9 Kasım 2014 Pazar

'Paralel yapı terör örgütü gibi'


"Eskiden DHKP-C, PKK gibi terör örgütleri, yurtdışında Türkiye aleyhinde propaganda yapanlara destek veriyordu, bunu yapmaya devam ediyorlar. Bunlara bir de 17 Aralık'tan sonra Fethullah Gülen'e bağlı bazı kişiler eklendi. Parlamentolara gidip, lobicilik yapıyorlar; günün tamamında bir ibadet saikiyle, Türkiye aleyhine bir açıklama alabilir miyiz diye çalışıyorlar. Bunu başardıklarında kendilerini muzaffer bir komutan gibi hissediyorlar"

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ

Alıntı:
http://www.netgazete.com/siyaset/669545.html

TÜSİAD da bu ülkenin bir gerçeği


Şirketlerin ve ekonomi alanındaki sivil toplum kuruluşlarının hükümetle ilişkilerine göre sınıflandırıldığı iddiasının doğru olmadığını belirten Kurtulmuş, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bir atılım yapılacaksa birlikte yapmalıyız. TÜSİAD da bu ülkenin  bir gerçeği, değeri, MÜSİAD da ... Ancak, hiçbir sivil toplum kuruluşu da kendisini siyasi aktör gibi görmemeli. Siyaset adına görüşlerini sonuna kadar dinleriz ama yönlendirici olmak istemesini doğru görmeyiz. Önümüzdeki dönemde Türkiye için elini taşın altına koyan herkesle birlikte çalışacağız. Bu atılımı yapmazsak orta gelir tuzağına düşeriz. Bu da kimseye yaramaz. Kazanacaksak hep beraber kazanacağız.”

Numan Kurtulmuş

Alıntı:
http://www.netgazete.com/ekonomi/669558.html

29 Ağustos 2014 Cuma

Dış politikada başarılı olunduğu için ne iktidar kazanılıyor ne de kaybediliyor.


Ekonomi olmadan hiçbir şey olmuyor. Araştırmacılar olarak hep belirttiğimiz şey şudur ki; seçmen algıları üzerindeki en önemli etken, ekonomidir. Dış politikada başarılı olunduğu için ne iktidar kazanılıyor ne de kaybediliyor. Ama ekonomide küçük bir kırılma, iktidarlarda ciddi sarsıntılara yol açıyor.

Adil Gür

Alıntı:
http://ajanshaber.com/adil-gur-yenilerle-ak-saclilarin-dengelendigi-bir-liste-olmus-haberi/113489

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Ben diyorum ki bu benim zekama hakarettir. Toplumun zekasına da hakarettir.


Ben şunu söylüyorum, Ak Parti'nin 10 yılında her şey güllük gülistanlık. Ne yolsuzluk var, ne rüşvet var, ne rant yeme var, ne Deniz Feneri var. Hiçbir şey yok. 10 sene sonra hakimler savcılar, emniyet mensupları  bir bakıyorlar ki, Başbakan, bakanlar ve bakan çocukları Türkiye'yi götürüyorlar! Bunu farkedip harekete geçiyorlar. Ben diyorum ki bu benim zekama hakarettir. Toplumun zekasına da hakarettir.  Dolayısıyla burada bir darbe var. Ama bu darbeyi kim yapmış, kimlerle yapmış, nasıl bir ilişki ağı var ben onu bilemem.

Hüseyin Gülerce

Alıntı:
http://t24.com.tr/haber/konusacak-cok-sey-var-ama-hocaefendiyi-uzmek-istemiyorum,268946

AKP olağanüstü kongresine çağrılmayan medya kuruluşları

Ankara Arena'da yapılan kurultaya bir önceki kongrede de yasaklı olan Yeni Çağ, Birgün, Aydınlık, Halk TV, Ulusal Kanal, Evrensel gibi yayın kuruluşları ile Cemaate yakınlığıyla bilinen Bugün TV, Samanyolu Haber, Kanal Türk TV, Zaman Gazetesi ve Cihan Haber Ajansı da ilk kez çağrılmadı.

Alıntı:
t24.com.tr/haber/akpnin-tarihi-kongresine-hangi-medya-kuruluslari-cagrilmadi,268908

9 maddelik Davutoğlu manifestosu

AK Parti öncesi dönem için "fetret devri" benzetmesi yapan Davutoğlu, AK Parti'nin altyapısının 9 unsura dayandığını söyledi.

1- ÖZGÜVEN DARBE GİRİŞİMLERİNE KARŞI DURUŞ

Davutoğlu, özgüvene örnek olarak da Erdoğan'ın Davos'taki 'one minute' çıkışını gösterdi. Gezi olayları ile, 17 ve 25 Aralık operasyonlarını da bu özgüveni yıkma çabası olarak nitelendirdi.

2- SOSYO-KÜLTÜREL BİRLİK VE BÜTÜNLÜK-ÇÖZÜM SÜRECİNE DEVAM

Devlet ve milletlerin ancak "aidiyet" duygusuyla ayakta durduğuna dikkat çeken Davutoğlu, sosyo-kültürel birlikten "çözüm sürecini" kastettiğini de vurguladı. Davutoğlu, "AK Parti iktidarlarının en büyük başarısı, bütün bir ülkeyi tek bir yürek haline getirmiş olmasıdır. Çözüm sürecini başarıya ulaştırana kadar bize uyku haramdır" dedi.
Davutoğlu,

3- SİYASİ ALAN - ÖZGÜRLÜKLERE YENİ AHLAKI FORMASYON

Bu alanı, "insan onurunu korumak" olarak açıklayan Davutoğlu, özgürlük-güvenlik dengesine vurgu yaptı. "Türkiye'de ifade, girişim, inanç özgürlükleri AK Parti iktidarının güvencesi altındadır" dedi.

Ancak Davutoğlu, "her özgürlük de bir sorumluluk gerektirir" diyerek ," basın özgürlüğü basın ahlakını gerektirir, girişim özgürlüğü helal rızkı gerektirir. İnanç özgürlüğü diğer inançlara saygıyı gerektirir. Biz tüm özgürlükleri yeni bir  ahlaki formasyonla buluşturacağız."

4- DEVLETİN VE BÜROKRASİNİN RESTORASYONU - PARALEL İLE MÜCADELE

Koalisyon hükümetinin her bir bakanlığını, "farklı bir beylik gibi davranmakla" eleştiren Davutoğlu, AK Parti ile "fetret devrinin sona erdiğini" söyledi. Paralel yapının "fetret devri" istediğini söyleyen Davutoğlu, "Buradan söylüyorum; hiçbir şekilde, kim ve ne niyetle olursa olsun, devlet otoritesinin parçalanmasına bir daha izin vermeyeceğiz. Bürokraside aranacak tek nitelik liyakattir" dedi. Davutoğlu, bürokraside yer alarak, siyasi otoriteye şantaj yapmanın "ihanet olduğunu" kaydetti. "Bunlar, hiçbir şekilde devletimize nüfuz edemeyecekler" dedi.

5- AHLAK RESTORASYONU - SİYASİ AHLAK- YOLSUZLUKLA MÜCADELE

Siyaseti "erdem ve ahlak vesilesi" olarak gördüklerini kaydeden Davutoğlu, "Siyasetimizin ahlakı, Şeyh Edebali'nin ahlakıdır. İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın ahlakıdır" dedi.
AK Parti hareketinin "Musalla taşına kadar sürecek bir birlik" olduğunu kaydeden Davutoğlu, "Yolsuzluklara karşı da en çetin mücadeleyi AK Parti vermiştir, vermeye devam edecektir.

Milletin hakkına uzanacak eli kardeşimiz olsa koparırız. AK Parti kadroları, şeffaflık ve yolsuzlukla mücadele konusunda töhmet altında bırakılamaz" dedi.

"Eğer bir takım dosyaları sadece ve sadece AK Parti'yi yıpratmak için tam da üç seçim öncesinde ortaya atarsınız,  bunun adına "yolsuzlukla mücadele" değil, "siyasi operasyon" denir"

6- ADALET VE YARGI ALANI - YARGIDAKİ PARALEL YAPININ TEMİZLENMESİ

Yargı mensuplarının siyaseti kontrol etmek için devreye girdiklerinde, tarihte büyük felaketler yaşandığına dikkat çeken Davutoğlu, buna örnek olarak da Abdülhamid dönemini, fetvalarla işten el çektirmeyi gösterdi. "Bu yargı idi, ama adalet değil" dedi.

12 Eylül adaletini de olumsuz örnekler arasında sayan Davutoğlu, "eğer yargı, vicdanını kaybetmişse, temel adalet terazisinden sapmışsa, bir hak ve adalet aracı olmaktan çıkar" dedi.

HSYK seçimlerine atıfta bulunan Davutoğlu, bunun "cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bile önemli gösterilmesini" eleştirdi.

HSYK seçimlerinde oy kullanacak hakim ve yargıçlara da seslenen Davutoğlu, "HSYK seçimlerine girecek vicdan yüklü, yüreği adaletle çarpan yargı mensuplarına yargının tek bir mahfilin otoritesi altına girmesine izin vermeyin" çağrısı yaptı.

7 - KÜLTÜREL VE MEDENİYET RESTORASYONU - HİÇBİR KÜLTÜR ÖTEKİLEŞTİRİLMEYECEK- DİKEY DEĞİL, YATAY MİMARİ

Davutoğlu, Anadolu'nun tarihteki tüm önemli kültürlerle iletişim içinde olduğunu belirtti. Anadolu'da yaşamış ve yaşayan "hiçbir kültürün ötekileştirilmeyeceğini" vurgulayan Davutoğlu, "kadim şehirlerimizde dikey değil, yatay mimariyi geçerli kılacağız" sözü verdi .

8- EKONOMİK RESTORASYON- EĞİTİM VE AR-GE ATILIMI- AFRO-AVRASYA'NIN ÜRETİM ÜSSÜ TÜRKİYE OLACAK

Ekonomik alanda Türkiye'nin öne çıkması için eğitim reformu ve Ar-ge atılımı yapılacağını anlatan Erdoğan, "her ulaştırma koridoru, her enerji koridoru, Anadolu'ya selam verip gidecek" dedi.

Türkiye'nin "Afro-Avrasya’nın en önemli üretim üssü haline geleceğini" söyleyen Davutoğlu, "Makro ekonomik istikrarı sağlarken, reel sektörü de güçlendireceğiz" dedi.

9- TÜRKİYE'NİN ULUSLARARASI ALANDAKİ YERİ - ANKARA MERKEZLİ DIŞ POLİTİKA

2002 yılında Türkiye'de "dış politikanın" anlaşılanın "dış ilişkiler" olduğunu, tüm dış politikanın ise "Kıbrıs, Ermeni meselesi ve birkaç defansif konu" olduğunu söyleyen Davutoğlu, "Dış politikada temel ilkemiz, politikanın Ankara merkezli olmasıdır" dedi.

Çok boyutlu dış politikanın da süreceğine dikkat çeken Davutoğlu, "Kimse Türkiye'yi Avrupa ile Asya kıskacına almaya çalışmasın dedi.

AB üyelik hedefinin "stratejik" olduğuna dikkat çeken Davutoğlu, "Türkiye'nin AB hedefi stratejik bir hedeftir ve kararlılıkla devam ettirilecektir" dedi.

Davutoğlu, ilk bakan olduğunda söylediği "hattı diplomasi yoktur, sattı diplomasi vardır" sözünü de yineledi.

Dış politikanın sadece "reel politika olmadığını", "insani ve vicdani diplomasiye dayalı" dış politika izleneceğini söyleyen Davutoğlu, "Allah bize, nerede bize yardım eden yok mu diyene yardım etme kudreti versin" diye konuştu.

Alıntı:
http://ajanshaber.com/9-maddelik-davutoglu-manifestosu-haberi/112682

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Türkiye’nin safsatalarla imtihanı

Küresel finansal kriz, tüm dünyada uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının itibarını önemli ölçüde sarstı. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları, günümüzde küresel finansal sistemin kredibilitesi en düşük aktörleri durumunda.

