22 Mayıs 2014 Perşembe

Kemal Derviş'ten kriz itirafı

Eski Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş, kriz zamanında özelleştirmelerin olmasının şart olmadığını söyledi.

Eski Devlet Bakanı Kemal Derviş, İzmir’de verdiği konferansta ekonomik krizden çıkışta özelleştirmenin şart olmadığını savundu. Derviş, 2001 yılında ziyaret ettiği ABD Hazine Bakanı’nın kendisini soğuk karşılayıp "Yine mi kredi istiyorsunuz?" diye sitem ettiğini ve krizden çıkış için devlet mallarının piyasa fiyatına özelleştirilmesini önerdiğini anlattı. Derviş, "Şu anki piyasa fiyatlarıyla devlet malını kimseye satmam" diyerek çıktığı odaya bir yıl sonra krizi çözerek döndüğünde kahveler, çikolatalı pastalarla karşılandığını söyledi.

Ekonomiden sorumlu eski Devlet Bakanı Kemal Derviş, Yaşar Üniversitesi’nde konferans verdi. 2001 ekonomik krizinin yaşandığı dönemde birçok devlet kuruluşunun o günkü fiyatlarıyla satılması yönünde istekler olduğunu belirten Derviş, "O dönemki Amerikan Hazine Bakanı’na ’şu anki piyasa fiyatlarıyla devlet malını kimseye satmam’ dedim" diye konuştu.

AMERİKALI BAKAN ’KRİZDEN ÇIKAMAZSINIZ’ DEDİ

Krizden çıkışta temel yaklaşımın illa da özelleştirme olmadığını savunan Derviş, krizde IMF’nin Ziraat Bankası, Halk Bankası ve Türk Hava Yolları’nın özelleştirilmesini istediğini hatırlattı. İlk kez bakan olduktan sonra IMF ve G-7 ülkelerinden destek almak için yola çıktığını anlatan Derviş, "Amerika’da Bush’un Hazine Bakanı beni çok soğuk karşıladı. ’Gene para istiyorsunuz galiba, altı ayda bir para istiyorsunuz’ dedi. Ben de ’IMF’nin kredilerine ihtiyaç var’ dedim. ’Hiç krediye gerek yok, ben geleyim size özelleştirme konusunda yardımcı olayım’ dedi. ’Piyasa neyse o fiyattan satacaksınız’ diye konuştu. Ben de ’sayın bakanım, şu anki piyasa fiyatlarıyla devlet malını kimseye satmam’ dedim. O günkü fiyatlarla devlet varlığını satmak hata olurdu. Bana ’siz bu krizden çıkamazsınız’ dedi. Vedalaştık. Bir yıl sonra geldiğimde kahveler, çikolatalı pastalar. Her şey gayet iyiydi" dedi.


"BANKACILARI DEĞİL BANKALARI KURTARDIK"

Krizde bankacıları değil bankaları kurtardıklarını ifade eden Derviş, "Bankaların boşaltılmaması, bankacıları değil mevduatı kurtarma operasyonu yaptık. Ama Amerika bunu yapamadı. Bankacıları kurtardı" diye konuştu.

FİNANSTA KAMU PAYI OLMALI

Katı devletçiliği savunmadığını ama diğer taraftan özel sektörün ciddi şekilde yönlendirilmesi gerektiğine inandığını belirten Derviş, özellikle finans sektöründe kamu payının mutlaka olması gerektiğini vurguladı. Derviş, "Krizde özel sektör çok korkuyor. Hiç kredi vermiyor. Kamu bankası ise krediye devam eder. Ama bir şartla, bu kamu bankaları genel ekonomiye hizmet vermeli. Belli bir siyasi iktidarın, lobilerin bankası olmamalı" dedi.

"ENFEKSİYON BİTTİĞİ HALDE ANTİBİYOTİĞE DEVAM EDİLDİ"

Kriz döneminde uygulanan ekonomi politikalar ile kriz atlattıktan sonra izlenecek politikaların farklı olduğuna dikkat çeken Derviş, şöyle konuştu:

"Enfeksiyonunuz var. Doktor size ’10 gün antibiyotik alacaksınız’ diyor. Kalp krizi geçirdikten sonra ’hastaneye yatıp sigarayı keseceksiniz’ diyor. Ama üç ay sonra ’koşabilirsiniz’ der. Türkiye 2001 krizine girdiğinde faizler yüzde 100’ün üzerindeydi. Orada bir ameliyat gerekiyordu. Hafif bir asprinle sorun çözülemezdi. O dönemde faizler çok yükseldi. Başka yapacak bir şey yoktu. Ama sonraki dönemde yüksek faizin devam etmesi bence doğru değildi. Enfeksiyon bitiyor ama antibiyotiğe devam ediyorsunuz."

