiği ilk genel seçimde DSP'nin ardından en çok oy alan ikinci parti olarak Meclis'e girmeyi başarmıştı. Bahçeli, Bülent Ecevit'in başbakanlığında kurulan hükümete, Mesut Yılmaz'ın Anavatan Partisi ile birlikte ortak olmuştu. 57. Hükümet, 28 Mayıs 1999'da göreve başlamasından 3 ay sonra 17 Ağustos 1999'da gerçekleşen tarihimizin en acı depremlerinden birinin yaralarını sarmaya çalıştı. 19 Şubat 2001'deki "anayasa kitapçığının fırlatılması" sonrası başlayan kriz, hükümet ile ilgili tartışmaları büyüttü. Koalisyon ortağı Bahçeli, bu ortamda erken seçime gidilmesi gerektiğini söyledi. 3 Kasım 2002'de yapılmasına karar verilen seçim ile Türkiye'nin AK Partili yılları da başladı.
2. 7 HAZİRAN 2015 SEÇİMLERİ
Kuruluşundan bu yana girdiği seçimlerden tek başına iktidarı elde edebilecek oyu alan AK Parti, 7 Haziran 2015'teki seçimde bu orana ulaşamadı. Bahçeli, seçimin ardından yaptığı ilk açıklamalarda hiçbir koalisyonun içinde yer almayacağı mesajını vererek yeni bir seçime işaret etti. Koalisyon görüşmelerinde de bir netice alınamayınca Ahmet Davutoğlu'nun başbakanlığında kurulan geçici hükümet ile 1 Kasım 2015'teki seçimlere gidildi.
3. 16 NİSAN 2017 REFERANDUMU
15 Temmuz 2016'daki darbe girişiminin ardından FETÖ ile mücadelede iktidara güçlü desteğini açıklayan Bahçeli, 11 Ekim 2016'daki grup konuşması ile de yönetim sistemi değişikliğinin fitilini ateşledi. Bahçeli, "Fiili duruma hukuki boyut kazandırmak gerek" diyerek başkanlık sistemine geçilmesi gerektiğini söyledi. Hazırlanan anayasa değişikliği teklifi ile adı "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" olan yönetim sistemi 16 Nisan 2017'deki referandum ile kabul edildi. AK Parti'nin tek başına Meclis'ten geçiremeyeceği anayasa değişikliği teklifine Meclis'te destek veren MHP, desteğini referandumda da sürdürdü ve sonuç 'Evet' lehine oldu.
4. CUMHUR İTTİFAKI
Bahçeli, AK Parti ile referandumdaki işbirliğini cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de sürdürme kararı almıştı. 8 Ocak 2018'de medya kuruluşlarının Ankara temsilcileri ile buluşan Bahçeli, partisinin cumhurbaşkanı adayı göstermeyeceğini, Erdoğan'ı destekleyeceklerini açıkladı. Yapılan yasal düzenlemenin ardından AK Parti ve MHP "Cumhur İttifakı" adıyla seçimlere birlikte girme kararını duyurdu.
5. 17 NİSAN 2018 ERKEN SEÇİM ÇAĞRISI
16 Nisan 2017 referandumunun yıldönümünden bir gün sonra Bahçeli, kritik bir çağrı daha yaptı. "Önümüzde 2 seçenek vardır. Ya normal tarih beklenecek. Ya da milli mecburiyetten dolayı seçimler erkene çekilecektir. Bilinmelidir ki, gerekli uyum yasalarının çıkarılmasının ardından MHP, seçimlerin erkene alınmasından yana takdirini kullanmaktadır" diyen Bahçeli, cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin 26 Ağustos 2018 tarihinde yapılmasını önerdi. Şimdi Bahçeli'nin yaptığı bu son çağrının karşılık bulup bulmayacağı merakla bekleniyor.
19 Nisan 2018 Perşembe
Fransa, Esad'a verdiği onur nişanını geri alıyor
Fransa, Beşşar Esed'e 2001'de verilen ülkenin en yüksek dereceli nişanı "Legion d'honneur"ü geri alacak
Fransa'nın, 2001'de dönemin Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından Beşşar Esed'e verilen ülkenin en yüksek dereceli nişanı "Legion d'honneur"ü geri alacağı açıklandı.
Fransız basınında yer alan haberlere göre, Fransa Cumhurbaşkanlığı Sarayı Elysee'nin nişanı geri almak için girişim başlattığı belirtildi.
Esed'in, Suriye'de babası Hafız Esed'in ardından 2000 yılında göreve başladığı belirtilen haberlerde, 2001'de Fransa'ya bir ziyaret gerçekleştirdiği ve dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Chirac'ın elinden, ülkenin en yüksek dereceli nişana "Legion d'honneur" layık görüldüğü kaydedildi.
Esed'in 5 dereceden oluşan nişanın en yüksek derecesi olan "Büyük Haç" ile taltif edildiği belirtildi. Kamu yayıncısı France Info, Elysee Sarayı'nın, nişanın geri alınması için gerekli prosedürü başlattığını yazdı.
Daha önce Mussolini, Çavuşesku ve Kaddafi gibi isimlere de verilen nişanı, Napolyon Bonapart'ın 1802'de kurdurduğu asker ve sivillerin yer aldığı bir kurum veriyor. Büyük Üstad ve Büyük Şansölye tarafından idare edilen kurumun, 400'e yakın çalışanı bulunuyor.
Şövalye, Subay, Kumandan, Büyük Subay ve Büyük Haç olmak üzere 5 ayrı derecesi bulunan nişanın 2010'a kadar geri alınması mümkün değildi. Bu tarihte yapılan değişiklikle cumhurbaşkanına, verilen nişanları geri alabilme yetkisi verilmişti.
Değişiklikten sonra, doping yaptığı ortaya çıkan ABD'li bisiklet şampiyonu Lance Armstrong, ırkçı söylemlerde bulunan İngiliz modacı John Galliano ve cinsel taciz ve tecavüz iddialarıyla gündeme gelen Hollywood film yapımcısı Harvey Weinstein'in nişanı geri alınmıştı.
Fransa'nın, 2001'de dönemin Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından Beşşar Esed'e verilen ülkenin en yüksek dereceli nişanı "Legion d'honneur"ü geri alacağı açıklandı.
Fransız basınında yer alan haberlere göre, Fransa Cumhurbaşkanlığı Sarayı Elysee'nin nişanı geri almak için girişim başlattığı belirtildi.
Esed'in, Suriye'de babası Hafız Esed'in ardından 2000 yılında göreve başladığı belirtilen haberlerde, 2001'de Fransa'ya bir ziyaret gerçekleştirdiği ve dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Chirac'ın elinden, ülkenin en yüksek dereceli nişana "Legion d'honneur" layık görüldüğü kaydedildi.