Bu kuruluşların Türkiye ekonomisine bakışları ise ayrı bir garabet arz ediyor. Çünkü Türkiye’ye karşı adil ve hakkaniyete uygun bir yaklaşım içinde değiller. Bu düşüncede oluşumuzun iki temel nedeni var. Birincisi, Türkiye ekonomisinin muazzam bir performans sergilediği ve birçok makroekonomik göstergede önemli iyileşmelerin kaydedildiği 2001 krizi sonrası dönemde (buna 2002-2012 dönemi diyebiliriz), Türkiye’nin kredi notunu artırmamak için müthiş bir direnç gösterdiler. Krizin ortasında ve borç batağında olan bazı ülkeler, bu dönemde uzun süre Türkiye’nin üzerinde notlara sahip oldular.

İkincisi, Mayıs 2013’ten beri adeta siperde bekliyorlarmışcasına Türkiye ekonomisine ilişkin (çoğu zaman ekonomiyle bile alakalı olmayan bir şekilde) olumsuz olarak yorumlanabilecek hemen her konuda zamanlı zamansız raporlar yayınlamaları ve açıklamalar yapmalarıdır. Standard&Poor's adlı kuruluşun Türkiye’nin büyüme beklentisini yukarı yönlü revize örneğinde olduğu gibi, iyi/pozitif haberleri ise çoğu zaman daha sessiz bir biçimde açıklıyorlar.

Geçen haftadan beri üç büyük kredi derecelendirme kuruluşunun da Türkiye ekonomisine ilişkin açıklamaları oldu. Her üç kuruluş da Türkiye ekonomisine ilişkin 2014 büyüme beklentilerini geçen haftalarda revize etmişti. Bu gerçeği bile adeta gözardı ederek, açıklamalarında Türkiye ekonomisine ilişkin bazı risk ve belirsizliklere sözüm ona dikkat çektiler. Ama satır aralarında belki de farkında olmadan Türkiye ekonomisine övgüler dizdiler.

Satır aralarında özetle; Türk bankacılık sisteminin oldukça sağlam olduğunu, kamu finansmanında herhangi bir sorun olmadığını, Türkiye ekonomisinin 2003-2013 arasında yıllık yüzde 5 büyüdüğünü, bu dönemde enflasyonda önemli düşüşler sağlandığını ve ihracat pazarının çeşitlendirilerek ihracatın artırıldığını söylediler.
Peki, olumsuz ne söylüyorlar? Yapısal reformlar, cari açık ve siyasete ilişkin risklere dikkat çekiyorlar. Türkiye ekonomisi, 2001 krizi sonrası dönemde gösterdiği performansın bir benzerini, yeni bir hikâyeyle önümüzdeki 10 yılda da gerçekleştirmek istiyorsa, hiç kuşku yok ki, yapısal reformların yapılması gerekiyor. Cari açığa gelince, cari açık gibi yapısal bir sorunumuz olduğunun ülke olarak farkındayız. Çözümü kolay olmadığı gibi birkaç yılda hallolabilecek bir mesele de değil, ama eğer Türkiye dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girmek istiyorsa önümüzdeki 10 yıl içinde cari açık konusunda da önemli ilerlemelerin sağlanması şart.
Gelelim siyasi risklere. Seçimlerin bir ülkede ekonominin aktörleri tarafından bir belirsizlik unsuru olarak değerlendirilmesi kuşkusuz gayet doğaldır. Nitekim kırılgan 5’li olarak adlandırılan beş ülkede de bu yıl seçim olması tesadüf değil. Ancak yerel seçimlerle cumhurbaşkanı seçiminden sonra, siyasette hala bir risk ya da belirsizlik olduğunu söylemek; ne gerçekçi bir yaklaşım olur, ne de ahlaki… Bu açıdan bakıldığında, aslında kimin başbakan ya da kabinede nasıl bir revizyon olacağının da bir önemi yok. Çünkü her iki durumda da ekonomi politikasında belirgin bir sapma olacağını beklemek doğru olmaz.

Mevcut siyasi tabloda gelecek yıl yapılacak seçimleri bugünden bir risk/belirsizlik unsuru olarak değerlendirmek de rasyonel olmadığı gibi, hayatın gerçeklerine de uygun düşmüyor. Son bir yılı seçimler ve siyasetteki gerginliklerle geçiren Türkiye ekonomisinin önünde uçabileceği 10 ay var. Sonrasında ise 2019’a kadar seçimsiz bir 4 yıl Türkiye’yi bekliyor ki, 2023 perspektifinde Türkiye ekonomisinin yeni bir başarı hikâyesi yazacağı bir dönem olmalıdır bu…

Prof. Dr. Mehmet Hüseyin Bilgin

Alıntı:
http://www.borsagundem.com/prof-dr-mehmet-huseyin-bilgin-yazar62/turkiye_nin-safsatalarla-imtihani-615706y.htm

Ferguson: Siyahların kasabası, beyazların yönetimi

Politika, diye yazmıştı siyaset bilimci Harold Lasswell 1936’da, “kimin neyi, ne zaman ve nasıl alacağı” ile ilgilidir.

Eğer Ferguson kasabasında gördüğümüz ırksal güç eşitsizliklerini anlamak istiyorsanız, bilmelisiniz ki mesele sadece siyah ve beyaz meselesi değil. Yeşille (para) ilgili.

1876’ya döndüğümüzde, St. Louis şehri (Ferguson’un bulunduğu şehir) kaderini etkileyecek bir karar verdi. Merkezden uzak bölgelere servis sağlamaktan bıktı ve St. Louis County’den ayrılarak kendisini bağımsız ilân etti. Bu, şehrin pişman olacağı bir karardı. Rust Belt şehirlerinin (sanayileşmenin çökmesiyle birlikte nüfusları hızla azalan şehirler) çoğu 1960’lardan bu yana nüfus kaybediyordu ancak çok azı St. Louis şehri kadar kötü etkilenmişti, ki şehir 1970’ten bu yana en az Detroit kadar nüfusunu kaybetmişti.

Bu büyük göç, kronikleşmiş bir yoksullukla malul şehir merkezinin etrafında çoğu orta-sınıfa mensup taşralar oluşturdu. Beyazların şehirden göçü 1980’lerde son buldu; o zamandan bu yana, siyahlar şehrin içlerini, Ferguson gibi taşra bölgelerine yerleşmek üzere terk ettiler. Ferguson’un demografisi çok hızlı bir biçimde değişti: 1990’da, yüzde 74’ü beyaz ve yüzde 25’i siyahtı; 2000’de yüzde 52 siyah ve yüzde 45 beyazdı; 2010’dan itibaren, yüzde 67’si siyah ve yüzde 29’u beyaz oldu.

Bölgenin parçalanması, şehrin bağlı olduğu idari bölgeden (St. Louis County) ayrışmasıyla sınırlanmadı. St. Louis County 90 belediye içeriyor ve pek çoğu kendi belediye binasına ve polis kuvvetine sahip. Bunların çoğu, trafik biletleri ve buna bağlı cezalardan gelen finansal gelire bağlı. St. Louis’deki Better Together isimli bir grubun araştırmasına göre, Ferguson gelirinin yaklaşık dörtte birini mahkeme masraflarından elde ediyor; etraftaki bazı kasabalarda bu yüzde 50’ye yaklaşabiliyor. Belediyelerin trafik kaynaklı gelirlere bağlı olması, buradan daha fazla para kazanma baskısını beraberinde getiriyor.

Missouri eyalet vekilinin yeni raporuna göre, siyahlar nüfustaki oranlarının çok üstünde olacak biçimde ceza alıyor ya da tutuklanıyor. Ferguson’da geçen yıl, trafikte durdurulmaların yüzde 86’sı, aramaların yüzde 92’si ve tutuklamaların yüzde 93’ü siyahlardı. Bu durum, eşitsizliği daha kötü hâle getiriyor.

Öte yandan, bir şehir düşünün: Sistemli bir biçimde politik güç devşirmek için uğraşılan on yıllarından ardından, St. Louis Şehri 1993’te siyahî bir belediye başkanı seçti, siyahlar belediye meclis üyelerinin yaklaşık yarısını oluşturdu ve şehirdeki imar işlerini onaylayan komitenin üçte ikisini elde etti. İyi yapılandırılmış kiliseler, demokratik meclis organizasyonları ve diğer sivil kuruluşlar, siyahî bölgelerde seçmenleri hareketlendirdi. Fakat, sadece son 15 yılda siyahlar taşrada önemli sayılara ulaştıkları için, çok az taşralı siyahî topluluk sivil kuruluşlarda ciddi anlamda yer aldı. Bu durum, siyahî nüfus çoğunluğuna sahip Ferguson kasabasının neden yapay olarak tamamen beyazların hâkimiyetine girdiğini anlamaya yardımcı oluyor. Birçok kuzey kasabası –ve ülke genelindeki iç taşralar– Ferguson’a benziyor. Uzun süre beyaz şehir sakinleri güçlerini artırdı, şehir konsüllerini domine etmeye devam etti ve demografik değişikliklere rağmen okullardaki yönetim kurullarını elinde tuttu. Beyazlar, istihdam sağlayan işleri ve yandaşlara verilen imar işlerini muhafaza ettiler.

Fakat Ferguson’un kendisine yeniden yatırım yapmasına ve Afro-Amerikanların pastadan daha büyük bir pay için rekabet edebilmelerine yardımcı olabilecek bir potansiyel var: birçoğu benzer sorunlar yaşayan çevre belediyelerle birleşmeye gidilmesi. Küçülen şehirlerde, siyaset çoğunlukla kirli ve sıfır-toplamlı bir oyun. Fakat birleşme, hacimli bir ekonomi oluşturabilir, borç alma kapasitesini ve ekonomik fırsatları artırır, ırksal tansiyonu da ateşleyen ekonomik baskıları azaltır ve bölgeyi uzun zamandır yöneten eskilerin yapılanmasını yerle bir eder.

*The New York Times’ta yayımlanan yazı (17 Ağustos 2014) kısaltılarak tercüme edilmiştir.

Alıntı:
http://www.zaman.com.tr/yorum_ferguson-siyahlarin-kasabasi-beyazlarin-yonetimi_2238394.html

Sosyalizmin, kapitalizm karşısındaki geriye düşmüş konumu


Tarihsel olarak sosyalizmin, kapitalizm karşısındaki geriye düşmüş konumunun altında başka pek çok şeyle birlikte çok basit bir gerçek yatar. Kapitalizm, sosyalizmin eleştirilerinden hep bir şeyler öğrenmeye çalışır, onun kendine dair çizdiği kriz öngörülerinden kurtulmanın yolları üzerinde düşünür, asli dinamikleriyle bu eleştirilerin altında yatan kaygıları belli jestlerle uzlaştırmaya çalışır. AKP ve Erdoğan’ın başarısı da kapitalizm gibi düşünmelerinde saklı. Erdoğan’dan sonra AKP’nin geleceğini belirleyecek şey, bu dikkatli tutumu sergilemeye devam edip edemeyeceklerine bağlı olacak. Yeni bir döneme, Türkiye siyaseti için çok ilginç şeylere tanık olacağımız bir döneme giriyoruz. Alea iacta est.

Alıntı:
http://www.aljazeera.com.tr/gorus/davutoglu-tercihi-ve-erdogandan-sonra-akp

Çin füzesi iptal yolunda mı?

NATO, nihayetinde Ankara, Çin füzelerinde karar kılarsa bu ülke ile bilgi paylaşımı yapmayacağından bu füzelerin ittifak ile uyumlu Türk hava savunma sistemleri ile entegre edilemeyeceğini, dolayısıyla Ankara’nın, belki de depolarında tutmak zorunda kalacağı bir sisteme sahip olacağında ısrarlı.