Kemal Derviş'ten kriz itirafı


Alıntı:
http://finans.mynet.com/haber/detay/ekonomi/kemal-dervisten-kriz-itirafi/94083


8 Mayıs 2014 Perşembe

Deniz Gezmiş kimdir? Deniz Gezmiş’in hayatı

Bugün Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, idam edilmelerinin 42. yıldönümü.

Deniz Gezmiş kimdir? Deniz Gezmiş’in hayatı
Deniz Gezmiş, 27 Şubat 1947′de Ankara’nın Ayaş ilçesinde doğdu. Annesi ve babasının öğretmen olması nedeniyle ilk ve ortaöğremini Sivas’ta yaptı.

İLK GÖZALTI

Ardından liseyi İstanbul’da okudu. 1965 yılında Türkiye İşçi Partisi’nin Üsküdar ilçe başkanlığına aday oldu. Deniz Gezmiş henüz lise yıllarındayken tanıştığı sol görüş ile genç yaşta kendini eylemlerin ortasında buldu. 31 Ağustos 1966 tarihinde Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik işçilerinin, Taksim Anıtı’na çelenk koymaları sırasında Türk-iş yöneticilerini protesto eden grupla beraber yaptığı eylem sonucunda tutuklanarak gözlatına alındı. Bu olay Deniz Gezmiş‘in ilk gözaltına alınmasıydı.

Deniz Gezmiş 1966 yılının Kasım ayında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Ardından 19 Ocak 1967′de Türkiye Milli Talebe Fedarsayonu’nunda çıkan olaylarda arkadaşları ile gözaltına alındı ancak kısa bir süre sonra serbest bırakıldı. 22 Kasım 1967′de ise öğrenci örgütlerinin düzenleddiği Kıbrıs Mitingi sırasında Aşık İhsani ile birlikte ABD bayrağının yakılması nedeniyle tekrar gözaltına alındı.

30 Ocak 1968′de hukuk fakültesindeki arkadaları ile birlikte Devrimci Hukuklular Örgütü’nü kurdu ve hemen ardından 7 Mart 1968′de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen AIESEC genel kurul toplantısında konuşma yapan devlet bakanı Seyfi Öztürk’ü protesto ettiği için bir kez daha tutuklandı. 2 Mayıs 1968′e kadar tutuklu kalan Deniz Gezmiş, yargılandı ancak beraat etti.

12 Haziran 1968′de İstanbul Üniversitesi’nin işgal edilmesinde önderlik etti. İşgal Konseyi adı verilen grupun lideri olarak Baltalimanı’nda yapılan görüşmelere katılan Deniz Gezmiş, öğrenci haklarının elde edilmesinde etkili oldu. 30 Temmuz’da 6. Filo’nun İstanbul’a girişini protesto etmek suçundan tutuklandı.

Deniz Gezmiş, Milli Demokratik Devrim görüşünün öğrenciler arasında yayılmasında etkili oldu. 1968 yılında yapılan öğrenci eylemlerinde Cihan Alptekin, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Mustafa İlker Gürkan, Cevat Ercişli, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Erim Süerkan ile birlikte Devrimci Öğrenci Birliği’ni kurdu. Ardından 1 Kasım 1968′de Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı’nın da içinde bulunduğu AÜTB, DÖB ve ODTÜÖB’nin de içinde bulunduğu “Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü”‘nü düzenledi. 28 Kasım 1968′de ABD büyükelçisinin İstanbul’a gelişini prototesto etmek amacıyla düzenlenen eylemde tutuklandı ancak tekrar serbers bırakıldı.

FİLİSTİN'E KAÇTI 

Deniz Gezmiş bu dönemde 2-3 aylık tutuklanma süreçleri geçirdi. 16 Mart 1969′da İstanbul Üniversitesi’nde düzenlediği öğrenci hareketleri nedeniyle 19 Mart’ta tutuklandı ve 3 Nisan’a kadar tutukluluğu devam etti. Ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencilerinin düzenlediği protesto gösterilerine önderlik etti. Çıkan çatışmalarda yaralandı. 23 Haziran 1969′da TMGT’nin toplsndığı 1. Devrimci Miliyetçi Gençlik Kurultayı’nsa FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli ile birlikte bir program hazırladıktan sonra hakkında tutuklama kararının olmasından dolayı Filistin’e kaçtı.