Esed'in 5 dereceden oluşan nişanın en yüksek derecesi olan "Büyük Haç" ile taltif edildiği belirtildi. Kamu yayıncısı France Info, Elysee Sarayı'nın, nişanın geri alınması için gerekli prosedürü başlattığını yazdı.
Daha önce Mussolini, Çavuşesku ve Kaddafi gibi isimlere de verilen nişanı, Napolyon Bonapart'ın 1802'de kurdurduğu asker ve sivillerin yer aldığı bir kurum veriyor. Büyük Üstad ve Büyük Şansölye tarafından idare edilen kurumun, 400'e yakın çalışanı bulunuyor.
Şövalye, Subay, Kumandan, Büyük Subay ve Büyük Haç olmak üzere 5 ayrı derecesi bulunan nişanın 2010'a kadar geri alınması mümkün değildi. Bu tarihte yapılan değişiklikle cumhurbaşkanına, verilen nişanları geri alabilme yetkisi verilmişti.
Değişiklikten sonra, doping yaptığı ortaya çıkan ABD'li bisiklet şampiyonu Lance Armstrong, ırkçı söylemlerde bulunan İngiliz modacı John Galliano ve cinsel taciz ve tecavüz iddialarıyla gündeme gelen Hollywood film yapımcısı Harvey Weinstein'in nişanı geri alınmıştı.
NATO'da üst düzey görev: Komuta Türkiye'de
ATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Türkiye'nin "çok yüksek hazırlık seviyeli müşterek görev gücü"nun komutanlığını üstleneceğini açıkladı.
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Brüksel'de düzenlenecek olan NATO Zirvesi öncesi Ankara ziyaretiyle ilgili açıklamalar yaptı.
NTV'nin haberine göre Stoltenberg, NATO'nun yeni oluşturacağı "çok yüksek hazırlık seviyeli müşterek görev gücü"nün komutasını iki dönem Türkiye'nin üstleneceğini söyledi.
5 BİN ASKER OLACAK
"Çok yüksek hazırlık seviyeli müşterek görev gücü"nde yaklaşık 5 bin asker olacak ve NATO'nun acil mukabele gücünden daha hızlı hareket edecek.
NATO üyesi ülkeler görev gücüne sırayla ev sahipliği yaparak komutasını üstlenecek.
"Çok yüksek hazırlık seviyeli müşterek görev gücü"nün kurulmasına 2014'te NATO'nun Galler Zirvesi'nde karar verilmişti.
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Brüksel'de düzenlenecek olan NATO Zirvesi öncesi Ankara ziyaretiyle ilgili açıklamalar yaptı.
NTV'nin haberine göre Stoltenberg, NATO'nun yeni oluşturacağı "çok yüksek hazırlık seviyeli müşterek görev gücü"nün komutasını iki dönem Türkiye'nin üstleneceğini söyledi.
5 BİN ASKER OLACAK
"Çok yüksek hazırlık seviyeli müşterek görev gücü"nde yaklaşık 5 bin asker olacak ve NATO'nun acil mukabele gücünden daha hızlı hareket edecek.
NATO üyesi ülkeler görev gücüne sırayla ev sahipliği yaparak komutasını üstlenecek.
"Çok yüksek hazırlık seviyeli müşterek görev gücü"nün kurulmasına 2014'te NATO'nun Galler Zirvesi'nde karar verilmişti.
13 Nisan 2018 Cuma
28 Şubat'a 21 yıl sonra 21 müebbet hapis
28 Şubat davasında 5 yıl sonra karar çıktı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Karadayı, Genelkurmay 2. Başkanı Bir ve eski YÖK Başkanı Gürüz'ün ile birlikte 21 kişi müebbet hapse mahkum oldu. Sanıklar temyiz süresince cezaevine girmeyecek.
Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya aralarında Çevik Bir’in de bulunduğu bazı sanıklar katıldı. Müşteki avukatları, sanıkların cezalandırılmasının yanı sıra tutuklanmalarını da talep etti. Mahkeme Başkanı sanıkların son sözlerini sordu. Sanıklardan Çevik Bir, önceki savunmalarını tekrarladığını belirterek, beraatını talep etti. Emekli Korgeneral İzzetin İyigün, “Hiçbir suçum yoktur. Buna rağmen 5 yılım elimden alınmıştır. Beraatımı talep ediyorum” derken, emekli Korgeneral Vural Avar da davanın Fetullahçı iki savcı tarafından hazırlandığını söyleyerek beraatını talep etti. Emekli Korgeneral Yıldırım Türker de “İddia edilen, olmayan bir suç nedeniyle açılan davada asıl mağdur olarak bulunuyoruz. Ne ben, ne de suçun işlendiği iddia edilen tarihte benim emrimde olan kişiler, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında yazılı, herhangi bir suçun içinde bulunmadık” diye konuştu.
KARADAYI’NIN SON SÖZLERİ
Duruşmaya katılmayan davanın bir numaralı sanığı dönemin Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’nın avukatı Erol Aras ise müvekkilinin 5 cümlelik son sözlerini okumak istedi, ancak Mahkeme Başkanı sanığın salonda olmaması nedeniyle buna izin vermedi. Karadayı’nın avukatı Aras’la şu mesajı gönderdiği öğrenildi: “Anayasa Mahkemesi yetkilidir, siz bu davaya bakmakla yetkili değilsiniz. 87 yaşındayım, kanser hastalığımdan dolayı gelemedim. Devlet 28 Şubat’ta hem PKK hem FETÖ ile mücadelemden dolayı bana devlet madalyası verdi. 28 Şubat asla bir darbe değildir. Bu iddianamenin tamamen çökertilmesini istiyorum.”
KARAR OYBİRLİĞİYLE ALINDI
Son sözlerin alınmasının ardından mahkeme heyeti karar vermek için duruşmaya saat 17.30’a kadar ara verdi. Aradan sonra Mahkeme Başkanı Mustafa Yiğitsoy, “Yüce Türk milleti adına yargılama yapmaya yetkili mahkememizce, hukukun üstünlüğüne bağlı kalınarak, tarafsız ve bağımsız olarak dosyada mevcut hukuken geçerli kabul ettiğimiz belge, beyan ve delillerin hukuki değerlendirilmesi sonucu heyetimizce oybirliği ile vermiş olduğumuz kararı açıklıyorum” diyerek tarihi kararı açıkladı. Kararda, emekli orgeneraller İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir, Çetin Doğan, Erol Özkasnak ile dönemin YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz’ün de aralarında bulunduğu 21 sanık, ‘darbeye teşebbüs ettikleri’ gerekçesiyle önce ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına, daha sonra takdir indirimi yapılarak müebbet hapis cezasına mahkûm oldu.
‘RÜTBELERİN SÖKÜLMESİNE...’