Ankara’nın,  müttefik ülke teklifleri dururken ve tam da NATO, Suriye’ye karşı Patriot füzelerini dayanışma amaçlı Türkiye topraklarına konuşlandırmışken kritik ve pahalı uzun menzilli hava savunma füzelerinin tedariki için ittifakın hasmı Çin’i seçmiş olması doğal olarak Batı’yı ayağa kaldırdı. Başta ABD Batılı müttefikler, Ankara’nın bu seçimi ile siyaseten Batı’dan uzaklaştığını simgelediğini, teknik olarak ise ittifak ile müşterek çalışması mümkün olmayan bir füze modeli tercihini yaparak nihayetinde kendi güvenliğini de riske attığı tezini savundular. Bu teknik veçheyi açmakta yarar var; NATO, nihayetinde Ankara,  Çin füzelerinde karar kılarsa bu ülke ile bilgi paylaşımı yapmayacağından bu füzelerin ittifak ile uyumlu Türk hava savunma sistemleri ile entegre edilemeyeceğini, dolayısıyla Ankara’nın, belki de depolarında tutmak zorunda kalacağı bir sisteme sahip olacağında ısrarlı. Amerikan Kongresi’nden geçtiğimiz aylarda çıkan bir karar da Ankara’nın Çin füzelerini alması durumunda üstü örtülü bir Amerikan silah ambargosu ile karşı karşıya geleceğinin işaretlerini veriyordu.

    Şimdi cumhurbaşkanı seçilen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında 26 Eylül 2013 tarihinde toplanan Savunma Sanayii İcra Komitesi, 3,4 milyar dolar ile en ucuz teklifi verdiği, buna karşılık da Türkiye’ye yüksek teknoloji transferi taahhüdünde bulunduğu gerekçesiyle Çin’in CPMIEC firmasıyla, ki HQ-9 sistemini önerdi, kod adı T-Loramids olan füze yapımı için görüşmelere başlanacağını açıkladı. Böylece İtalyan, Fransız ortaklığındaki SAMP/T modelini öneren Eurosam Avrupa konsorsiyumu ile Türkiye topraklarını Suriye’ye karşı korumakta olan Patriot füzelerini öneren Amerikan Raytheon ve Lockheed Martin ortaklığı, icra komitesinin yazılı açıklamasına bakıldığında bu projeden aslında elenmişlerdi. Eurosam ve Amerikan firmalarının füze projesinde verdiği teklifler, 4’er milyar dolar ve biraz üstünde.

    Müttefiklerden gelen yoğun tepkiler üzerine ancak Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz,  Çin ile müzakerelerin başarısız kalması durumunda önce Eurosam o da olmadı Amerikan ortaklığı ile müzakerelere devam edileceğini açıklamak zorunda kaldı. Ama Yılmaz, bu firmalardan, ileri teknoloji altyapısı gerektiren füzelerin yapımında Türkiye’ye daha fazla yetenek kazandıracak şekilde tekliflerini iyileştirmelerini istedi.

Gezi mi Çin’e zorladı?

Erdoğan’ın, geçen yıl haziran ayında çevre kaygısıyla başlayıp iyi yönetilemediğinden hükümet aleyhtarı bir aylık protestolara dönüşen Gezi olaylarının arkasında olmakla suçladığı başta ABD Batılı ülkelere misilleme olarak aslında füze seçiminde Çin’den yana tercihini kullandığı, bu ülkenin yüksek teknoloji transferi teklifi ile geldiği için seçildiği yolundaki resmî açıklamaların bahane olduğu Ankara kulislerinde sıkça konuşuluyor.

     ABD Başkanı Barrack Obama’nın, şimdi yardımcısı yerine bizzat kendisinin Erdoğan ile yılın başlarında yaptığı telefon görüşmesi sonrasında uzun yıllar sürüncemede bırakılan Amerikan Sikorsky ile çok maksatlı helikopter sözleşmesi imzalanırken  Amerikan Boeing yapımı  AWACs uçağı teslimatları da aniden başlamıştı. Aynı telefon görüşmesinde Obama’nın Erdoğan’a Çin füzesi seçimi halinde Türkiye’nin siyaseten ve teknik olarak sıkıntıya düşeceğini aktardığı da söyleniyor. Dolayısıyla yılın başlarında Erdoğan’ın, artık Çin füzesinden vazgeçme eğilimi gösterdiği belirtiliyor.

Çin iptali Batı’ya zeytin dalı

Savunma Sanayii kaynaklarına göre, Erdoğan, hem müttefiklerden gelen ve teknik olarak hak verdiği söylenen eleştiriler karşısında hem de Batı’dan kopulmadığı  yolunda zeytin dalı niteliğinde ittifaka  bir mesaj vermek adına, her ne kadar 28 Ağustos itibarıyla Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak olsa da Çin ile görüşmelerin iptali yolunda icranın başıymış gibi bir karar çıkarttıracak.

Peki bu çok pahalı projenin akıbeti bundan sonra ne olacak?

Büyük olasılıkla, SSM’nin çiçeği burnunda Müsteşarı İsmail Demir’in, Çin’den sonra yakınlarda teknoloji transferi konusunda nabız yoklamak üzere gittiği Eurosam ortağı Fransa ziyaretinin de işaret ettiği üzere kısa listeye kalan bu Avrupa konsorsiyumu ile görüşmelere başlanacak. T Loramids tedarikinde teklifleri uzatma süresi, bu ay sonunda bitiyor. Dolayısıyla, bu ay sonunda Çin ile görüşmelere devam etmek için teklif uzatmak yerine bu ülke ile görüşmeler kesilip, Eurosam ile yola devam edilir. Eurosam ile de görüşmeler tıkanırsa üçüncü sıradaki Amerikan firmaları ile müzakerelere başlanır.

    Çok zayıf bir olasılık da olsa, Ankara,  zaten Türkiye’de konuşlu bulunan Patriot füzelerinin daha uzun yıllar ülkede  kalmasını sağlayıp -ki Suriye’de iç savaşın maalesef devam ediyor olması bir gerekçe olur- uzun menzilli füze alımını askıya alabilir.

50 Çinli uzman, Pekin yolunu tutar

Türkiye’nin, kendisiyle yapılmakta olan füze görüşmelerini sonlandırması halinde Çin resmen belki sertçe bir tepki verebilir. Ama perde arkasında, Çin’in, “Bir NATO üyesi Türkiye’nin böylesine kritik bir projede bizi seçmiş olmasıyla zaten ittifaka bir gol attık. Bizimle görüşmeler iptal edilse de büyük sıkıntı olmaz, Ankara’nın müttefikleri nezdindeki sıkıntılarını da anlıyoruz.” yaklaşımında olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Türkiye pazarında önemli yer tutmaya başlayan Çin, füze projesinin iptali karşılığında iyi bir başka proje ile mutlaka ödüllendirilecektir.

    Geçen yıl eylül ayından bu yana Ankara’yı, füze görüşmeleri için mesken tutan 50 kadar Çinli uzman da ülkelerinin yolunu tutarlar artık.

Alıntı:
www.zaman.com.tr/ekonomi_turkiyeden-muttefiklere-zeytin-dali-cin-fuzesi-iptal-yolunda-mi_2238875.html

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Nafile muhalefet

"Yeni havaalanına karşı çıkmak yanlış... Bizim muhalefet olarak görevimiz 'oraya yapma şuraya yap' demek olmalı..."
Nereye yapsın, Tekirdağ'a doğru mu, İzmit'e doğru mu? Yoksa Yalova'ya mı?
Üçüncü köprüye karşı çıkıyorsan da, uluslararası TIR trafiğini yolu tıkamadan bir kıtadan öbür kıtaya nasıl aktaracağını söylemek zorundasın. İnsanlara "Anadolu yakasında oturmayın, köprü tıkanıyor" diyorsan, onlara Avrupa yakasında binlerce ev yapmak zorundasın, Kırklareli'ne doğru yayılamayacağına göre de dön dolaş gökdelen...
Birçok muhalif bu çaresizliğin sancısı içinde. Hem programsızlıktan yakınıyorlar, hem de program üretemiyorlar.
"Gökdelenlere karşıyız"... Nüfusu kırk yılda 1 milyondan 14 milyona fırlamış bir şehirde insanları nereye sığdıracaksınız, söyleyin bakalım.
Açmazları burada: Yapıcı muhalefet yok, çünkü bu aşamada buna gerek yok!
Eğer Türkiye'de gerçekten işler kötüye gitseydi, o muhalefet siz istemeseniz de çıkardı.
Tarihin çarkını geriye doğru döndüremezsiniz, Langa bostanında artık isteseniz de buz gibi kuyu suyuyla yıkanan hıyar yetiştiremezsiniz. Orada metro girişi vardır. Size de muhalif demezler, o bostanda yetişen ürünün adını verirler.
Nasıl bir olumlu muhalefet yapacaksınız? "Yeni havaalanında neden altı pist var da on sekiz pist yok?"... Bu mu? Öncelikle gerçekçi olmak zorundasınız.
"Kişi başına düşen milli gelir niçin 30 bin dolara çıkmıyor?" Hangi kadrolarınızla ve hangi sihirli formülle başaracaksınız bunu?
"Halk niçin sosyaldemokrasi istemiyor?" Kapitalizm içinde sınıf değiştirme fırsatları, daha iyi yaşama olanakları tükenmedi de ondan.
"Biz üretim araçlarını devlet tekeline almak, herkesin evine arabasına, bankadaki dövizine el koymak istiyoruz ama bırak iktidara gelmeyi, bir tek milletvekili bile çıkaramıyoruz." Tükürükle boğmadıklarına dua et.
"O kadar beddua ediyoruz, Tayyip ölmüyor."
Bir üniversite profesörü olarak ilkokul mezunu psikopatların peşine takılmaktan utanmıyorsan, çoluğunu çocuğunu okutsun diye sana emanet eden analara babalara yazık.
Kemal Tahir'in dediği gibi, Türkiye Ghanalı kabile toplumu değildir. Türkiye kısa zamanda büyük başarılar kazanmış, ağır bir yenilgi ve çöküşten, tarih skalasına vurursan çok çabuk dirilmiş, mucize yaratmış bir ülkedir.
Doğru yoldadır. Yanlış yola girerse, tökezlerse, o zaman elbette adam gibi bir muhalefet doğar ve gelişir. Öyle ya böyle, gene bulunur kurtaracak bahtı kara maderini...
O mader, yani anne, şimdi "oğluma bir daire alsam, bir daire daha alsam onu da kızıma bıraksam da, bunun için acaba dolar mı bozdurayım avro mu" hesapları yapıyor. İnsanlar ekmeği geçtiler, "pasta çilekli mi olsun çikolatalı mı" diye düşünüyorlar.
Sen de otur, "çalı çırpı, sıla gurbet, sarı sıcak, ak cibinlik" diye şiir yaz.
Ne sılası yahu, köylü yaz gelince kara trenle kendi köyüne değil uçakla tatil köyüne gidiyor!

Engin Ardıç

Alıntı:
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2014/08/09/nafile-muhalefet-1407534618

8 Ağustos 2014 Cuma

Her gün hükümeti eleştirmek gazetecilik değil.


"Her gün hükümeti eleştirmek gazetecilik değil. Ülkede siyaset dışında da bir sürü şey oluyor. Ben bir servet kaybettim. Ama hep arkanızda durdum. Siz de benim arkamda durun"
Doğan Grubu'nun patronu Aydın Doğan

3 Ağustos 2014 Pazar

Bir insan sevdiği adam ile yan yana duruyorsa yalaka olmaz

Bir insan sevdiği adam ile yan yana duruyorsa yalaka olmaz. Fakat ezeli hasmınızla siyasi ikbal uğruna yan yana gelebiliyorsanız bunun adı riyakarlıktır, takiyyedir, omurgasızlıktır. Şimdi siz değerlendirin... En koyu laik ile en koyu antilaik, en koyu kemalist ile en koyu antikemalist, en koyu ateist ile en koyu dindar bir araya gelmiş; başbakanı devirmeye çalışıyor.