1 Eylül 1969′a kadar Filistin’de kaldı. Bu dönemde üniversiteyi işgalden dolayı Hukuk Fakültesin’den atıldı. 23 Eylül 1969′da hukuk fakültesinde olduğu bir sıra polis tarafından yakalarak gözaltına alında da 25 Kasım’da serbest bırakıldı. Ardından Yıldız Devlet ve Mühendislik Akademisi’nde Battal Mehetoğlu’nun sağcılar tarafından öldürülmesi olayında okulda yapılan aratırmalarda Deniz Gezmiş‘e ait olduğu önesürülen silahların ele geçirlmesi üzerine hakkında tekrar tutuklama kararı çıkarıldı. 20 Aralık 1969′da tutuklanan Deniz Gezmiş, 18 Eylül 1970′e kadar hapis yattı.
Hapisten çıkmasından sonra öğrenci hareketlerinden uzaklaştı ve Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan’la birlikte Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nu kurdu. Türkiye’de silahlı mücedele veren ilk siyasi örgüt olan THKO, bağımsız ve demokratik bir Türkiye için mücadele yürürttü. Sosyalist gençliğin katıldığı bu örgüt Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Alparslan Özdoğan, Deniz Gezmiş ve Cihan Alptekin tarafından kurulmuştu. Bir takım eylemlerden sonra 4 Mart 1971′de yayınlanan bir bildiri ile örgüt kamuoyuna tanıtıldı.

İlk silahlı eylemleri 29 Ocak 1970 tarihinde verdi ve 12 Mart dönemi boyunca faaliyetlerini dürdürdü. Daha sonra bu örgüt içinde Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş’in de bulunduğu idam kararının iptali için çalışmalarda bulundu. Kadir Manga ve Alparslan Özdoğan’nın Nurhak’ta, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna’nın Kızıldere’de öldürülmesinden sonra Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan‘nın idamıyla bu örgüt dağıldı.

Deniz Gezmiş, 11 Ocak 1971′de Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu adına Ankara İş Bankası, Emek Şubesi’nin soygununda yeraldı. Bu sırada Deniz Gezmiş hakkında tutuklama kararı çıkarılmıştı ve polisten kaçmaktaydı. 1971 yılında gerçekleşen 12 Mart darbesinin hemen ardından Yusuf Aslan ile birlikte Sivas’a giderken motorsikletlerinin bozulmasıyla gelen ihbarla 16 Kasım 1971′de tutuklandı. Gemenek’te yakalandıktan sonra Kayseri’ye getirildi. Ardından Ankara’ya o dönem içişleri bakanı olan Haldun Menteşeoğlu’na götürüldü.

16 Temmuz 1971′de Sıkıyönetim Mahkemesi, Altındağ Veteriner Okulu binasında Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığındaki, Baki Tuğ savcılığında toplandı. 9 Ekim 1971′de son bulan mahkeme’de TCK’nın 146. maddesinin ihlali gerekçesiyşe 9 Ekim 1971′de idama mahkum edildi. 6 Mayıs 1972 tarihinde Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ile birlikte saat 1.00-3.00 arasında Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde idam edildi.

Deniz Gezmiş‘in son istekleri hakkında kesin bir bilgi mevcut değildir. Yazar Erdal Öz’ün yaptığı görüşmlerde en son olarak Rodrigo’nun Aranjuez Konçertosunu dinlemek ve bir bardak çay içmek istediği geçse de avukatı bunu doğrulamamıştır. Ancak ölümünden sonra kendisi gibi devrimci arkadaşı Taylan Özgür’ün yanına gömülmek istediği babasına yazdığı mektupta yerlamaktadır.

Deniz Gezmiş’in babasına yazdığı son mektup…

“Baba,
Mektup elinize geçtiğinde ben aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum, insanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler, önemli olan çok fazla yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de düşmeyeceğimden şüphen olmasın, oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir, o bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu olduğunu biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı ama beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil Türkiye’de yaşayan Kürt ve Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum. Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara’da 1969′da ölen arkadaşım Taylan Özgür’ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul’a götürmeye kalkma, annemi teselli etmek sana düşüyor, kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum, bilimle uğraşsın ve unutmasın ki bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir, son anda yaptıklarımdan en ufak pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi, ağabeyimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşi ile kucaklarım.

Oğlun Deniz Gezmiş. Merkez Cezaevi”

Alıntı:
http://www.ajanshaber.com/deniz-gezmis-kimdir-deniz-gezmisin-hayati-haberi/62353

Ahmet Davutoğlu'ndan çarpıcı açıklamalar

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu cemaate dönük operasyon hazırlığı, Suriye toplantısının sızdırılması ve cemaatin paralel örgütlenmesine dönük çarpıcı açıklamalar yaptı.

Ahmet Davutoğlu'ndan çarpıcı açıklamalar
Suriye'ye Komşu Ülkeler 3. Toplantısı'na katılmak için Ürdün'e giden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu dönüş yolunda Türkiye gazetesinden Ceren Kenar'ın sorularını cevapladı. 