21 sanık hakkında yaş ve sağlık durumları gerekçesiyle tutuklama tedbiri yerine yurtdışına çıkış yasağı ve imza şartı ile adli kontrol uygulanmasına karar verilirken, kararın kesinleşmesi halinde asker sanıkların Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çıkarılmasına, rütbelerinin sökülmesine hükmedildi. 68 sanık beraat ederken, Teoman Koman, Eser Şahan, Tevfik Özkılıç, Salih Eryiğit hakkındaki davanın, hayatlarını kaybetmeleri nedeniyle, 10 sanık hakkındaki dava ise ‘gizli ittifak’ suçuna öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle düşürülmesine karar verildi.
MÜŞTEKİLERDEN İTİRAZ: TUTUKLAYIN
Sanıklar ve müştekiler karara 7 gün içerisinde itiraz edebilecek. İtirazı ilk olarak Ankara Bölge Adliye Mahkemesi inceleyecek. Bu mahkemenin kararı daha sonra Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından incelenecek. Yargıtay davaya ilişkin son kararı verecek. Yargıtay’ın yerel mahkemenin kararını onaması halinde, müebbet hapis cezası verilen sanıklar tutuklanarak, cezaevine girecek. Kararın kesinleşmesinin ardından müebbet hapis cezası alan asker sanıkların rütbeleri de sökülecek, er statüsüne inecekleri için orduevlerine bile giremeyecekler.
Davanın müdahillerinden Deniz Dilmen ve Gülsüm Peker Alpay’ın avukatları Mehmet Alagöz ve Necip Kibar ise mahkûmiyetine karar verilen 21 sanığın tutuklanması talebiyle Ankara 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi’ne itirazda bulundu. Dilekçede “Sanıkların müebbet hapis cezasına mahkûm edilmelerine rağmen tutuklanmamaları açıkça hukuka aykırı olup, sanıkların tutuklanmaması kamu vicdanını zedeler niteliktedir” denildi.
CEZA ALANLAR: Müebbet hapis cezası alan sanıkların isimleri şöyle: Ahmet Çörekçi, Aydan Erol, Cevat Temel Özkaynak, Çetin Dizdar, Çetin Doğan, Çetin Saner, Çevik Bir, Erdoğan Öznal, Erol Özkasnak, Fevzi Türkeri, Hakkı Kılınç, Halil Kemal Gürüz, Hayri Bülent Alpkaya, Hikmet Köksal, İdris Koralp, İlhan Kılıç, İsmail Hakkı Karadayı, Kenan Deniz, Muhittin Erdal, Vural Avar, Yıldırım Türker.
BERAAT EDENLER: Mahkeme, 68 sanığın beraatine karar verdi. Beraatine karar verilen sanıklar şöyle: “Abdullah Kılıçarslan, Abdurrahman Yavuz Gürcüoğlu, Adem Demir, Ahmet Dağcı, Ahmet Aka, Ahmet Atalay Efeer, Ahmet Nazmi Solmaz, Ahmet Ziya Öztoprak, Alican Türk, Arslan Daştan, Aslan Güner, Aydın Karaşahin, Ayhan Cansevgisi, Bahattin Çelik, Berkay Turgut, Celalettin Bacanlı, Cemal Hakan Pelit, Cengiz Koşal, Cengiz Çetinkaya, Doğan Temel, Engin Alan, Erdal Ceylanoğlu, Ergin Celasin, Erkan Yaykır, Ertuğrul Gazi Özkürkçü, Fuat Büyükcivelek, Hamza Özaltun, Hüsnü Dağ, İbrahim Selman Yazıcı, İsmail Hakkı Önder, İsmail Ruhsar Sümer, İsrafil Aydın, İzzettin İyigün, İzzettin Gürdal, Kurtuluş Öğün, Lokman Ekinci, Mehmet Başpınar, Mehmet Aygüner, Mehmet Ali Yıldırım, Mehmet Cumhur Yatıkkaya, Mehmet Şinasi Çalış, Mehmet Faruk Alpaydın, Metin Keşap, Metin Yavuz Yalçın, Mustafa Köseoğlu, Mustafa Bıyık, Mustafa Babacan, Mustafa Özbey, Mustafa Hakan Bural, Mustafa İhsan Tavazar, Mustafa Kemal Savcı, Necdet Batıran, Oğuz Kalelioğlu, Orhan Nalcıoğlu, Osman Bülbül, Osman Atilla Kurtay, Ruşen Bozkurt, Sedat Arıtürk, Serdar Çelebi, Seyfullah Sönmez, Sezai Kürşat Ökte, Ümit Şahintürk, Ünal Akbulut, Veli Seyit, Yahya Cem Özarslan, Yahya Kemal Yakışkan, Yüksel Sönmez, Ziya Batur.”
'AKLA MANTIĞA AYKIRI'
Sanıklardan dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı mahkeme kararını, avukatı Erol Aras aracılığıyla değerlendirdi. Karadayı kararı şu sözlerle eleştirdi: “Moralim son derece iyi. Bu olay hukuk dışı, akla mantığa aykırı bir durumdur. Mahkeme kendi itibarını düşürmüştür. Doğrudan siyasi bir olaydır, karardır. Temeli de Türk Ordusu’na kurulan kumpas davalarına dayanmaktadır. Gerekçeli karar geldiği zaman avukatım kanalıyla ayrıntılı bir açıklama yapacağım.”
Dava, 2 Eylül 2013’te Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlamıştı. İddianameyi şimdi FETÖ’den tutuklu olan savcı Mustafa Bilgili hazırladı. 39 tutuklu sanık ile başlayan davada, 19 Aralık 2013’te yapılan duruşmada verilen tahliye kararlarının ardından tutuklu sanık kalmadı. Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kapatılmasının ardından 28 Şubat davası Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı. Yaklaşık 5 yıldır süren yargılamada geçen aralık ayında savcılık, esasa ilişkin mütalaasını vermişti.
FETÖ'YÜ 1997'DE DEVLETE DUYURDUK
MAHKEMENİN verdiği ara sırasında, sanıklardan Çevik Bir, gazetecilere “kaçmadık” diyerek şunları söyledi: “1997’de devlete FETÖ tehlikesi duyurulmuştur. 1997’de Genelkurmay Başkanlığı, rahmetli Demirel’e (Süleyman Demirel) brifing veriyor. Bu brifingde FETÖ tehdidini devlete aktarıyoruz. Birtakım düzenlemeler oluyor. Aradan 8-9 ay geçiyor; 1998’de yine rahmetli Demirel’e makamında brifing veriliyor. Daha sonra rahmetli Demirel bunu 10 gün sonra yapılacak, 27 Mart 1998’deki MGK toplantısı gündemine aldırıyor. Genelkurmay Başkanlığı tarafından MGK’nın bu brifinginde FETÖ tehdidi anlatılıyor. Bizim davamızın yasal olduğu o brifingde de yer alıyor. Onun için bir şey yapılamadı. Seneler geçtikten sonra bu dava yapılıyor. İnşallah hayırlısıyla biter.” Karar sonrası Çevik Bir, avukatı Ümit Kara aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Mahkemenin kararı mutlak doğru bir karar değil. Konjonktürün gölgesinde verilmiş bir karar. İstinaf ve temyizde bozulacağına inanıyorum. Mücadeleye devam edeceğiz” dedi.