Uğur Işılak

Alıntı: http://ajanshaber.com/ugur-isilak-bir-bosluk-doldurulmasi-gerekirse-haberi/101322

28 Temmuz 2014 Pazartesi

Cem Sultan başaramadı, Pensilvanya'daki zat da başaramayacak

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin:
"Cem Sultan başaramadı, Pensilvanya'daki zat da başaramayacak. Korkarım orada hayatını kaybedecek. Cenazesi Cem Sultan gibi 5 yıl orada kalsın istemiyorum. Biran önce Türkiye'ye dönsün ve bu sevdadan vazgeçsin. Türkiye Cumhuriyeti devletini hiç kimse paralel bir yapıyla ele geçiremez, halkın seçtiği mevcut iktidarı da görevden uzaklaştırmaz. Bunu herkes anlasın."

Alıntı:
http://ajanshaber.com/paralel-yapi-operasyonunda-son-durum-haberi/99416

18 Haziran 2014 Çarşamba

Doğu Perinçek'in İhsanoğlu yorumu

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve “çatı aday” tartışmalarıyla ile ilgili değerlendirmelerde bulundu.

Perinçek’in açıklamasında öne çıkan başlıklar şöyle:

SİZİ KİM YÖNETİYOR?

Bugün yalnız CHP ve MHP tabanının değil, bütün Türkiye’nin cevabını bulması gereken soru şudur: Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’yi kim yönetiyor?

Kılıçdaroğlu bizi ziyarete geldiğinde havası hiç böyle değildi. Millete tiyatro oynamışlardır.

Parti genel başkanları kuşkusuz kendi partilerinin iradelerini temsil ederler. Ancak ortak adayın saptanmasında bulunmayan bir irade varsa, o da CHP ve MHP’nin iradesidir.

CHP VE MHP’YE OLDU BİTTİ

Devlet Bahçeli ve Kemal Kılıçdaroğlu, kendi partilerini de oldu bittiye getirmişlerdir.

Bu durumda ilhamlarını nereden aldılar? Onların kulağına hangi “yüksek” irade Ekmeleddin İhsanoğlu adını fısıldamıştır?

Türkiye’de sokağa çıkınız ve milyonlarca insana sorunuz. Milyonda bir kişi dahi size Cumhurbaşkanı adayı olarak Ekmeleddin İhsanoğlu adını söylemeyecektir. Hatta birkaç ay önce Ekmeleddin İhsanoğlu’nun kendisine sorsanız, o da “Çatı Adayı” olacağını hayalinden bile geçirmezdi.

YENİ BİR KEMAL DERVİŞ VAKASI

Kemal Derviş de böyle atanmamış mıydı Hazine’nin başına?

Dünya Bankası’ndaydı. On yıllardır Türkiye’den uzaktaydı. Küresel Merkezlerden İcra Memuru olarak yollandı. Kimsenin bilmediği Kemal Derviş, birden Başbakan Yardımcısı tahtına oturtuldu. Arkasından bir takım tertiplerde rol üstlendi. DSP’yi böldü. CHP’ye kimlik operasyonunda görev yaptı. Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül ikilisi Türkiye’nin tepesine oturtuldu ve Kemal Derviş tekrar Atlantik ötesindeki makamına döndü. İşlem tamamlanmıştı.

Yeni bir Kemal Derviş olayıyla karşı karşıyayız. Bu kez davetsiz ve meçhul misafir, Atlantik ötesinden değil, Suudi canibinden geliyor. Bu kez görevli Dünya Bankası’ndan değil de, İslam Konferansı Örgütü’nden geliyor. Farketmiyor, aynı sıradüzen ve disiplin içindeler. Birey olarak da tecrübeler aynı. Bilinen küresel kimlikler.

NERDEN KEŞFETTİLER

Ekmeleddin İhsanoğlu gibi kimsenin aklına gelmeyecek bir ismi, Devlet Bahçeli ve Kemal Kılıçdaroğlu nerden keşfettiler? Soru budur!

Dikkat buyurunuz, vatan bölünürken Kılıçdaroğlu ve Bahçeli bir araya gelmediler. Cumhuriyetin kurumları yıkılırken, el ele vermediler.

Yerel seçimler öncesinde işbirliği yapsalar, AKP’ye büyük kentlerden hiçbiri verilmezdi. O kadar ısrar ettik yapmadılar.

Birbirlerine pek sıcak bakmadıkları da biliniyor. Ancak bir kuvvet, birdenbire, ikisini birleştirdi. CHP ve MHP’den kimsenin haberi yok bu işbirliğinden. Ne müthiş, ne yüce bir irade bu!

KİMLİK SORUMLULUĞU

Böyle kimsenin anlamadığı kararlar, gökten inmez, gaipten gelmez. Bu tür açıklanamayan kararların arkasında bir irade vardır. Bu olayda da var.

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun kimliği ve özgeçmişi, düne kadar kendisini bağlıyordu; artık Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’yi de bağlıyor.

TAYYİP ERDOĞAN’I ÇANKAYA’YA ÇIKARTMA GÖREVLİLERİ

Ekmeleddin İhsanoğlu, Çankaya’ya çıksın otursun diye icat edilen bir aday değil, burası çok önemli.

Ekmeleddin İhsanoğlu, Tayyip Erdoğan’ı Çankaya’ya çıkartmak için icat edilmiştir. Hiçbir iktidar sahibini, silik bir kopyası tahtından indiremez. Tarihte böyle bir olaya rastlanmıyor.

Kılıçdaroğlu-Bahçeli ikilisi, Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Çankaya’ya çıkartmak için işbirliği yapmıyorlar; Tayyip Beyi iktidarda tutma görevini icra ediyorlar. Bugüne kadar yaptıkları işi sürdürüyorlar.

TAYYİP ERDOĞAN’A TESLİM BAYRAĞI

Seçim kazanmak için “muhafazakâr aday şart” imiş, öyle söylüyorlar. Atatürk önderliğinde kurduğumuz Cumhuriyetin yıkıldığı bu kadar dikine söylenebilir.

Cumhuriyetin devrimci döneminde ancak millî devrimciler Cumhurbaşkanı olabilirdi. Şimdi onlara Çankaya yolunu yasaklayan rejim, yalnız AKP’ye değil, CHP ve MHP yönetimlerine de dayanıyor. İktidar ve Yandaş Muhalefet el ele rejim görevi yapıyorlar.

Ekmeleddin İhsanoğlu, bir teslim bayrağıdır. Onu aday gösteren CHP-MHP genel başkanları, Tayyip Erdoğan’a teslim bayrağı açmışlardır.

Tayyip Erdoğan-Abdullah Gülleri benzerleriyle yıkamazsınız.  Tayyip Erdoğan, BOP Eşbaşkanı’dır, başka deyişle vatanı bölme memurudur. Onun saltanatını vatanseverler yıkar.

Alıntı:
http://www.ajanshaber.com/ihsanogluna-bir-itiraz-da-dogu-perincekten-haberi/81926


1 Haziran 2014 Pazar

Gezi parkı; kim için...

SOKAĞA ÇAĞIRANLAR FAİZ ARTIŞININ KARINI BÖLÜŞECEK

Bir puan faiz yükseldiğinde senin çocuğunu polisin karşısına diken adam on milyar TL fazla alıyor devlet hazinesinden. Vahşi kapitalizmin ülkenin vatandaşlarının kanını emmesine karşı duran bir lider varsa daha ne istiyorsun arkadaş? Sizi sokağa çekenler, bir puanlık faiz artışından bizim ödediğimiz yılık on milyar TL'yi aralarında bölüşenlerdir.

PARK İSTİYORSANIZ ÜÇ OTELİ YIKIP PARK YAPALIM

Hadi o üç oteli bağışlayın hazineye orayı park yapalım, var mısınız, çok mu istiyorsun Gezi Parkı'nın büyümesini hadi getir otellerini yıkalım.

Yiğit Bulut
http://www.borsagundem.com/siyaset-ekonomi-gundemi/yigit-bulut_tan-merkez-icin-carpici-aciklama-596424.htm


22 Mayıs 2014 Perşembe

Kemal Derviş'ten kriz itirafı

Eski Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş, kriz zamanında özelleştirmelerin olmasının şart olmadığını söyledi.

Eski Devlet Bakanı Kemal Derviş, İzmir’de verdiği konferansta ekonomik krizden çıkışta özelleştirmenin şart olmadığını savundu. Derviş, 2001 yılında ziyaret ettiği ABD Hazine Bakanı’nın kendisini soğuk karşılayıp "Yine mi kredi istiyorsunuz?" diye sitem ettiğini ve krizden çıkış için devlet mallarının piyasa fiyatına özelleştirilmesini önerdiğini anlattı. Derviş, "Şu anki piyasa fiyatlarıyla devlet malını kimseye satmam" diyerek çıktığı odaya bir yıl sonra krizi çözerek döndüğünde kahveler, çikolatalı pastalarla karşılandığını söyledi.

Ekonomiden sorumlu eski Devlet Bakanı Kemal Derviş, Yaşar Üniversitesi’nde konferans verdi. 2001 ekonomik krizinin yaşandığı dönemde birçok devlet kuruluşunun o günkü fiyatlarıyla satılması yönünde istekler olduğunu belirten Derviş, "O dönemki Amerikan Hazine Bakanı’na ’şu anki piyasa fiyatlarıyla devlet malını kimseye satmam’ dedim" diye konuştu.

AMERİKALI BAKAN ’KRİZDEN ÇIKAMAZSINIZ’ DEDİ

Krizden çıkışta temel yaklaşımın illa da özelleştirme olmadığını savunan Derviş, krizde IMF’nin Ziraat Bankası, Halk Bankası ve Türk Hava Yolları’nın özelleştirilmesini istediğini hatırlattı. İlk kez bakan olduktan sonra IMF ve G-7 ülkelerinden destek almak için yola çıktığını anlatan Derviş, "Amerika’da Bush’un Hazine Bakanı beni çok soğuk karşıladı. ’Gene para istiyorsunuz galiba, altı ayda bir para istiyorsunuz’ dedi. Ben de ’IMF’nin kredilerine ihtiyaç var’ dedim. ’Hiç krediye gerek yok, ben geleyim size özelleştirme konusunda yardımcı olayım’ dedi. ’Piyasa neyse o fiyattan satacaksınız’ diye konuştu. Ben de ’sayın bakanım, şu anki piyasa fiyatlarıyla devlet malını kimseye satmam’ dedim. O günkü fiyatlarla devlet varlığını satmak hata olurdu. Bana ’siz bu krizden çıkamazsınız’ dedi. Vedalaştık. Bir yıl sonra geldiğimde kahveler, çikolatalı pastalar. Her şey gayet iyiydi" dedi.


"BANKACILARI DEĞİL BANKALARI KURTARDIK"

Krizde bankacıları değil bankaları kurtardıklarını ifade eden Derviş, "Bankaların boşaltılmaması, bankacıları değil mevduatı kurtarma operasyonu yaptık. Ama Amerika bunu yapamadı. Bankacıları kurtardı" diye konuştu.

FİNANSTA KAMU PAYI OLMALI

Katı devletçiliği savunmadığını ama diğer taraftan özel sektörün ciddi şekilde yönlendirilmesi gerektiğine inandığını belirten Derviş, özellikle finans sektöründe kamu payının mutlaka olması gerektiğini vurguladı. Derviş, "Krizde özel sektör çok korkuyor. Hiç kredi vermiyor. Kamu bankası ise krediye devam eder. Ama bir şartla, bu kamu bankaları genel ekonomiye hizmet vermeli. Belli bir siyasi iktidarın, lobilerin bankası olmamalı" dedi.