İşte Davutoğlu röportajından çarpıcı bölümler:

CEMAAT İÇİN YENİÇERİ BENZETMESİ

Paralel yapının faaliyetleri ve bu yapıya karşı düzenlenecek operasyon konusunda bilgi verebilir misiniz?

Bir kere hangi devlet olursa olsun hiç bir zaman devlet içinde sistem dışı kural dışı örgütlenmeye izin vermez. Bizim darbeler tarihine bakın, iki unsuru hep görürsünüz; Halka gitmeden halktan bir güç almadan, destek almadan bir güç kullanma. Osmanlı döneminde de böyleydi. Yeniçeriler isyan ederler, bir de isyana fetva verecek uygun Şeyhülislam buldular mı o isyan darbe olurdu. Meşruiyete karşı darbe. Modern dönemde bunun adı 27 Mayıs'ta ordudaki cunta ile onları destekleyen yargı oldu. 12 Eylül'de böyle. Paralel yapıda da bürokrasinin askerle değil, bürokrasi polis ve diğer sızmalarla yargı arasında bir işbirliği kurulması, normal network dışında bir network kurulması görülüyor. Burada devlete, devletin meşruiyet zeminine karşı bir suç var, bir suç işlenmiştir. Bununla ilgili soruşturmalar yapılır. Bu soruşturmalar belli aşamalara gelir, belli adımlar atılması icab eder. O adımlar atılır. Nihayet itibariyle dediğim gibi meşruiyet sınırlarını aşan bir illegal örgütlenmenin altyapısına dönük bir networkuna dönük faaliyettir. Yoksa bir toplumsal kesime dönük değil.

İSRAİL'İN OTORİTESİNİ TANIYORSUN DA TC'YE NİYE MEYDAN OKUYORSUN?

Mavi Marmara gittiğinde ne dediler?  'İsrail'den izin alma imkanı varken otoriteye niye kafa tuttunuz'?. Biz müspet düşünürüz. Müspet davranırız.' Argümanları buydu. Peki orada o otoriteyi öyle görüyorsun da Türkiye'de daha 30 Mart'ta bu denli halk desteği almış bir siyasi otoriteye karşı niye meydan okuyorsun? Halen bu otoritenin meşruiyetini tartışıyorsun? Müspet düşünme bu mu?

SEBEBİ İKTİDARI PAYLAŞMA ARZUSU

Niye sizce?


Çünkü iktidarı paylaşma arzusu. Sen bunu yapmayacaksın, halkın karşısına çıkmayacaksın ama senin dediğin ferman olacak. Olmaz bu. Şimdi kastettiğim şu. Sen halka gidip halktan bu desteği almadan oluşturduğun network ile halk için sesini feda etmiş, her şeyini halka adamış Başbakan'dan daha fazla güç kullanacaksın. Yani diyor ki bize sorsunlar. Seninle niye pazarlık yapmak zorunda olalım?. Eskiden iyi niyetle herkesin görüşünü aldığımız gibi 'o kesimin de görüşünü alalım' derdik. Şimdi sen bana meydan okuyorsan niye yapayım bunu? “Şunu dedik de dinlemedi” diyorlar. Dinlemek zorunda değiliz. Eskiden dinliyorduk. Niye dinliyorduk? iyi niyetine inanıyorduk. Şimdi hangi hakla bizimle siyasi müzakere yapıyorsun. En kötü güç kullanımı bir yere gitmeden, oturduğun yerden güç kullanımı. O zaman egon senin o kadar büyür ki herkes benim huzuruma gelsin istersin. Bir de o istihbarat dinlemeleriyle bütün insanların zaafı önüne geliyor. Sen herkesin zaafını biliyorsun herkes senin huzuruna geliyor. Kimse senin zaafını bilmiyor, sen kimseye gitmiyorsun. Sonra da inziva diyorsun. Bu insan doğası bir müddet sonra kendinle ilgili çıtanı yükseltmeye başlıyorsun. O çıta taşınamaz hale geliyor. Bu arada başka bir çok unsur, dış aktörler, illa şu istihbarat örgütü değil, Türkiye üzerine şu veya bu şekilde hesap yapanlar böyle bir güç varsa 'bu gücü burada nasıl değerlendiririz' diye bakarlar.

BUNUN LAMI CİMİ YOK!

Bir dini cemaatin barış süreci, İsrail ile ilişkiler veya Suriye meselesi gibi ulusal güvenliğe ilişkin konular ile bu kadar alakadar olması normal mi?