DEMOKRASİ İÇİN ÖNEMLİ BİR GÜN
AK Parti İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ravza Kavakcı, 28 Şubat dönemine ilişkin 103 sanığın yargılandığı davada verilen cezalara ilişkin, "Yargıtay onayladığında yapmış oldukları fiilin cezasını çekmeye başlayacaklar" dedi. Davada kararların açıklanmasının ardından duruşmayı takip eden bazı isimler, gazetecilere açıklamada bulundu.
AK Parti İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ravza Kavakcı: Bugün, Türkiye Cumhuriyeti tarihi ve demokrasisi açısından çok önemli bir gün. Çünkü ilk defa Türkiye'de darbeciler adalet karşısında hesap verdiler. 28 Şubat'ta Sincan'da tankları yürütenler, insanları 'irticacı' diye etiketleyenler, genç kızların eğitim hayatlarının önüne set çekenler, insanları 'başörtülü-başörtüsüz' diye ayıranlar, imam hatiplerin önünü kesenler, seçilmiş bir hükümetin istifasını gerçekleştirenler ve fiilleriyle toplumu kutuplaştırmaya çalışanlar adalet karşısında hesap verdi. Yargıtay onayladığında yapmış oldukları fiilin cezasını çekmeye başlayacaklar. Biz asla kin ve nefret duymadık, hem ilahi adalete inandık hem de Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinin doğru kararı vereceğine inandık. İnşallah bundan sonra da asla kimse, 15 Temmuz'da da gördüğümüz gibi ülkemizde böyle bir şeye kalkışamayacak, akıllarından bile geçirmeyecekler.
TBMM 15 Temmuz Darbe Araştırma Komisyonu Başkanı ve AK Parti Burdur Milletvekili Reşat Petek: Mahkûmiyet kararı 21 sanık hakkında verildi. Temyiz aşamasına, oradaki incelemeye fırsat vermek için mahkeme, tutuklama tedbiri yerine adli kontrol tedbirleri uygulanmasına karar verdi. Yurt dışı yasağı uyguladı, ayrıca ayda bir defa imza vermek suretiyle bir adli kontrol uygulaması kararı verdi. 27 Mayıs 1960 darbecilerini millet mahkûm etmişti, 12 Eylül 1980 darbesini yapanları yine Türk adaleti mahkum etti, 28 Şubat darbesine 'darbe' denilmesini bile hazmedemeyenlere bugün bağımsız ve tarafsız Türk yargısı mahkumiyet kararı verdi. Burada Cumhuriyet Başsavcılığının istemiş olduğu mahkûmiyet aynı oranda çıkmamışsa da iddia makamının takdiriyle temyiz aşamasında Yüksek Mahkeme'de bu da değerlendirilecektir."
Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya aralarında Çevik Bir’in de bulunduğu bazı sanıklar katıldı. Müşteki avukatları, sanıkların cezalandırılmasının yanı sıra tutuklanmalarını da talep etti. Mahkeme Başkanı sanıkların son sözlerini sordu. Sanıklardan Çevik Bir, önceki savunmalarını tekrarladığını belirterek, beraatını talep etti. Emekli Korgeneral İzzetin İyigün, “Hiçbir suçum yoktur. Buna rağmen 5 yılım elimden alınmıştır. Beraatımı talep ediyorum” derken, emekli Korgeneral Vural Avar da davanın Fetullahçı iki savcı tarafından hazırlandığını söyleyerek beraatını talep etti. Emekli Korgeneral Yıldırım Türker de “İddia edilen, olmayan bir suç nedeniyle açılan davada asıl mağdur olarak bulunuyoruz. Ne ben, ne de suçun işlendiği iddia edilen tarihte benim emrimde olan kişiler, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında yazılı, herhangi bir suçun içinde bulunmadık” diye konuştu.
KARADAYI’NIN SON SÖZLERİ
Duruşmaya katılmayan davanın bir numaralı sanığı dönemin Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’nın avukatı Erol Aras ise müvekkilinin 5 cümlelik son sözlerini okumak istedi, ancak Mahkeme Başkanı sanığın salonda olmaması nedeniyle buna izin vermedi. Karadayı’nın avukatı Aras’la şu mesajı gönderdiği öğrenildi: “Anayasa Mahkemesi yetkilidir, siz bu davaya bakmakla yetkili değilsiniz. 87 yaşındayım, kanser hastalığımdan dolayı gelemedim. Devlet 28 Şubat’ta hem PKK hem FETÖ ile mücadelemden dolayı bana devlet madalyası verdi. 28 Şubat asla bir darbe değildir. Bu iddianamenin tamamen çökertilmesini istiyorum.”
KARAR OYBİRLİĞİYLE ALINDI
Son sözlerin alınmasının ardından mahkeme heyeti karar vermek için duruşmaya saat 17.30’a kadar ara verdi. Aradan sonra Mahkeme Başkanı Mustafa Yiğitsoy, “Yüce Türk milleti adına yargılama yapmaya yetkili mahkememizce, hukukun üstünlüğüne bağlı kalınarak, tarafsız ve bağımsız olarak dosyada mevcut hukuken geçerli kabul ettiğimiz belge, beyan ve delillerin hukuki değerlendirilmesi sonucu heyetimizce oybirliği ile vermiş olduğumuz kararı açıklıyorum” diyerek tarihi kararı açıkladı. Kararda, emekli orgeneraller İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir, Çetin Doğan, Erol Özkasnak ile dönemin YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz’ün de aralarında bulunduğu 21 sanık, ‘darbeye teşebbüs ettikleri’ gerekçesiyle önce ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına, daha sonra takdir indirimi yapılarak müebbet hapis cezasına mahkûm oldu.
‘RÜTBELERİN SÖKÜLMESİNE...’
21 sanık hakkında yaş ve sağlık durumları gerekçesiyle tutuklama tedbiri yerine yurtdışına çıkış yasağı ve imza şartı ile adli kontrol uygulanmasına karar verilirken, kararın kesinleşmesi halinde asker sanıkların Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çıkarılmasına, rütbelerinin sökülmesine hükmedildi. 68 sanık beraat ederken, Teoman Koman, Eser Şahan, Tevfik Özkılıç, Salih Eryiğit hakkındaki davanın, hayatlarını kaybetmeleri nedeniyle, 10 sanık hakkındaki dava ise ‘gizli ittifak’ suçuna öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle düşürülmesine karar verildi.