"ENFEKSİYON BİTTİĞİ HALDE ANTİBİYOTİĞE DEVAM EDİLDİ"

Kriz döneminde uygulanan ekonomi politikalar ile kriz atlattıktan sonra izlenecek politikaların farklı olduğuna dikkat çeken Derviş, şöyle konuştu:

"Enfeksiyonunuz var. Doktor size ’10 gün antibiyotik alacaksınız’ diyor. Kalp krizi geçirdikten sonra ’hastaneye yatıp sigarayı keseceksiniz’ diyor. Ama üç ay sonra ’koşabilirsiniz’ der. Türkiye 2001 krizine girdiğinde faizler yüzde 100’ün üzerindeydi. Orada bir ameliyat gerekiyordu. Hafif bir asprinle sorun çözülemezdi. O dönemde faizler çok yükseldi. Başka yapacak bir şey yoktu. Ama sonraki dönemde yüksek faizin devam etmesi bence doğru değildi. Enfeksiyon bitiyor ama antibiyotiğe devam ediyorsunuz."

Kemal Derviş'ten kriz itirafı


Alıntı:
http://finans.mynet.com/haber/detay/ekonomi/kemal-dervisten-kriz-itirafi/94083


8 Mayıs 2014 Perşembe

Deniz Gezmiş kimdir? Deniz Gezmiş’in hayatı

Bugün Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, idam edilmelerinin 42. yıldönümü.

Deniz Gezmiş kimdir? Deniz Gezmiş’in hayatı
Deniz Gezmiş, 27 Şubat 1947′de Ankara’nın Ayaş ilçesinde doğdu. Annesi ve babasının öğretmen olması nedeniyle ilk ve ortaöğremini Sivas’ta yaptı.

İLK GÖZALTI

Ardından liseyi İstanbul’da okudu. 1965 yılında Türkiye İşçi Partisi’nin Üsküdar ilçe başkanlığına aday oldu. Deniz Gezmiş henüz lise yıllarındayken tanıştığı sol görüş ile genç yaşta kendini eylemlerin ortasında buldu. 31 Ağustos 1966 tarihinde Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik işçilerinin, Taksim Anıtı’na çelenk koymaları sırasında Türk-iş yöneticilerini protesto eden grupla beraber yaptığı eylem sonucunda tutuklanarak gözlatına alındı. Bu olay Deniz Gezmiş‘in ilk gözaltına alınmasıydı.

Deniz Gezmiş 1966 yılının Kasım ayında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Ardından 19 Ocak 1967′de Türkiye Milli Talebe Fedarsayonu’nunda çıkan olaylarda arkadaşları ile gözaltına alındı ancak kısa bir süre sonra serbest bırakıldı. 22 Kasım 1967′de ise öğrenci örgütlerinin düzenleddiği Kıbrıs Mitingi sırasında Aşık İhsani ile birlikte ABD bayrağının yakılması nedeniyle tekrar gözaltına alındı.

30 Ocak 1968′de hukuk fakültesindeki arkadaları ile birlikte Devrimci Hukuklular Örgütü’nü kurdu ve hemen ardından 7 Mart 1968′de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen AIESEC genel kurul toplantısında konuşma yapan devlet bakanı Seyfi Öztürk’ü protesto ettiği için bir kez daha tutuklandı. 2 Mayıs 1968′e kadar tutuklu kalan Deniz Gezmiş, yargılandı ancak beraat etti.

12 Haziran 1968′de İstanbul Üniversitesi’nin işgal edilmesinde önderlik etti. İşgal Konseyi adı verilen grupun lideri olarak Baltalimanı’nda yapılan görüşmelere katılan Deniz Gezmiş, öğrenci haklarının elde edilmesinde etkili oldu. 30 Temmuz’da 6. Filo’nun İstanbul’a girişini protesto etmek suçundan tutuklandı.

Deniz Gezmiş, Milli Demokratik Devrim görüşünün öğrenciler arasında yayılmasında etkili oldu. 1968 yılında yapılan öğrenci eylemlerinde Cihan Alptekin, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Mustafa İlker Gürkan, Cevat Ercişli, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Erim Süerkan ile birlikte Devrimci Öğrenci Birliği’ni kurdu. Ardından 1 Kasım 1968′de Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı’nın da içinde bulunduğu AÜTB, DÖB ve ODTÜÖB’nin de içinde bulunduğu “Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü”‘nü düzenledi. 28 Kasım 1968′de ABD büyükelçisinin İstanbul’a gelişini prototesto etmek amacıyla düzenlenen eylemde tutuklandı ancak tekrar serbers bırakıldı.

FİLİSTİN'E KAÇTI 

Deniz Gezmiş bu dönemde 2-3 aylık tutuklanma süreçleri geçirdi. 16 Mart 1969′da İstanbul Üniversitesi’nde düzenlediği öğrenci hareketleri nedeniyle 19 Mart’ta tutuklandı ve 3 Nisan’a kadar tutukluluğu devam etti. Ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencilerinin düzenlediği protesto gösterilerine önderlik etti. Çıkan çatışmalarda yaralandı. 23 Haziran 1969′da TMGT’nin toplsndığı 1. Devrimci Miliyetçi Gençlik Kurultayı’nsa FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli ile birlikte bir program hazırladıktan sonra hakkında tutuklama kararının olmasından dolayı Filistin’e kaçtı.

1 Eylül 1969′a kadar Filistin’de kaldı. Bu dönemde üniversiteyi işgalden dolayı Hukuk Fakültesin’den atıldı. 23 Eylül 1969′da hukuk fakültesinde olduğu bir sıra polis tarafından yakalarak gözaltına alında da 25 Kasım’da serbest bırakıldı. Ardından Yıldız Devlet ve Mühendislik Akademisi’nde Battal Mehetoğlu’nun sağcılar tarafından öldürülmesi olayında okulda yapılan aratırmalarda Deniz Gezmiş‘e ait olduğu önesürülen silahların ele geçirlmesi üzerine hakkında tekrar tutuklama kararı çıkarıldı. 20 Aralık 1969′da tutuklanan Deniz Gezmiş, 18 Eylül 1970′e kadar hapis yattı.
Hapisten çıkmasından sonra öğrenci hareketlerinden uzaklaştı ve Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan’la birlikte Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nu kurdu. Türkiye’de silahlı mücedele veren ilk siyasi örgüt olan THKO, bağımsız ve demokratik bir Türkiye için mücadele yürürttü. Sosyalist gençliğin katıldığı bu örgüt Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Alparslan Özdoğan, Deniz Gezmiş ve Cihan Alptekin tarafından kurulmuştu. Bir takım eylemlerden sonra 4 Mart 1971′de yayınlanan bir bildiri ile örgüt kamuoyuna tanıtıldı.

İlk silahlı eylemleri 29 Ocak 1970 tarihinde verdi ve 12 Mart dönemi boyunca faaliyetlerini dürdürdü. Daha sonra bu örgüt içinde Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş’in de bulunduğu idam kararının iptali için çalışmalarda bulundu. Kadir Manga ve Alparslan Özdoğan’nın Nurhak’ta, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna’nın Kızıldere’de öldürülmesinden sonra Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan‘nın idamıyla bu örgüt dağıldı.

Deniz Gezmiş, 11 Ocak 1971′de Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu adına Ankara İş Bankası, Emek Şubesi’nin soygununda yeraldı. Bu sırada Deniz Gezmiş hakkında tutuklama kararı çıkarılmıştı ve polisten kaçmaktaydı. 1971 yılında gerçekleşen 12 Mart darbesinin hemen ardından Yusuf Aslan ile birlikte Sivas’a giderken motorsikletlerinin bozulmasıyla gelen ihbarla 16 Kasım 1971′de tutuklandı. Gemenek’te yakalandıktan sonra Kayseri’ye getirildi. Ardından Ankara’ya o dönem içişleri bakanı olan Haldun Menteşeoğlu’na götürüldü.

16 Temmuz 1971′de Sıkıyönetim Mahkemesi, Altındağ Veteriner Okulu binasında Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığındaki, Baki Tuğ savcılığında toplandı. 9 Ekim 1971′de son bulan mahkeme’de TCK’nın 146. maddesinin ihlali gerekçesiyşe 9 Ekim 1971′de idama mahkum edildi. 6 Mayıs 1972 tarihinde Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ile birlikte saat 1.00-3.00 arasında Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde idam edildi.

Deniz Gezmiş‘in son istekleri hakkında kesin bir bilgi mevcut değildir. Yazar Erdal Öz’ün yaptığı görüşmlerde en son olarak Rodrigo’nun Aranjuez Konçertosunu dinlemek ve bir bardak çay içmek istediği geçse de avukatı bunu doğrulamamıştır. Ancak ölümünden sonra kendisi gibi devrimci arkadaşı Taylan Özgür’ün yanına gömülmek istediği babasına yazdığı mektupta yerlamaktadır.

Deniz Gezmiş’in babasına yazdığı son mektup…

“Baba,
Mektup elinize geçtiğinde ben aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum, insanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler, önemli olan çok fazla yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de düşmeyeceğimden şüphen olmasın, oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir, o bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu olduğunu biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı ama beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil Türkiye’de yaşayan Kürt ve Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum. Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara’da 1969′da ölen arkadaşım Taylan Özgür’ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul’a götürmeye kalkma, annemi teselli etmek sana düşüyor, kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum, bilimle uğraşsın ve unutmasın ki bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir, son anda yaptıklarımdan en ufak pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi, ağabeyimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşi ile kucaklarım.

Oğlun Deniz Gezmiş. Merkez Cezaevi”

Alıntı:
http://www.ajanshaber.com/deniz-gezmis-kimdir-deniz-gezmisin-hayati-haberi/62353

Ahmet Davutoğlu'ndan çarpıcı açıklamalar

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu cemaate dönük operasyon hazırlığı, Suriye toplantısının sızdırılması ve cemaatin paralel örgütlenmesine dönük çarpıcı açıklamalar yaptı.

Ahmet Davutoğlu'ndan çarpıcı açıklamalar
Suriye'ye Komşu Ülkeler 3. Toplantısı'na katılmak için Ürdün'e giden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu dönüş yolunda Türkiye gazetesinden Ceren Kenar'ın sorularını cevapladı. 

İşte Davutoğlu röportajından çarpıcı bölümler:

CEMAAT İÇİN YENİÇERİ BENZETMESİ

Paralel yapının faaliyetleri ve bu yapıya karşı düzenlenecek operasyon konusunda bilgi verebilir misiniz?

Bir kere hangi devlet olursa olsun hiç bir zaman devlet içinde sistem dışı kural dışı örgütlenmeye izin vermez. Bizim darbeler tarihine bakın, iki unsuru hep görürsünüz; Halka gitmeden halktan bir güç almadan, destek almadan bir güç kullanma. Osmanlı döneminde de böyleydi. Yeniçeriler isyan ederler, bir de isyana fetva verecek uygun Şeyhülislam buldular mı o isyan darbe olurdu. Meşruiyete karşı darbe. Modern dönemde bunun adı 27 Mayıs'ta ordudaki cunta ile onları destekleyen yargı oldu. 12 Eylül'de böyle. Paralel yapıda da bürokrasinin askerle değil, bürokrasi polis ve diğer sızmalarla yargı arasında bir işbirliği kurulması, normal network dışında bir network kurulması görülüyor. Burada devlete, devletin meşruiyet zeminine karşı bir suç var, bir suç işlenmiştir. Bununla ilgili soruşturmalar yapılır. Bu soruşturmalar belli aşamalara gelir, belli adımlar atılması icab eder. O adımlar atılır. Nihayet itibariyle dediğim gibi meşruiyet sınırlarını aşan bir illegal örgütlenmenin altyapısına dönük bir networkuna dönük faaliyettir. Yoksa bir toplumsal kesime dönük değil.

İSRAİL'İN OTORİTESİNİ TANIYORSUN DA TC'YE NİYE MEYDAN OKUYORSUN?