Değil tabii. Zaten ortada. Onun için ayırt ediyorum. Anadolu'da değişik yerlerde zekatla hayırla 'Bunlar çocuk okutuyor' diye onlara yardım eden sıradan bir vatandaş, bu topluluğa gönül veren kişi dini faaliyet yapıyordur. Onlara hiçbir sözümüz yok. Onlar bilmiyordur. Ama bu tarz sisteme nüfus edip halka da hesap vermeden güç kullanan yapı illegal örgütlenmedir. Bunun lamı cimi yok. O illegal örgütlenmenin hukuk içinde Türkiye içinde veya dışında ne yapmak gerekirse yapılır. Aksi halde devletin ve siyasetin meşruiyetini sürdürmek mümkün olmaz. Herkesin meşru sınırına çekilmesi lazım. Biz Adana'da Büyükelçiler Konferansı'nı yaparken, Başbakan Brüksel'e gidecekken, ben de 3 gün sonra Cenevre-2 toplantısına gidecekken TIR operasyonları yapıldı. Bu operasyon, meselenin dış gündemi de içeren siyasete yapılan bir operasyon olduğunu ayan beyan gösterdi. Bunun izah edilir başka tarafı yok. Kim menfaatlendi? Türkiye'de halk iradesine dayanan hükümeti terör örgütleri ile iş yapıyormuş gibi göstermek kime yaradı? Cenevre Konferansında Suriye hükümeti eline Türkiye'ye karşı koz verildi. Kafalarında bir dünya var ve o dünyaya göre Türkiye'yi dizayn etme isteğindeler.

SURİYE TOPLANTISINI KİM SIZDIRDI?

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Doug Frantz, Suriye toplantısının sızdırılmasının endişe verici olduğunu ve açık bir ulusal güvenlik ihlali olduğunu söyledi. Bu sızıntının arkasında kim var?


Dünyanın neresinde olursa olsun bu tarz dinleme olabilecek en büyük suçtur. Gerekli her türlü çalışma yapılıyor. Düşünün, diyorlar ki 'Dışişleri dinlemesinin içinde yokuz.' Fethullah Hoca'nın kendisi, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Türkiye'de herhangi bir olay olduğunda açıklama yapar. Bu bir gelenektir, 10 senedir böyle. Ya kişisel ya da vakıf adına açıklama yapılır. Fenerbahçe'de yönetim değişse açıklama yapıyor değil mi? Türkiye'de Dışişlerine böyle açık saldırı yapılmış, o saat açıklama yapılmadı. Birkaç saat sonra yapılmadı. Bir gün sonra şunu diyemez miydi? 'Bunu kim yapmış olursa olsun bu bir ihanettir. Biz hükümet ile farklı düşünüyor olabiliriz ama bu ihanete cevap vermemiz mümkün değildir.' Hayır demediler ve hep sukut ettiler. Konuşanlar da twitter üzerinden tapeleri önceden biliyormuşçasına aynı dakikada biri düğmeye basmış gibi harekete geçip hükümete saldırdılar. Onlar sanıyorlardı ki bu dinleme sonrası operasyon üzerinde halkta hükümete karşı tepki olacak. Bizim basiretli halkımız bunu ülkeye saldırı olarak görünce. 'Biz bu işte yokuz' dedi. 

Alıntı:
http://www.ajanshaber.com/ahmet-davutoglundan-carpici-aciklamalar-haberi/62581


"Ya ben ya Bülent"

Türkiye siyasi hayatının önemli figürlerinden ve beş kez Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı yapmış olan Bülent Ecevit, 1972’den 1980 askeri darbesiyle görevden uzaklaştırılıncaya kadar CHP Genel Başkanlığı yapmıştır.


Bazı kaynaklara göre, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu olarak da tanımlanan ve 9 Eylül 1923’te Atatürk tarafından kurulan CHP’nin kökleri Sivas Kongresi’ne kadar dayandırılmaktadır.  Atatürk’ün ölümünü takip eden gün olağanüstü toplanan TBMM’de 348 üyenin oybirliği ile Cumhurbaşkanı ilan edilen İsmet İnönü ayrıca, 26 Aralık 1938 günü, devletin tek partisi ve idarecisi konumunda olan CHP olağanüstü kurultayında, partinin "Değişmez Genel Başkanı" seçildi. Aynı kurultayda Mustafa Kemal Atatürk ise “Ebedi Şef” ilan edilmişti.

ECEVİT, KAYDINI YAPTIRIR AMA ÜNİVERSİTEYE GİTMEZ
 
Kastamonulu, adli tıp profesörü bir baba ve İstanbullu ressam bir annenin çocuğu olarak 1925’te İstanbul’da dünyaya gelen Bülent Ecevit, 1944 yılında Robert Koleji'nden mezun olur ve aynı yıl Basın Yayın Genel Müdürlüğü'nde çevirmenlik yapmaya başlar.  Önce Ankara Hukuk Fakültesi sonra da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Filolojisi bölümüne kayıt yaptırsa da yükseköğrenimine devam etmeyen Ecevit, 1946’da okul arkadaşı Rahşan Aral ile evlenir. 