MÜŞTEKİLERDEN İTİRAZ: TUTUKLAYIN
Sanıklar ve müştekiler karara 7 gün içerisinde itiraz edebilecek. İtirazı ilk olarak Ankara Bölge Adliye Mahkemesi inceleyecek. Bu mahkemenin kararı daha sonra Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından incelenecek. Yargıtay davaya ilişkin son kararı verecek. Yargıtay’ın yerel mahkemenin kararını onaması halinde, müebbet hapis cezası verilen sanıklar tutuklanarak, cezaevine girecek. Kararın kesinleşmesinin ardından müebbet hapis cezası alan asker sanıkların rütbeleri de sökülecek, er statüsüne inecekleri için orduevlerine bile giremeyecekler.
Davanın müdahillerinden Deniz Dilmen ve Gülsüm Peker Alpay’ın avukatları Mehmet Alagöz ve Necip Kibar ise mahkûmiyetine karar verilen 21 sanığın tutuklanması talebiyle Ankara 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi’ne itirazda bulundu. Dilekçede “Sanıkların müebbet hapis cezasına mahkûm edilmelerine rağmen tutuklanmamaları açıkça hukuka aykırı olup, sanıkların tutuklanmaması kamu vicdanını zedeler niteliktedir” denildi.
CEZA ALANLAR: Müebbet hapis cezası alan sanıkların isimleri şöyle: Ahmet Çörekçi, Aydan Erol, Cevat Temel Özkaynak, Çetin Dizdar, Çetin Doğan, Çetin Saner, Çevik Bir, Erdoğan Öznal, Erol Özkasnak, Fevzi Türkeri, Hakkı Kılınç, Halil Kemal Gürüz, Hayri Bülent Alpkaya, Hikmet Köksal, İdris Koralp, İlhan Kılıç, İsmail Hakkı Karadayı, Kenan Deniz, Muhittin Erdal, Vural Avar, Yıldırım Türker.
BERAAT EDENLER: Mahkeme, 68 sanığın beraatine karar verdi. Beraatine karar verilen sanıklar şöyle: “Abdullah Kılıçarslan, Abdurrahman Yavuz Gürcüoğlu, Adem Demir, Ahmet Dağcı, Ahmet Aka, Ahmet Atalay Efeer, Ahmet Nazmi Solmaz, Ahmet Ziya Öztoprak, Alican Türk, Arslan Daştan, Aslan Güner, Aydın Karaşahin, Ayhan Cansevgisi, Bahattin Çelik, Berkay Turgut, Celalettin Bacanlı, Cemal Hakan Pelit, Cengiz Koşal, Cengiz Çetinkaya, Doğan Temel, Engin Alan, Erdal Ceylanoğlu, Ergin Celasin, Erkan Yaykır, Ertuğrul Gazi Özkürkçü, Fuat Büyükcivelek, Hamza Özaltun, Hüsnü Dağ, İbrahim Selman Yazıcı, İsmail Hakkı Önder, İsmail Ruhsar Sümer, İsrafil Aydın, İzzettin İyigün, İzzettin Gürdal, Kurtuluş Öğün, Lokman Ekinci, Mehmet Başpınar, Mehmet Aygüner, Mehmet Ali Yıldırım, Mehmet Cumhur Yatıkkaya, Mehmet Şinasi Çalış, Mehmet Faruk Alpaydın, Metin Keşap, Metin Yavuz Yalçın, Mustafa Köseoğlu, Mustafa Bıyık, Mustafa Babacan, Mustafa Özbey, Mustafa Hakan Bural, Mustafa İhsan Tavazar, Mustafa Kemal Savcı, Necdet Batıran, Oğuz Kalelioğlu, Orhan Nalcıoğlu, Osman Bülbül, Osman Atilla Kurtay, Ruşen Bozkurt, Sedat Arıtürk, Serdar Çelebi, Seyfullah Sönmez, Sezai Kürşat Ökte, Ümit Şahintürk, Ünal Akbulut, Veli Seyit, Yahya Cem Özarslan, Yahya Kemal Yakışkan, Yüksel Sönmez, Ziya Batur.”
'AKLA MANTIĞA AYKIRI'
Sanıklardan dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı mahkeme kararını, avukatı Erol Aras aracılığıyla değerlendirdi. Karadayı kararı şu sözlerle eleştirdi: “Moralim son derece iyi. Bu olay hukuk dışı, akla mantığa aykırı bir durumdur. Mahkeme kendi itibarını düşürmüştür. Doğrudan siyasi bir olaydır, karardır. Temeli de Türk Ordusu’na kurulan kumpas davalarına dayanmaktadır. Gerekçeli karar geldiği zaman avukatım kanalıyla ayrıntılı bir açıklama yapacağım.”
Dava, 2 Eylül 2013’te Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlamıştı. İddianameyi şimdi FETÖ’den tutuklu olan savcı Mustafa Bilgili hazırladı. 39 tutuklu sanık ile başlayan davada, 19 Aralık 2013’te yapılan duruşmada verilen tahliye kararlarının ardından tutuklu sanık kalmadı. Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kapatılmasının ardından 28 Şubat davası Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı. Yaklaşık 5 yıldır süren yargılamada geçen aralık ayında savcılık, esasa ilişkin mütalaasını vermişti.
FETÖ'YÜ 1997'DE DEVLETE DUYURDUK
MAHKEMENİN verdiği ara sırasında, sanıklardan Çevik Bir, gazetecilere “kaçmadık” diyerek şunları söyledi: “1997’de devlete FETÖ tehlikesi duyurulmuştur. 1997’de Genelkurmay Başkanlığı, rahmetli Demirel’e (Süleyman Demirel) brifing veriyor. Bu brifingde FETÖ tehdidini devlete aktarıyoruz. Birtakım düzenlemeler oluyor. Aradan 8-9 ay geçiyor; 1998’de yine rahmetli Demirel’e makamında brifing veriliyor. Daha sonra rahmetli Demirel bunu 10 gün sonra yapılacak, 27 Mart 1998’deki MGK toplantısı gündemine aldırıyor. Genelkurmay Başkanlığı tarafından MGK’nın bu brifinginde FETÖ tehdidi anlatılıyor. Bizim davamızın yasal olduğu o brifingde de yer alıyor. Onun için bir şey yapılamadı. Seneler geçtikten sonra bu dava yapılıyor. İnşallah hayırlısıyla biter.” Karar sonrası Çevik Bir, avukatı Ümit Kara aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Mahkemenin kararı mutlak doğru bir karar değil. Konjonktürün gölgesinde verilmiş bir karar. İstinaf ve temyizde bozulacağına inanıyorum. Mücadeleye devam edeceğiz” dedi.