Mavi Marmara gittiğinde ne dediler?  'İsrail'den izin alma imkanı varken otoriteye niye kafa tuttunuz'?. Biz müspet düşünürüz. Müspet davranırız.' Argümanları buydu. Peki orada o otoriteyi öyle görüyorsun da Türkiye'de daha 30 Mart'ta bu denli halk desteği almış bir siyasi otoriteye karşı niye meydan okuyorsun? Halen bu otoritenin meşruiyetini tartışıyorsun? Müspet düşünme bu mu?

SEBEBİ İKTİDARI PAYLAŞMA ARZUSU

Niye sizce?


Çünkü iktidarı paylaşma arzusu. Sen bunu yapmayacaksın, halkın karşısına çıkmayacaksın ama senin dediğin ferman olacak. Olmaz bu. Şimdi kastettiğim şu. Sen halka gidip halktan bu desteği almadan oluşturduğun network ile halk için sesini feda etmiş, her şeyini halka adamış Başbakan'dan daha fazla güç kullanacaksın. Yani diyor ki bize sorsunlar. Seninle niye pazarlık yapmak zorunda olalım?. Eskiden iyi niyetle herkesin görüşünü aldığımız gibi 'o kesimin de görüşünü alalım' derdik. Şimdi sen bana meydan okuyorsan niye yapayım bunu? “Şunu dedik de dinlemedi” diyorlar. Dinlemek zorunda değiliz. Eskiden dinliyorduk. Niye dinliyorduk? iyi niyetine inanıyorduk. Şimdi hangi hakla bizimle siyasi müzakere yapıyorsun. En kötü güç kullanımı bir yere gitmeden, oturduğun yerden güç kullanımı. O zaman egon senin o kadar büyür ki herkes benim huzuruma gelsin istersin. Bir de o istihbarat dinlemeleriyle bütün insanların zaafı önüne geliyor. Sen herkesin zaafını biliyorsun herkes senin huzuruna geliyor. Kimse senin zaafını bilmiyor, sen kimseye gitmiyorsun. Sonra da inziva diyorsun. Bu insan doğası bir müddet sonra kendinle ilgili çıtanı yükseltmeye başlıyorsun. O çıta taşınamaz hale geliyor. Bu arada başka bir çok unsur, dış aktörler, illa şu istihbarat örgütü değil, Türkiye üzerine şu veya bu şekilde hesap yapanlar böyle bir güç varsa 'bu gücü burada nasıl değerlendiririz' diye bakarlar.

BUNUN LAMI CİMİ YOK!

Bir dini cemaatin barış süreci, İsrail ile ilişkiler veya Suriye meselesi gibi ulusal güvenliğe ilişkin konular ile bu kadar alakadar olması normal mi?


Değil tabii. Zaten ortada. Onun için ayırt ediyorum. Anadolu'da değişik yerlerde zekatla hayırla 'Bunlar çocuk okutuyor' diye onlara yardım eden sıradan bir vatandaş, bu topluluğa gönül veren kişi dini faaliyet yapıyordur. Onlara hiçbir sözümüz yok. Onlar bilmiyordur. Ama bu tarz sisteme nüfus edip halka da hesap vermeden güç kullanan yapı illegal örgütlenmedir. Bunun lamı cimi yok. O illegal örgütlenmenin hukuk içinde Türkiye içinde veya dışında ne yapmak gerekirse yapılır. Aksi halde devletin ve siyasetin meşruiyetini sürdürmek mümkün olmaz. Herkesin meşru sınırına çekilmesi lazım. Biz Adana'da Büyükelçiler Konferansı'nı yaparken, Başbakan Brüksel'e gidecekken, ben de 3 gün sonra Cenevre-2 toplantısına gidecekken TIR operasyonları yapıldı. Bu operasyon, meselenin dış gündemi de içeren siyasete yapılan bir operasyon olduğunu ayan beyan gösterdi. Bunun izah edilir başka tarafı yok. Kim menfaatlendi? Türkiye'de halk iradesine dayanan hükümeti terör örgütleri ile iş yapıyormuş gibi göstermek kime yaradı? Cenevre Konferansında Suriye hükümeti eline Türkiye'ye karşı koz verildi. Kafalarında bir dünya var ve o dünyaya göre Türkiye'yi dizayn etme isteğindeler.

SURİYE TOPLANTISINI KİM SIZDIRDI?

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Doug Frantz, Suriye toplantısının sızdırılmasının endişe verici olduğunu ve açık bir ulusal güvenlik ihlali olduğunu söyledi. Bu sızıntının arkasında kim var?


Dünyanın neresinde olursa olsun bu tarz dinleme olabilecek en büyük suçtur. Gerekli her türlü çalışma yapılıyor. Düşünün, diyorlar ki 'Dışişleri dinlemesinin içinde yokuz.' Fethullah Hoca'nın kendisi, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Türkiye'de herhangi bir olay olduğunda açıklama yapar. Bu bir gelenektir, 10 senedir böyle. Ya kişisel ya da vakıf adına açıklama yapılır. Fenerbahçe'de yönetim değişse açıklama yapıyor değil mi? Türkiye'de Dışişlerine böyle açık saldırı yapılmış, o saat açıklama yapılmadı. Birkaç saat sonra yapılmadı. Bir gün sonra şunu diyemez miydi? 'Bunu kim yapmış olursa olsun bu bir ihanettir. Biz hükümet ile farklı düşünüyor olabiliriz ama bu ihanete cevap vermemiz mümkün değildir.' Hayır demediler ve hep sukut ettiler. Konuşanlar da twitter üzerinden tapeleri önceden biliyormuşçasına aynı dakikada biri düğmeye basmış gibi harekete geçip hükümete saldırdılar. Onlar sanıyorlardı ki bu dinleme sonrası operasyon üzerinde halkta hükümete karşı tepki olacak. Bizim basiretli halkımız bunu ülkeye saldırı olarak görünce. 'Biz bu işte yokuz' dedi. 

Alıntı:
http://www.ajanshaber.com/ahmet-davutoglundan-carpici-aciklamalar-haberi/62581


"Ya ben ya Bülent"

Türkiye siyasi hayatının önemli figürlerinden ve beş kez Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı yapmış olan Bülent Ecevit, 1972’den 1980 askeri darbesiyle görevden uzaklaştırılıncaya kadar CHP Genel Başkanlığı yapmıştır.


Bazı kaynaklara göre, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu olarak da tanımlanan ve 9 Eylül 1923’te Atatürk tarafından kurulan CHP’nin kökleri Sivas Kongresi’ne kadar dayandırılmaktadır.  Atatürk’ün ölümünü takip eden gün olağanüstü toplanan TBMM’de 348 üyenin oybirliği ile Cumhurbaşkanı ilan edilen İsmet İnönü ayrıca, 26 Aralık 1938 günü, devletin tek partisi ve idarecisi konumunda olan CHP olağanüstü kurultayında, partinin "Değişmez Genel Başkanı" seçildi. Aynı kurultayda Mustafa Kemal Atatürk ise “Ebedi Şef” ilan edilmişti.

ECEVİT, KAYDINI YAPTIRIR AMA ÜNİVERSİTEYE GİTMEZ
 
Kastamonulu, adli tıp profesörü bir baba ve İstanbullu ressam bir annenin çocuğu olarak 1925’te İstanbul’da dünyaya gelen Bülent Ecevit, 1944 yılında Robert Koleji'nden mezun olur ve aynı yıl Basın Yayın Genel Müdürlüğü'nde çevirmenlik yapmaya başlar.  Önce Ankara Hukuk Fakültesi sonra da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Filolojisi bölümüne kayıt yaptırsa da yükseköğrenimine devam etmeyen Ecevit, 1946’da okul arkadaşı Rahşan Aral ile evlenir. 

1953’TE CHP GENÇLİK KOLLARINDA GÖREV ALIR
 
Bülent Ecevit, 1946-1950 yılları arasında Londra Elçiliğinin Basın Ataşeliğinde kâtip olarak çalışır. 1950 yılında ise Cumhuriyet Halk Partisi'nin yayın organı olan Ulus Gazetesi'nde çalışmaya başlar. Babası da 1943-1950 arasında CHP Kastamonu milletvekilliği yapan Bülent Ecevit, 1953 yılında CHP'ye kaydolur ve Gençlik Kolları Merkez Yönetim Kurulu'nda görev alır. 

1961 GENEL SEÇİMLERİNDE ZONGULDAK’TAN MİLLETVEKİLİ SEÇİLİR
 
İsmet İnönü'nün damadı Metin Toker'in adaylığını kendisine devretmesiyle, 27 Ekim 1957 seçimlerinde CHP'den milletvekili olan Bülent Ecevit, 12 Ocak 1959 günü toplanan CHP 14. Olağan Kurultayı'nda, Parti Meclisi'ne giren isimler arasında yer alır. Ertesi yıl, 27 Mayıs 1960 Askerî Müdahalesi'nden sonra, CHP kontenjanından, Kurucu Meclis üyesi olur. 1961 genel seçimlerinde Zonguldak milletvekili seçilen Bülent Ecevit, 1961-65 arasında görev yapan İsmet İnönü başkanlığındaki üç koalisyon hükümetinde de çalışma bakanı olarak yer alır. Bu dönemde, Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu'nun çıkarılması, sosyal güvenlik haklarının genişletilmesi gibi konularda çaba harcar.

ORTANIN SOLU GÖRÜŞÜNÜ ORTAYA ATAR
 
Bülent Ecevit, Süleyman Demirel'in başkanlığındaki Adalet Partisi'nin (AP) kazandığı 1965 genel seçimlerinde, yeniden Zonguldak'tan yeniden milletvekili seçilir. Bu tarihten sonra, muhalefete geri dönen CHP'nin içinde ‘Ortanın Solu’ görüşünün öncülüğünü yapmaya başlar Ecevit. Aynı dönemde, parti içinde başka bir grup da ‘Ortanın Solu'na karşı çıkmaya başlar. 18 Ekim 1966'da toplanan 18. Kurultay'da, 43 yıllık CHP'nin genel sekreterliğine, henüz 41 yaşındaki Bülent Ecevit seçilir. 
 
DEMOKRATİK SOL DURUŞUYLA GİTTİKÇE SİVRİLİR
 
CHP tarihinde ilk defa bir genel sekreter, ilçelerden köylere bütün CHP örgütlerini tek tek gezerek partililer ve delegelerle tanışmaya başlar. Bülent Ecevit çalışkanlığı, hitabet gücü ve parti içinde demokratik sol duruşuyla giderek sivrilmektedir. ‘Ortanın Solu’ partinin temel ilkesi olarak kabul edilir. Ecevit, ‘Ortanın Solu’ hareketiyle, CHP'nin aşırı sola bir duvar çektiğini, AP'nin de aşırı sağa karşı bir duvar çekerse demokrasinin sürekli yaşama olanağı bulacağını savunmaktadır.

KÖYLERİ KALDIRMA PLANI YAPAR
 
1967'de ‘Ortanın Solu’ politikasına karşı çıkan Turhan Feyzioğlu ile Ecevit arasında tırmanan çatışmada, Genel Başkan İnönü Ecevit'i desteklerken, meclis grubu Feyzioğlu'nu tutuyordu. 28 Nisan 1967 tarihinde düzenlenen 4. Olağanüstü Kurultay'dan sonra, Feyzioğlu önderliğindeki 47 milletvekili ve senatör partiden ayrılarak, Güven Partisi'ni kurdu. Kemal Satır önderliğindeki bir grup ise parti içinde kalarak ‘Ortanın Solu’ politikasına karşı mücadeleyi sürdürürken, Genel Sekreter Ecevit, köyleri kalkındırma planını "Toprak işleyenin, su kullananındır" sloganını ortaya atarak açıklıyordu.