1953’TE CHP GENÇLİK KOLLARINDA GÖREV ALIR
 
Bülent Ecevit, 1946-1950 yılları arasında Londra Elçiliğinin Basın Ataşeliğinde kâtip olarak çalışır. 1950 yılında ise Cumhuriyet Halk Partisi'nin yayın organı olan Ulus Gazetesi'nde çalışmaya başlar. Babası da 1943-1950 arasında CHP Kastamonu milletvekilliği yapan Bülent Ecevit, 1953 yılında CHP'ye kaydolur ve Gençlik Kolları Merkez Yönetim Kurulu'nda görev alır. 

1961 GENEL SEÇİMLERİNDE ZONGULDAK’TAN MİLLETVEKİLİ SEÇİLİR
 
İsmet İnönü'nün damadı Metin Toker'in adaylığını kendisine devretmesiyle, 27 Ekim 1957 seçimlerinde CHP'den milletvekili olan Bülent Ecevit, 12 Ocak 1959 günü toplanan CHP 14. Olağan Kurultayı'nda, Parti Meclisi'ne giren isimler arasında yer alır. Ertesi yıl, 27 Mayıs 1960 Askerî Müdahalesi'nden sonra, CHP kontenjanından, Kurucu Meclis üyesi olur. 1961 genel seçimlerinde Zonguldak milletvekili seçilen Bülent Ecevit, 1961-65 arasında görev yapan İsmet İnönü başkanlığındaki üç koalisyon hükümetinde de çalışma bakanı olarak yer alır. Bu dönemde, Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu'nun çıkarılması, sosyal güvenlik haklarının genişletilmesi gibi konularda çaba harcar.

ORTANIN SOLU GÖRÜŞÜNÜ ORTAYA ATAR
 
Bülent Ecevit, Süleyman Demirel'in başkanlığındaki Adalet Partisi'nin (AP) kazandığı 1965 genel seçimlerinde, yeniden Zonguldak'tan yeniden milletvekili seçilir. Bu tarihten sonra, muhalefete geri dönen CHP'nin içinde ‘Ortanın Solu’ görüşünün öncülüğünü yapmaya başlar Ecevit. Aynı dönemde, parti içinde başka bir grup da ‘Ortanın Solu'na karşı çıkmaya başlar. 18 Ekim 1966'da toplanan 18. Kurultay'da, 43 yıllık CHP'nin genel sekreterliğine, henüz 41 yaşındaki Bülent Ecevit seçilir. 
 
DEMOKRATİK SOL DURUŞUYLA GİTTİKÇE SİVRİLİR
 
CHP tarihinde ilk defa bir genel sekreter, ilçelerden köylere bütün CHP örgütlerini tek tek gezerek partililer ve delegelerle tanışmaya başlar. Bülent Ecevit çalışkanlığı, hitabet gücü ve parti içinde demokratik sol duruşuyla giderek sivrilmektedir. ‘Ortanın Solu’ partinin temel ilkesi olarak kabul edilir. Ecevit, ‘Ortanın Solu’ hareketiyle, CHP'nin aşırı sola bir duvar çektiğini, AP'nin de aşırı sağa karşı bir duvar çekerse demokrasinin sürekli yaşama olanağı bulacağını savunmaktadır.

KÖYLERİ KALDIRMA PLANI YAPAR
 
1967'de ‘Ortanın Solu’ politikasına karşı çıkan Turhan Feyzioğlu ile Ecevit arasında tırmanan çatışmada, Genel Başkan İnönü Ecevit'i desteklerken, meclis grubu Feyzioğlu'nu tutuyordu. 28 Nisan 1967 tarihinde düzenlenen 4. Olağanüstü Kurultay'dan sonra, Feyzioğlu önderliğindeki 47 milletvekili ve senatör partiden ayrılarak, Güven Partisi'ni kurdu. Kemal Satır önderliğindeki bir grup ise parti içinde kalarak ‘Ortanın Solu’ politikasına karşı mücadeleyi sürdürürken, Genel Sekreter Ecevit, köyleri kalkındırma planını "Toprak işleyenin, su kullananındır" sloganını ortaya atarak açıklıyordu.