DEMOKRASİ İÇİN ÖNEMLİ BİR GÜN
AK Parti İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ravza Kavakcı, 28 Şubat dönemine ilişkin 103 sanığın yargılandığı davada verilen cezalara ilişkin, "Yargıtay onayladığında yapmış oldukları fiilin cezasını çekmeye başlayacaklar" dedi. Davada kararların açıklanmasının ardından duruşmayı takip eden bazı isimler, gazetecilere açıklamada bulundu.
AK Parti İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ravza Kavakcı: Bugün, Türkiye Cumhuriyeti tarihi ve demokrasisi açısından çok önemli bir gün. Çünkü ilk defa Türkiye'de darbeciler adalet karşısında hesap verdiler. 28 Şubat'ta Sincan'da tankları yürütenler, insanları 'irticacı' diye etiketleyenler, genç kızların eğitim hayatlarının önüne set çekenler, insanları 'başörtülü-başörtüsüz' diye ayıranlar, imam hatiplerin önünü kesenler, seçilmiş bir hükümetin istifasını gerçekleştirenler ve fiilleriyle toplumu kutuplaştırmaya çalışanlar adalet karşısında hesap verdi. Yargıtay onayladığında yapmış oldukları fiilin cezasını çekmeye başlayacaklar. Biz asla kin ve nefret duymadık, hem ilahi adalete inandık hem de Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinin doğru kararı vereceğine inandık. İnşallah bundan sonra da asla kimse, 15 Temmuz'da da gördüğümüz gibi ülkemizde böyle bir şeye kalkışamayacak, akıllarından bile geçirmeyecekler.
TBMM 15 Temmuz Darbe Araştırma Komisyonu Başkanı ve AK Parti Burdur Milletvekili Reşat Petek: Mahkûmiyet kararı 21 sanık hakkında verildi. Temyiz aşamasına, oradaki incelemeye fırsat vermek için mahkeme, tutuklama tedbiri yerine adli kontrol tedbirleri uygulanmasına karar verdi. Yurt dışı yasağı uyguladı, ayrıca ayda bir defa imza vermek suretiyle bir adli kontrol uygulaması kararı verdi. 27 Mayıs 1960 darbecilerini millet mahkûm etmişti, 12 Eylül 1980 darbesini yapanları yine Türk adaleti mahkum etti, 28 Şubat darbesine 'darbe' denilmesini bile hazmedemeyenlere bugün bağımsız ve tarafsız Türk yargısı mahkumiyet kararı verdi. Burada Cumhuriyet Başsavcılığının istemiş olduğu mahkûmiyet aynı oranda çıkmamışsa da iddia makamının takdiriyle temyiz aşamasında Yüksek Mahkeme'de bu da değerlendirilecektir."
7 Nisan 2018 Cumartesi
Irak'ta kimyasal silah olmadığını herkes biliyordu
Irak işgalini önleyebilecek bir diplomat olan ancak işgalden hemen önce görevden alınan Jose Bustani, 'anlamsız' işgal sürecinin dayandırıldığı nedenlerin ne denli çarpıtıldığı hakkında dikkat çeken açıklamalarda bulundu
Irak işgalini önleyebilecek diplomat olarak nitelendirilen Jose Bustani Irak'ın işgalinin her yıldönümünde hüzünleniyor.
BBC Türkçe'nin haberine göre, Brezilyalı diplomat 15 yıl önce, kendi ifadeleriyle "bu anlamsız işgali ve korkunç sonuçlarını" önleme imkanı olduğunu düşünüyordu.
72 yaşındaki Bustani o dönemde, 1997'de kimyasal silahları tespit etme ve yok etme amacıyla kurulan hükümetler arası Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü'nün (OPCW) ilk başkanı olarak görev yapıyordu.
Bustani'nin görevdeki ikinci dönemi Mart 2002'de beklenmedik bir şekilde ABD öncülüğünde sona erdirildi.
ABD'nin Birleşmiş Milletler'e sunduğu teklif 7'ye karşı 48 oyla kabul edilince Bustani görevden alındı.
Oysa 11 ay önce oy birliğiyle ikinci dönemine seçilmişti.
Lobicilik
ABD hükümeti bu hamlenin "görevlerini iyi yürütemediği" ve "kutuplaştırıcı ve fikir ayrılıklarına sebep veren davranışlar sergilemesi" nedeniyle geldiğini açıklasa da George W. Bush yönetimi Brezilyalı diplomatın Irak'ı Kimyasal Silahlar Sözleşmesi'ne dahil etme ve kitle imha silahları uzmanlarının Irak'a giderek denetim yapmasını sağlamaya yönelik çabalarına belirgin şekilde itiraz ediyordu.
Eğer Bustani'nin çabaları sonuç verseydi Saddam Hüseyin ülkesindeki kitle imha silahları hakkında bilgi vermek, stoklarını denetletmek ve tespit edilen silahları da yok etmek zorunda kalacaktı.
BBC'ye konuşan Bustani, "Irak da Libya da anlaşmaya katılmaya karar verdi ve denetim Kasım 2002'de gerçekleşebilirdi" diyor ve ekliyor:
"Ama Amerikalılar öfkeliydi. Eğer OPCW denetçileri Irak'a girebilseydi kimyasal silah bulamayacaklardı ve işgalin gerekçesi zayıflayacaktı.
"Amerikalılar Irak'ı işgal etmek istiyordu ve bu denetim onların çıkarlarına ters düşüyordu."
Hem ABD hem de İngiltere hükümetleri Saddam rejimini kitle imha silahları depolamakla suçluyordu.
İşgalin ardından Atlantik okyanusunun iki yakasındaki soruşturmalarda da bu iddianın temelsiz olduğu ortaya çıktı.
Tarih haklı çıkardı
Bu şekilde görevden alınan ilk uluslararası örgüt yöneticisi olan Bustani, haksız yere işten çıkarıldığı gerekçesiyle Uluslararası Çalışma Örgütü'ne (ILO) başvurmuş ve Temmuz 2003'te haklı bulunmuştu.
Fakat o tarihte Irak çoktan işgal edilmişti.
Hatta iki ay önce George Bush, o ünlü "görev tamamlandı" konuşmasıyla Irak'taki büyük askeri operasyonlarının tamamlandığını açıklamıştı. Bu açıklama, sonrasında başlayan isyan ve bugün hâlâ Orta Doğu'yu etkileyen iç savaş nedeniyle uzun süre boyunca ABD hükümetini zor durumda bırakmıştı.
Bustani "Evet tarih beni haklı çıkardı. Her şey çok farklı olabilirdi ve işgal olmasaydı bugün IŞİD olmayabilirdi" diyor ve ekliyor:
"Hala öfkeliyim, çünkü bütün bunları engellemek için bir şeyler yapabilirdim."