1971 MUHTIRASI PARTİYİ BÖLER
 
CHP’nin ne yöne evrileceği konusundaki görüşler, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 12 Mart 1971 muhtırasından sonra, önemli farklıklar göstermeye başladı. Genel Başkan İsmet İnönü, müdahaleye açıkça karşı çıkılmasını onaylamazken, Ecevit, 12 Mart muhtırasının, CHP içindeki ‘Ortanın Solu’ hareketine karşı verildiğini söyleyerek, partisinin askeri yönetimce oluşturulan hükümete katkıda bulunmasına karşı çıktı ve 21 Mart 1971’de Genel Sekreterlikten istifa etti.

“YA BEN YA BÜLENT”
 
Ecevit'le yoğun bir mücadeleye giren İnönü, 4 Mayıs 1972'de toplanan 5. Olağanüstü Kurultay'da, "Ya Ben, Ya Bülent" sözleriyle, kendisinin tercih edilmemesi durumunda istifa edeceğini açıklamış oldu. Bu tarihi reste rağmen, Kurultay'da parti meclisi için yapılan seçimde, Ecevit yanlıları 507'ye karşılık 709 oy ile güvenoyunu aldı. Böylece CHP’de Ebedi Şef’ten sonra Milli Şef olarak partinin başkanlığını yürüten İsmet İnönü dönemi kapanmış oldu. Bülent Ecevit, 8 Mayıs 1972'de istifa eden İsmet İnönü'nün yerine 14 Mayıs 1972 tarihinde Genel Başkan seçildi. Bu durumun bir diğer tarihi anlamı ise İsmet İnönü’nün, Türk siyasal yaşamında, parti içi mücadele sonucunda değişen ilk genel başkan olması idi.

Alıntı:
http://www.ajanshaber.com/-ya-ben-ya-bulent-haberi/63488

İsrail Devleti neden ve nasıl kuruldu?

Tevrat’ın tanımına göre, Fırat Nehri'nden Nil Nehri'ne kadar olan geniş bölge İsrailoğulları'na vadedilmiştir. 1947’de devlet olduğunu ilan eden İsrail ise, dünyayı bu tanıma iknaya çalışmaktadır.

19. yüzyılın ikinci yarısında devlet kurma çalışmalarına başlayan Yahudiler, bu arzularını, Tevrat’ın hükmü üzerine, ‘vadedilmiş topraklar’da gerçekleştirmek istiyorlardı. Temmuz 1882'de, bölgeden toprak talepleri resmen başlamıştır. Batılı Yahudi zenginlerin para karşılığı Osmanlı'dan toprak satın alma girişimleri, Siyonizm’in lideri kabul edilen Theodor Herzl'in, 1896-1902 yılları arası beş defa İstanbul'u ziyaret etmesine neden oldu. Fakat II. Abdülhamid, Herzl'in her teklifini, kesin bir dille reddetmişti.


 
İngiliz hükümeti, 1848’de yayınladığı bir genelgeyle Filistin’deki konsoloslarını, Yahudilerin himayesine vermişti. Siyonist hareketlerin başına geçen Theodor Herzl, İngiltere gibi güçlü bir devleti arkasına alarak, gayesine ulaşma çabasındaydı. Devlet olabilmek için bir tarım sınıfına ihtiyaç duyulduğunu düşünen Siyonistler kendilerine uygun bir çözüm arayışına girdiler. Zira Avrupa Yahudilerinin neredeyse tamamı, ticaretle uğraşıyordu. Fakat Rusya'da tarımla uğraşan Yahudilerin mevcudiyeti, hareketin merkezinin bu ülkeye taşınması sonucunu doğurdu. 
 
Rusya'da, Yahudilere fakat özellikle çiftçi olanlarına karşı uygulanan katliamlar, Siyonizm için bir fırsat olarak değerlendirildi. Ne yazık ki, katliamlara maruz kalmış çiftçilere, ülkeyi terk edip Filistin'e yerleşmeyi teklif etmek anlamlı ve daha kabul görür bir seçenek olmuştu. 1870 yılından itibaren çiftçi Yahudiler, Filistin toprakları üzerinde tarımsal yerleşme merkezleri kurmaya başladılar. 1870-96 yılları arasında Eretz Israel'de on yedi tarım kolonisi kuruldu. Bununla birlikte, Rusya'yı terkeden Yahudilerin birçoğu, kendileri için daha uygun ve tanıdık bir kültür olan Avrupa kıtasına göçtü. 


 
I. Dünya Savaşı sonunda, 2 Kasım 1917’de, İngiltere dışişleri bakanı Arthur Balfour'un girişimiyle başlatılan Balfour Deklerasyonu süreci neticesinde, 1920 yılında Milletler Cemiyeti, Filistin üzerinde İngiliz mandasını tanıdı. Bu tanımayı takip eden sürede kurulan Yahudi bürosu, İngiltere nezdinde, Yahudi haklarını temsil etmeye başladı.
Siyonistler, sonraki yıllarda, dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış bulunan Yahudi topluluklarını, Filistin'e göçmeleri için ikna etme çabalarına girişti. Çünkü bölgedeki varlıkları hatta kurulacak bir devlet için etkin bir nüfusa sahip olmaları gerekiyordu. Bu hacimde bir nüfusun oluşabilmesi için ne acıdır ki dünya, bir savaş ve bir soykırım daha görmek durumunda kalacaktı. 
 
Hitler liderliğindeki Nazi Almanya’sının, 1930'larda başlayıp 2. Dünya Savaşı boyunca devam eden soykırım uygulamaları, Filistin’e büyük bir Yahudi göçü başlamasına neden oldu. Filistin’deki Araplar, karşılaştıkları bu ani göç karşısında büyük tepki vermeye başladıkları için İngiltere’nin Yahudi göçlerinin durdurulmasına karar vermesi, bugün hem İsrail’de hem de bölgede devam eden çatışmaların fitilini yaktı. Sion’a bağlı bir askeri teşkilat olan Hagana, Filistin’e göç konusunda İngiltere'nin aldığı bu kısıtlayıcı kararı protesto amacıyla, silahlı terör eylemlerine girişti. Bu eylemlere karşılık Filistin yönetimi ise Nazi liderliği ile işbirliğine girişti. 


 
Yaşanan bu kaosa rağmen Filistin’e gizli Yahudi göçleri düzenlenmeye başlandı. 2. Dünya Savaşı’nın, müttefiklerin galibiyetiyle bitmesinden sonra ‘Filistin meselesi’ son safhasına ulaştı. İngiltere, sonrasında Amerika’nın da yardımını alarak, sorunun çözümü için Birleşmiş Milletleri yetkili kıldı. Birleşmiş Milletler ise Kasım 1947’de, Filistin’in biri Yahudi, öteki Arap olmak üzere iki devlet arasında paylaşılmasına karar verdi. İki devletli bu çözümü Yahudiler kabul ederken, Araplar reddetti. BM, ayrıca Kudüs’e ayrı bir çözüm getirerek, kendi denetiminde, milletlerarası bir bölge statüsü tanındı. Bu çözüm de Arapları tatmin etmediğinden, kaçınılmaz olarak ve zaman zaman şiddeti değişen boyutlarda hala süren İsrail-Filistin Savaşı başladı. 
 
14 Mayıs 1948 yılında İngiliz mandasının sona ermesi üzerine, David Ben Gurion, bağımsız İsrail Devletinin kurulduğunu açıkladı. Fakat bu ilanın üzerinden 24 saat geçmeden; Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları İsrail topraklarına saldırdılar. Böylece, Birinci Arap-İsrail savaşı başladı. 


 
Bir yıl kadar süren bu savaşta, sadece yetmiş beş bin kişilik bir ordusu olmasına rağmen İsrail, beş Arap devletini yendi ve Birleşmiş Milletlerin çabasıyla yapılan anlaşmanın sonucunda, İsrail toprakları oldukça genişledi.  
1964 yılında yeniden yoğunlaşan Araplar-İsrail gerginliği neticesinde, Filistin Kurtuluş Teşkilatı ve bu teşkilata bağlı bir ordu kuruldu ve Teşkilat gerilla faaliyetlerine başladı. 1967 Nisan’ında, Suriye ve İsrail arasındaki sınır bölgesinde sabotaj hareketleri arttı. Birleşmiş Milletler askerlerinin, kendi denetimlerinde bulunan Sina Yarımadasını terk etmeleri ve burada üslenen Mısır birliklerinin Şarm-el Şeyh’i işgal etmeleri üzerine, 5 Haziran 1967’de yeni bir savaş başladı. Çok kısa süren ve Arap ülkelerinin mağlubiyeti ile sonuçlanan bu savaşın ardından, İsrail, Kudüs’ün tamamını, Sina Yarımadasının ve Suriye’nin güneybatı kesimini ele geçirdi. 
 
Filistinlilerin işgal altındaki bir hayatla mücadele etmek için 6 Aralık 1987’de başlattığı ve Birinci İntifada olarak bilinen, askeri bir güç karşısında taş ve sopalarla sürdürdüğü direniş, bugün hala devam ediyor. 

Alıntı:
http://www.ajanshaber.com/israil-devleti-neden-ve-nasil-kuruldu-haberi/63101

1 Mayıs 2014 Perşembe

Demokrasi, Dünyanın Geri Kalanı İçin Değil, Amerikan Halkı İçin Mevcuttur

İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi Devletler Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hasan Köni


27 Nisan 2014 Pazar

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek: "Taksim'de şunu görüyoruz; Apo posterleri açılacağını şimdiden ilan ediyorlar. PKK Taksim'de olacağını, BDP Taksim'de olacağını söylüyor. Birtakım başıbozuk gruplar oralarda tertip kokan hazırlıklar içerisindeler. İşçi sınıfı Taksim'de değil, İşçi sınıfı Kadıköy'de, Türk bayrağı Kadıköy'de. Türk bayrağı, İstiklal Marşı nerede İşçi Partisi orada. Emekçi sınıflar nerede İşçi Partisi orada. Taksim'de emekçi sınıflar yok, bölücülük var. Küresel merkezler tarafından yönlendirilen turuncu kuvvetler Taksim'de. Onun için halkımızı da uyarıyoruz. Herkesi işçi sınıfının, emekçilerin ve Türk bayrağının olduğu Kadıköy'e ve Tandoğan Meydanı'na çağırıyoruz."

25 Nisan 2014 Cuma

09.04.2014

İdris Naim Şahin 2012 yılında Erzurum ziyaretinde ‘Sayın bakanım senin geldiğine çok sevindim’ diyen vatandaşa ‘Yok ya. Nerden bileyim sevindiğini? Hadi bir takla at ya da oyna bir göreyim’ demişti.

09.04.2014

Recep Tayyip Erdoğan: "Evet, bunları biz asla unutmayacağız. Bu ihaneti, alçaklığı asla unutmayacağız. O atılan manşetleri, unutmadık unutmayacağız. Basın, ahlak ilkeleri ayaklar altına alınarak manşetlerin, sütunların, köşelerin vahşilerin elindeki mızrak gibi nasıl kullanıldığını, asla unutmayacağız. Muhalefet partilerinin, hainlerle yaptığı işbirliğini asla unutmayacağız."

Recep Tayyip Erdoğan: "Utanmadan, sıkılmadan, bizden kendi arzu ettikleri gibi bir balkon konuşması yapmamızı istediler. Bütün yapılanları sineye çekecektik. İnsana yakışmayan o alçakça, ahlaksızca saldırıların güya üzerini çizecektik. Hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam edecektik. Bizden her şeyi unutmamızı bekliyorlar. Hayır beyler, biz boynumuzu yere eğmiyoruz ve eğmeyeceğiz. Biz bu yapılan ihaneti, alçaklığı sineye çekmeyeceğiz. Açık açık söylüyorum. Hiç kimsenin yaptığı yanına kar kalmayacak, ihanet casusluk ve edepsizlik, asla karşılıksız kalmayacak. Buradan açık açık söylüyorum, 30 Mart çok ama çok önemlidir. 30 Mart, vesayet defterinin dürüldüğü tarihtir. Kibir abidelerinin artık yıkıldığı tarihtir. Bir mürebbiye edasıyla, kendini beğenmişlikle, milleti terbiye etme küstahlığına girişen imtiyazlı çevrelerin, ebediyen kaybettiği bir tarihtir."