1971 MUHTIRASI PARTİYİ BÖLER
 
CHP’nin ne yöne evrileceği konusundaki görüşler, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 12 Mart 1971 muhtırasından sonra, önemli farklıklar göstermeye başladı. Genel Başkan İsmet İnönü, müdahaleye açıkça karşı çıkılmasını onaylamazken, Ecevit, 12 Mart muhtırasının, CHP içindeki ‘Ortanın Solu’ hareketine karşı verildiğini söyleyerek, partisinin askeri yönetimce oluşturulan hükümete katkıda bulunmasına karşı çıktı ve 21 Mart 1971’de Genel Sekreterlikten istifa etti.

“YA BEN YA BÜLENT”
 
Ecevit'le yoğun bir mücadeleye giren İnönü, 4 Mayıs 1972'de toplanan 5. Olağanüstü Kurultay'da, "Ya Ben, Ya Bülent" sözleriyle, kendisinin tercih edilmemesi durumunda istifa edeceğini açıklamış oldu. Bu tarihi reste rağmen, Kurultay'da parti meclisi için yapılan seçimde, Ecevit yanlıları 507'ye karşılık 709 oy ile güvenoyunu aldı. Böylece CHP’de Ebedi Şef’ten sonra Milli Şef olarak partinin başkanlığını yürüten İsmet İnönü dönemi kapanmış oldu. Bülent Ecevit, 8 Mayıs 1972'de istifa eden İsmet İnönü'nün yerine 14 Mayıs 1972 tarihinde Genel Başkan seçildi. Bu durumun bir diğer tarihi anlamı ise İsmet İnönü’nün, Türk siyasal yaşamında, parti içi mücadele sonucunda değişen ilk genel başkan olması idi.

Alıntı:
http://www.ajanshaber.com/-ya-ben-ya-bulent-haberi/63488

İsrail Devleti neden ve nasıl kuruldu?

Tevrat’ın tanımına göre, Fırat Nehri'nden Nil Nehri'ne kadar olan geniş bölge İsrailoğulları'na vadedilmiştir. 1947’de devlet olduğunu ilan eden İsrail ise, dünyayı bu tanıma iknaya çalışmaktadır.

19. yüzyılın ikinci yarısında devlet kurma çalışmalarına başlayan Yahudiler, bu arzularını, Tevrat’ın hükmü üzerine, ‘vadedilmiş topraklar’da gerçekleştirmek istiyorlardı. Temmuz 1882'de, bölgeden toprak talepleri resmen başlamıştır. Batılı Yahudi zenginlerin para karşılığı Osmanlı'dan toprak satın alma girişimleri, Siyonizm’in lideri kabul edilen Theodor Herzl'in, 1896-1902 yılları arası beş defa İstanbul'u ziyaret etmesine neden oldu. Fakat II. Abdülhamid, Herzl'in her teklifini, kesin bir dille reddetmişti.


 
İngiliz hükümeti, 1848’de yayınladığı bir genelgeyle Filistin’deki konsoloslarını, Yahudilerin himayesine vermişti. Siyonist hareketlerin başına geçen Theodor Herzl, İngiltere gibi güçlü bir devleti arkasına alarak, gayesine ulaşma çabasındaydı. Devlet olabilmek için bir tarım sınıfına ihtiyaç duyulduğunu düşünen Siyonistler kendilerine uygun bir çözüm arayışına girdiler. Zira Avrupa Yahudilerinin neredeyse tamamı, ticaretle uğraşıyordu. Fakat Rusya'da tarımla uğraşan Yahudilerin mevcudiyeti, hareketin merkezinin bu ülkeye taşınması sonucunu doğurdu. 
 
Rusya'da, Yahudilere fakat özellikle çiftçi olanlarına karşı uygulanan katliamlar, Siyonizm için bir fırsat olarak değerlendirildi. Ne yazık ki, katliamlara maruz kalmış çiftçilere, ülkeyi terk edip Filistin'e yerleşmeyi teklif etmek anlamlı ve daha kabul görür bir seçenek olmuştu. 1870 yılından itibaren çiftçi Yahudiler, Filistin toprakları üzerinde tarımsal yerleşme merkezleri kurmaya başladılar. 1870-96 yılları arasında Eretz Israel'de on yedi tarım kolonisi kuruldu. Bununla birlikte, Rusya'yı terkeden Yahudilerin birçoğu, kendileri için daha uygun ve tanıdık bir kültür olan Avrupa kıtasına göçtü. 