Brezilyalı diplomat ILO kararının ardından tazminata hak kazandı fakat kazandığı tazminatı örgüte geri bağışladı.
Bustani, o dönem kaçan fırsatın üzerinden geleceğe dair de uyarılarda bulunuyor:
"Kimyasal Silahlar Sözleşmesi'nin güzel yanı tüm ülkeler için geçerli olmasıydı. Örneğin nükleer silahlara dair sözleşme ülkelerin onları yok etmesini sağlamıyor.
"İnsanların bu yaşananlardan ders çıkarmasını umuyorum. Umarım uluslararası kurumlar bağımsız bir şekilde çalışabilir."
Yüzleşme
Bustani bu yıl biraz daha huzursuz. Çünkü işgalin 15. yıldönümünden hemen sonra ABD'nin eski BM büyükelçisi John Bolton'ın ABD hükümetine geri döneceği açıklandı.
"Bolton benim kovulmamda önemli bir yere sahip. Bir keresinde ofisime gelip 'ya istifa edersin ya sonuçlarına katlanırsın' dedi. Ayrıca çocuklarımın ABD'de okuduğundan bahsetti. Geri adım atmadım ve bunun üzerine beni görevden almak için harekete geçtiler" diyor Bustani.
Aralık 2013'te OPCW Nobel Barış Ödülü'nü aldığında Bolton Bustani'nin sözlerinin gerçeği yansıtmadığını söylemiş, New York Times'a Bustani'nin yetersiz olduğu için görevden alındığını belirtmişti.
The Times gazetesi ise ABD'li diplomatlara dayanarak Bolton'ın Bustani'ye karşı yürüttüğü lobi faaliyetleri arasında onu ABD ve diğer üye devletlere danışmadan "rahatsız edici ve kötü niyetli davranışlarda bulunmakla" suçladı.
İngiltere ve Fransa'da da Brezilya büyükelçiliği yaptıktan sonra 2015'te emekli olan Bustani, taraflardan hiçbir resmi özür almadığını, OPCW'nin Nobel Ödülü kazandığında da kendisinin anılmadığını söylüyor:
"Bana bütün eski çalışanların bir teşekkür mektubu aldığı söylenmişti. Fakat bundan kaynaklanan üzüntüm, bütün bu vahşeti engelleme imkanının elimizden alınmasından kaynaklanan üzüntümün yanında bir hiç."
Irak işgalini önleyebilecek diplomat olarak nitelendirilen Jose Bustani Irak'ın işgalinin her yıldönümünde hüzünleniyor.
BBC Türkçe'nin haberine göre, Brezilyalı diplomat 15 yıl önce, kendi ifadeleriyle "bu anlamsız işgali ve korkunç sonuçlarını" önleme imkanı olduğunu düşünüyordu.
72 yaşındaki Bustani o dönemde, 1997'de kimyasal silahları tespit etme ve yok etme amacıyla kurulan hükümetler arası Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü'nün (OPCW) ilk başkanı olarak görev yapıyordu.
Bustani'nin görevdeki ikinci dönemi Mart 2002'de beklenmedik bir şekilde ABD öncülüğünde sona erdirildi.
ABD'nin Birleşmiş Milletler'e sunduğu teklif 7'ye karşı 48 oyla kabul edilince Bustani görevden alındı.
Oysa 11 ay önce oy birliğiyle ikinci dönemine seçilmişti.
Lobicilik
ABD hükümeti bu hamlenin "görevlerini iyi yürütemediği" ve "kutuplaştırıcı ve fikir ayrılıklarına sebep veren davranışlar sergilemesi" nedeniyle geldiğini açıklasa da George W. Bush yönetimi Brezilyalı diplomatın Irak'ı Kimyasal Silahlar Sözleşmesi'ne dahil etme ve kitle imha silahları uzmanlarının Irak'a giderek denetim yapmasını sağlamaya yönelik çabalarına belirgin şekilde itiraz ediyordu.
Eğer Bustani'nin çabaları sonuç verseydi Saddam Hüseyin ülkesindeki kitle imha silahları hakkında bilgi vermek, stoklarını denetletmek ve tespit edilen silahları da yok etmek zorunda kalacaktı.
BBC'ye konuşan Bustani, "Irak da Libya da anlaşmaya katılmaya karar verdi ve denetim Kasım 2002'de gerçekleşebilirdi" diyor ve ekliyor:
"Ama Amerikalılar öfkeliydi. Eğer OPCW denetçileri Irak'a girebilseydi kimyasal silah bulamayacaklardı ve işgalin gerekçesi zayıflayacaktı.
"Amerikalılar Irak'ı işgal etmek istiyordu ve bu denetim onların çıkarlarına ters düşüyordu."
Hem ABD hem de İngiltere hükümetleri Saddam rejimini kitle imha silahları depolamakla suçluyordu.
İşgalin ardından Atlantik okyanusunun iki yakasındaki soruşturmalarda da bu iddianın temelsiz olduğu ortaya çıktı.
Tarih haklı çıkardı
Bu şekilde görevden alınan ilk uluslararası örgüt yöneticisi olan Bustani, haksız yere işten çıkarıldığı gerekçesiyle Uluslararası Çalışma Örgütü'ne (ILO) başvurmuş ve Temmuz 2003'te haklı bulunmuştu.
Fakat o tarihte Irak çoktan işgal edilmişti.
Hatta iki ay önce George Bush, o ünlü "görev tamamlandı" konuşmasıyla Irak'taki büyük askeri operasyonlarının tamamlandığını açıklamıştı. Bu açıklama, sonrasında başlayan isyan ve bugün hâlâ Orta Doğu'yu etkileyen iç savaş nedeniyle uzun süre boyunca ABD hükümetini zor durumda bırakmıştı.
Bustani "Evet tarih beni haklı çıkardı. Her şey çok farklı olabilirdi ve işgal olmasaydı bugün IŞİD olmayabilirdi" diyor ve ekliyor:
"Hala öfkeliyim, çünkü bütün bunları engellemek için bir şeyler yapabilirdim."
Brezilyalı diplomat ILO kararının ardından tazminata hak kazandı fakat kazandığı tazminatı örgüte geri bağışladı.
Bustani, o dönem kaçan fırsatın üzerinden geleceğe dair de uyarılarda bulunuyor:
"Kimyasal Silahlar Sözleşmesi'nin güzel yanı tüm ülkeler için geçerli olmasıydı. Örneğin nükleer silahlara dair sözleşme ülkelerin onları yok etmesini sağlamıyor.
"İnsanların bu yaşananlardan ders çıkarmasını umuyorum. Umarım uluslararası kurumlar bağımsız bir şekilde çalışabilir."
Yüzleşme
Bustani bu yıl biraz daha huzursuz. Çünkü işgalin 15. yıldönümünden hemen sonra ABD'nin eski BM büyükelçisi John Bolton'ın ABD hükümetine geri döneceği açıklandı.
"Bolton benim kovulmamda önemli bir yere sahip. Bir keresinde ofisime gelip 'ya istifa edersin ya sonuçlarına katlanırsın' dedi. Ayrıca çocuklarımın ABD'de okuduğundan bahsetti. Geri adım atmadım ve bunun üzerine beni görevden almak için harekete geçtiler" diyor Bustani.
Aralık 2013'te OPCW Nobel Barış Ödülü'nü aldığında Bolton Bustani'nin sözlerinin gerçeği yansıtmadığını söylemiş, New York Times'a Bustani'nin yetersiz olduğu için görevden alındığını belirtmişti.
The Times gazetesi ise ABD'li diplomatlara dayanarak Bolton'ın Bustani'ye karşı yürüttüğü lobi faaliyetleri arasında onu ABD ve diğer üye devletlere danışmadan "rahatsız edici ve kötü niyetli davranışlarda bulunmakla" suçladı.
İngiltere ve Fransa'da da Brezilya büyükelçiliği yaptıktan sonra 2015'te emekli olan Bustani, taraflardan hiçbir resmi özür almadığını, OPCW'nin Nobel Ödülü kazandığında da kendisinin anılmadığını söylüyor:
"Bana bütün eski çalışanların bir teşekkür mektubu aldığı söylenmişti. Fakat bundan kaynaklanan üzüntüm, bütün bu vahşeti engelleme imkanının elimizden alınmasından kaynaklanan üzüntümün yanında bir hiç."
RUSYA İLE YAKINLAŞMA
Türkiye, bir yandan Suriye’de Afrin harekâtını yapıp, Irak’la Sincar operasyonunu konuşup, Ankara’da nükleer santralın temelini atabilen bir ülke. Buna Trump’ın Suriye’den çekilmekten söz ettiği, Macron’un Suriye’ye girmeye heveslendiği bir dönemde Suriye konulu Türkiye - Rusya - İran devlet başkanlarının yapacağı zirveyi de eklemek gerekiyor.
Rus diplomatların sınır dışı edildiği, soğuk savaş döneminin temellerinin yeniden atılmak istendiği bir dönemde Putin’in Ankara’da ağırlanması önemli bir adımdı. Bir anlamda meydan okumaydı. Putin’in yeniden devlet başkanı seçildikten sonraki ilk ziyaretini Türkiye’ye yapması önemli bir jestti.
Rus uçağının düşürülmesi ve Karlov suikastiyle ilişkileri bozulmak istenen iki ülke, Erdoğan ve Putin’in feraseti sayesinde bu tuzağa düşmedi. Tam aksine Suriye’de, S-400 alımında ve Akkuyu Nükleer santralının temelinin atılmasıyla birlikte daha güçlü ilişkiler geliştirdi.
Türkiye ile Rusya ne zaman yakınlaşsa bunun sonuçları ağır oldu. Merhum Menderes, 27 Mayıs’ta devrilmese 1 ay içinde Rusya’yı ziyaret edecekti. Demirel, Türkiye üzerinden kalkan U-2 casus uçaklarının Rusya’yı dinlemesini yasakladığı, Seydişehir Aliminyum Tesisleri ve İskenderun Demir Çelik ile Aliağa Rafinerisi’ni Ruslara yaptırdığı için 12 Mart’ta devrildi. Erdoğan ve Putin’in güçlü liderliği sayesinde bu kez başaramadılar.
NÜKLEER LİGİNDEYİZ
Dün tarihi bir gün yaşandı. Akkuyu Nükleer santralının temeli atıldı. Nükleer santralla ilgili anlaşma yapıldığında dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız’a, Rus mevkidaşı, “Nükleer ligine hoşgeldiniz” demişti. Enerjide Türkiye’yi yeni bir lige taşıdıkları için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a eski ve yeni Enerji Bakanları Taner Yıldız ile Berat Albayrak’a teşekkür borçluyuz.
Ankara’da gündem dün nükleerdi, bugün Suriye. Erdoğan, Putin ve Ruhani zirvesinde Suriye’nin geleceği açısından kritik kararların alınması bekleniyor. Ama ben asıl Putin’in, ABD ile Suriye hakkında yaptıkları yeni anlaşma hakkında vereceği bilgileri merak ediyorum.
Abdulkadir Selvi
Rus diplomatların sınır dışı edildiği, soğuk savaş döneminin temellerinin yeniden atılmak istendiği bir dönemde Putin’in Ankara’da ağırlanması önemli bir adımdı. Bir anlamda meydan okumaydı. Putin’in yeniden devlet başkanı seçildikten sonraki ilk ziyaretini Türkiye’ye yapması önemli bir jestti.
Rus uçağının düşürülmesi ve Karlov suikastiyle ilişkileri bozulmak istenen iki ülke, Erdoğan ve Putin’in feraseti sayesinde bu tuzağa düşmedi. Tam aksine Suriye’de, S-400 alımında ve Akkuyu Nükleer santralının temelinin atılmasıyla birlikte daha güçlü ilişkiler geliştirdi.
Türkiye ile Rusya ne zaman yakınlaşsa bunun sonuçları ağır oldu. Merhum Menderes, 27 Mayıs’ta devrilmese 1 ay içinde Rusya’yı ziyaret edecekti. Demirel, Türkiye üzerinden kalkan U-2 casus uçaklarının Rusya’yı dinlemesini yasakladığı, Seydişehir Aliminyum Tesisleri ve İskenderun Demir Çelik ile Aliağa Rafinerisi’ni Ruslara yaptırdığı için 12 Mart’ta devrildi. Erdoğan ve Putin’in güçlü liderliği sayesinde bu kez başaramadılar.
NÜKLEER LİGİNDEYİZ
Dün tarihi bir gün yaşandı. Akkuyu Nükleer santralının temeli atıldı. Nükleer santralla ilgili anlaşma yapıldığında dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız’a, Rus mevkidaşı, “Nükleer ligine hoşgeldiniz” demişti. Enerjide Türkiye’yi yeni bir lige taşıdıkları için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a eski ve yeni Enerji Bakanları Taner Yıldız ile Berat Albayrak’a teşekkür borçluyuz.
Ankara’da gündem dün nükleerdi, bugün Suriye. Erdoğan, Putin ve Ruhani zirvesinde Suriye’nin geleceği açısından kritik kararların alınması bekleniyor. Ama ben asıl Putin’in, ABD ile Suriye hakkında yaptıkları yeni anlaşma hakkında vereceği bilgileri merak ediyorum.
Abdulkadir Selvi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