 
I. Dünya Savaşı sonunda, 2 Kasım 1917’de, İngiltere dışişleri bakanı Arthur Balfour'un girişimiyle başlatılan Balfour Deklerasyonu süreci neticesinde, 1920 yılında Milletler Cemiyeti, Filistin üzerinde İngiliz mandasını tanıdı. Bu tanımayı takip eden sürede kurulan Yahudi bürosu, İngiltere nezdinde, Yahudi haklarını temsil etmeye başladı.
Siyonistler, sonraki yıllarda, dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış bulunan Yahudi topluluklarını, Filistin'e göçmeleri için ikna etme çabalarına girişti. Çünkü bölgedeki varlıkları hatta kurulacak bir devlet için etkin bir nüfusa sahip olmaları gerekiyordu. Bu hacimde bir nüfusun oluşabilmesi için ne acıdır ki dünya, bir savaş ve bir soykırım daha görmek durumunda kalacaktı. 
 
Hitler liderliğindeki Nazi Almanya’sının, 1930'larda başlayıp 2. Dünya Savaşı boyunca devam eden soykırım uygulamaları, Filistin’e büyük bir Yahudi göçü başlamasına neden oldu. Filistin’deki Araplar, karşılaştıkları bu ani göç karşısında büyük tepki vermeye başladıkları için İngiltere’nin Yahudi göçlerinin durdurulmasına karar vermesi, bugün hem İsrail’de hem de bölgede devam eden çatışmaların fitilini yaktı. Sion’a bağlı bir askeri teşkilat olan Hagana, Filistin’e göç konusunda İngiltere'nin aldığı bu kısıtlayıcı kararı protesto amacıyla, silahlı terör eylemlerine girişti. Bu eylemlere karşılık Filistin yönetimi ise Nazi liderliği ile işbirliğine girişti. 


 
Yaşanan bu kaosa rağmen Filistin’e gizli Yahudi göçleri düzenlenmeye başlandı. 2. Dünya Savaşı’nın, müttefiklerin galibiyetiyle bitmesinden sonra ‘Filistin meselesi’ son safhasına ulaştı. İngiltere, sonrasında Amerika’nın da yardımını alarak, sorunun çözümü için Birleşmiş Milletleri yetkili kıldı. Birleşmiş Milletler ise Kasım 1947’de, Filistin’in biri Yahudi, öteki Arap olmak üzere iki devlet arasında paylaşılmasına karar verdi. İki devletli bu çözümü Yahudiler kabul ederken, Araplar reddetti. BM, ayrıca Kudüs’e ayrı bir çözüm getirerek, kendi denetiminde, milletlerarası bir bölge statüsü tanındı. Bu çözüm de Arapları tatmin etmediğinden, kaçınılmaz olarak ve zaman zaman şiddeti değişen boyutlarda hala süren İsrail-Filistin Savaşı başladı. 
 
14 Mayıs 1948 yılında İngiliz mandasının sona ermesi üzerine, David Ben Gurion, bağımsız İsrail Devletinin kurulduğunu açıkladı. Fakat bu ilanın üzerinden 24 saat geçmeden; Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları İsrail topraklarına saldırdılar. Böylece, Birinci Arap-İsrail savaşı başladı. 


 
Bir yıl kadar süren bu savaşta, sadece yetmiş beş bin kişilik bir ordusu olmasına rağmen İsrail, beş Arap devletini yendi ve Birleşmiş Milletlerin çabasıyla yapılan anlaşmanın sonucunda, İsrail toprakları oldukça genişledi.  
1964 yılında yeniden yoğunlaşan Araplar-İsrail gerginliği neticesinde, Filistin Kurtuluş Teşkilatı ve bu teşkilata bağlı bir ordu kuruldu ve Teşkilat gerilla faaliyetlerine başladı. 1967 Nisan’ında, Suriye ve İsrail arasındaki sınır bölgesinde sabotaj hareketleri arttı. Birleşmiş Milletler askerlerinin, kendi denetimlerinde bulunan Sina Yarımadasını terk etmeleri ve burada üslenen Mısır birliklerinin Şarm-el Şeyh’i işgal etmeleri üzerine, 5 Haziran 1967’de yeni bir savaş başladı. Çok kısa süren ve Arap ülkelerinin mağlubiyeti ile sonuçlanan bu savaşın ardından, İsrail, Kudüs’ün tamamını, Sina Yarımadasının ve Suriye’nin güneybatı kesimini ele geçirdi. 
 
Filistinlilerin işgal altındaki bir hayatla mücadele etmek için 6 Aralık 1987’de başlattığı ve Birinci İntifada olarak bilinen, askeri bir güç karşısında taş ve sopalarla sürdürdüğü direniş, bugün hala devam ediyor. 

Alıntı:
http://www.ajanshaber.com/israil-devleti-neden-ve-nasil-kuruldu-haberi/63101

1 Mayıs 2014 Perşembe

Demokrasi, Dünyanın Geri Kalanı İçin Değil, Amerikan Halkı İçin Mevcuttur

İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi Devletler Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hasan Köni