Recep Tayyip Erdoğan: "Önce miting meydanlarında milletimiz gövde gösterisini yaptı. Ardından, sandıkta söyleyeceğini çok net söyledi. Bu mesajı CHP alamadı, MHP alamadı, BDP alamadı. En önemlisi, halkımız bize paralel yapıyla mücadele talimatını verdi.

Vatana ihaneti, ajanlık faaliyeti artık tescillenen bu yapının tasfiyesi için millet bize yetki verdi. Tekrar ediyorum, yapılan ihaneti asla unutmayacağız. MİT TIR’larına yapılan saldırıyı, en gizli görüşmenin yayınlanmasını, şahsıma, aileme, arkadaşlarıma yapılan saygısızlıkları, asla sineye çekmeyeceğiz. Sorumluların hepsi, yargı önünde hesap verecekler.

Kendi paralel yargıları önünde değil, milletin yargısı önünde hesap verecekler. Hukuk dışı ekonomik faaliyetlerin tamamını inceleme altına alacağız. Kayıtsız şekilde toplanan paraların da haraçların da hesabı tek tek sorulacak.
"

Recep Tayyip Erdoğan: "Ve unutmayın, namussuzlar kadar namuslular cesur olmadıkça başarıyı elde edemeyiz."

Recep Tayyip Erdoğan: "Paralel yapının mensubu olan kardeşlerime de bir kez daha çağrı yapıyorum. Bu yapının, ne kadar yalancı iftiracı olduğunu, eminim ki bu kardeşlerim de gördüler. Kardeşlerimin ciddi bir aldatılmışlık duygusu içinde olduklarını biliyorum. Bu yapı, çok ciddi, itikadi sorunları ihtiva eden bir yapıdır. Örgüt liderinin bir alim değil, bir hoca değil, bir holding patronu olduğu açıkça görülmüştür. Onların hissiyatını paylaşıyorum. Onlar gibi biz de ihanete uğradık. Tabanı kast ediyorum, tavanı değil. Bu zor günleri aşacağımıza, yürekten inanıyorum."

Recep Tayyip Erdoğan: "Paralel yapının algı operasyonlarına göz yumacak değiliz. Her iddianın da incelenmesinden kaçınmayacağız. TBMM’nin iddiaları soruşturmasını, bizzat iddiaların hedefi olan arkadaşlarımız istedi. Gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlayacağız."

Recep Tayyip Erdoğan: "İnsanların iffetini, namusunu, şerefini aile yaşantısını, kurdukları kurtlar sofrasına meze yapıp tüketmenin mücadelesini verdiler. Bir süre sonra fırlatacak bir şey bulamayınca, kendi şereflerini, namuslarını, haysiyetlerini dahi gözden çıkarıp onları bile fırlatmaktan çekinmediler. İnsanların vefat etmiş annelerine hakaret etmekten tutun, milleti aşağılamaya kadar, ahlaksızlığın, alçaklığın her çeşidini sergilediler. Anketlerle manipülasyon yaptılar. 30 Mart akşamından itibaren, postal giymiş haber ajanslarını da kullanarak, sonuçları çarpıtmaya çalıştılar. Kendi yenilgilerini konuşmak yerine, günlerce hile iddiaları üzerinden sokakları kan gölüne çevirmenin hesabını yaptılar."

09.04.2014

Hüseyin Yayman: "Her şeyi denedik ama başarılı olamadık, yeni bir yol bulmalıyız psikolojisiyle hareket eden uluslararası odaklar ve ortakları son sahnede ‘Erdoğan’a suikast’ kartını sahaya sürecekler. Başarılı olabilirler mi? Bunu zaman gösterecek. Ancak cumhurbaşkanlığı seçimine kadar gerilim artarak devam edecek. Evrensel prensiptir, hiçbir doğum sancısız olmaz..."

Hüseyin Yayman: "Bundan sonra ne tür izahat yapılırsa yapılsın tarih, Kemal Kılıçdaroğlu’nu Gülen hareketiyle taktik işbirliği, Gülen hareketini ise CHP için CHP’lilerden daha çok çalışan bir yapı olarak kaydetti. Peki bu ayıp mı? Tabii ki hayır. Değer atfederek bir hüküm vermiyorum sadece olgusal bir tespit yapıyorum. Girdikleri iddiada her şeyini kaybedenlerin yollarından dönmeyecekleri anlaşılıyor. Seçimin üzerinden bir hafta geçmesine rağmen özeleştiri konusunda herhangi bir işaret gelmedi. Bu cephenin politik psikolojisini ‘operasyonlara rağmen sandıkta yenemedik’ kızgın ruh hâli oluşturuyor."

Hüseyin Yayman: "Anti-Erdoğan cephesi’ yerel seçimlerde büyük bir mağlubiyet aldı. Erdoğan karşıtı blok için aritmetik olarak kaybetmenin ötesinde dramatik bir tablo var. Başta Gülen hareketi olmak üzere onunla konjonktürel işbirliği yapanlar ve yurt dışındaki suflörleri ‘Erdoğan meselesini kişiselleştirerek rasyonel karar veremez hâle geldiler’. Bunun sonucunda büyük bir stratejik hata yaptılar. Erdoğan’la mücadelesini, ontolojik bir sorun hâline getiren bu cephe, dış sesin telkiniyle kumar masasında kazanacağından emin kumarbaz edasıyla tüm mal varlığını masaya sürdü. Bir anda her şeye sahip olacağına inan(dırıl)ıp politik rulet oynadı. Ancak şartlar lehine olmasına rağmen kazanamadı. Oyunu kaybettiği gibi tüm mal varlığını ve daha da önemlisi itibarını da kaybetti."


09.04.2014

Recep Tayyip Erdoğan: "Anayasa, cumhurbaşkanını yürütmenin başı olarak görüyor. Bu seçimden sonra sorumluluklar daha da farklı olacak. Protokol cumhurbaşkanı değil, terleyen, koşan, koşturan cumhurbaşkanı... Son zamanlarda muhalefet saflarından 'sivil cumhurbaşkanı seçilmeli' gibi ifadeler yükselmeye başladı. Ne demek 'sivil cumhurbaşkanı'? Partilerin adayları sivil değil mi? Ama meramları başka. Onlar 'Sivil' derken, Ahmet Necdet Sezer emsalini kastediyorlar. Çünkü onların gözünde rahmetli Turgut Özal da, hatta Süleyman Demirel de sivil değil."

Recep Tayyip Erdoğan: "Kirli işbirliği, kara kampanya bundan sonra da sürecek. Elbette tedbirlerimizi alacağız. Bizim 'Ubudiyetimiz' Kur'an'a dayanır. Biz Allah'a ve Resul'üne itaatten başkasını bilmeyiz. Bir kula kulluk etmeye kalkışmak, bize ters gelir. Pensilvanya, şu, bu... Allah korusun.''

Recep Tayyip Erdoğan: "Bir şeyler yapmak zorundayız. Çünkü halk parçalanıyor, aileler dağılıyor. 'şunu yapmazsan boşarım' noktasına gelen aileler var. 'Ben bir anda kesip atamam' diyen hanımlar var. Behey hanım, senin beynin, aklın, idrakin yok mu?"

Recep Tayyip Erdoğan: "Anayasa referandumunun ardından yargıda oluşan yapı var. Anayasa Mahkemesi önünde gözü kapalı bir kadın heykeli var. Ama bunlar öyle değil. O yüzden neleri var, neleri yoksa inceleniyor. Eskiden hakaret davalarında lehimize karar verenler, şimdi aleyhte karar alıyorlar. Alt mahkeme bize hak veriyor, yukarıdan 'Hakaret değil, ağır eleştiri' gerekçesiyle dönüyor."

Recep Tayyip Erdoğan: ''Rehavete kapılmadan çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Takiye, yalan, yenir-yutulur olmayan iftiralar. Haremimize varıncaya kadar iftiralar atıldı. Tabii bunun bir de hesap günü var. O gün gelince hesaplaşacağız. Yerle yeksan olacaklar. Zaten kaçan kaçana... Pensilvanya'ya, New York'a, Brüksel'e... Daha da kaçacaklar.''

Recep Tayyip Erdoğan: "Anayasa Mahkemesi verdiği kararla yasaları ters-yüz etti. İnsan 'Anayasa Mahkemesi'nde de mi Paralel Yapı var' diye düşünüyor. ABD de onların avukatlığına soyundu."


12.04.2014

Recep Tayyip Erdoğan: "Bu bir çevre yatırımıdır. Ah Geziciler ah... Sizin işiniz molotoflarla yakıp yıkmak, cam çerçeve indirmek. Bizim işimiz inşa etmek."

--

Bülent Arınç: “Üç dönem kuralı, Allah'ın emri de değil, bu konuda bir ayet yok. Bu bir tüzük kuralıdır. Tüzükte bir değişiklik MKYK kararıyla olağan veya olağanüstü kongreye götürülür, orada iptal yönünde bir karar da alınabilir. Kaldı ki Sayın Başbakanımız, ben ve bazı arkadaşlarımız dışında 'bu kural kalsın' diyenler çok azınlıkta, 'bu kural kaldırılsın' diyenler daha çoğunlukta. Anadolu'ya çıktığımızda hiç tanımadığımız insanlarla görüştüğümüzde bile 'bırakın bu kuralı filan, siz yolunuza devam edin' diye endişelerini ifade edenler var."

--

Twitter açıldı. Hayırlı olsun. Ama şu bunu ortadan kaldırmıyor. Twitter 140 karakterli de olsa, 120 karakterli de olsa gerçek dünyada suç olan her şeyin sanal dünyada da suç olduğunu kabul etmemiz lazım. Dolayısıyla insanları suça teşvik eden, insanların özel hayatına saldırıda bulunan, gizli kalması gereken konuları deşifre eden ve bunu Twitter yoluyla yapanların bir şekilde engellenmesi lazım.

--

Beşir Atalay: "Özellikle polis, yargı içinde vesaire yanlış yapan bir yapılanma oluşturan unsurlarla ilgili dosyalar oluşuyor. Hukukun içerisinde tedbirler alınacak çalışmalar yapılacak diye. Onlar başladı seçimden sonra. O dosyalar bir bir olgunlaşıyor. Giderek bunlar ya idari karara dönüşüyor, görevden atılmalar, veya yargıya gidecek. Dolayısıyla bu da onlardan biri. Dün İçişleri Bakanı bu konuda sayıları falan verdi. Bu konuda hükümetin kararlılığını ve yapılması gerekenleri mutlaka yapacağını bir defa daha hatırlatıyorum. Başbakanımızın da Salı günü grup konuşmasında ifade ettiği buydu zaten. Süreç yürüyor"

--

I. Dünya Savaşı esnasındaki İttihat ve Terakki iktidarı döneminde, Ermeni tebaasına karşı uygulanan tehcir esnasında meydana gelen ölümler, Türkiye’de “Sözde Ermeni Soykırımı” ya da “Ermeni Soykırımı İddiaları” olarak değerlendirilirken özellikle Ermeni diasporası tarafından, soykırımın tanınması çabaları uzun yıllardır devam etmektedir. 20 kadar ülke parlamentosunca tanınmış bu iddia, hemen hemen her yıl ABD Kongresinde görüşülür ve Türkiye ile ilişkilerde bir gerginlik sebebi olur.

--

Recep Tayyip Erdoğan: "30 Mart'ta hezimete uğrayan muhalefet, inanıyorum ki tabandan gelen taleple artık yeni bir yapılanmanın da içine girecektir. Sürekli kaybeden, sürekli başarısız olan bir muhalefet Türkiye'ye umut veremez. Pensilvanya'nın kuyruğuna takılacak kadar ilkelerinden, ideallerinden taviz veren bir muhalefet Türkiye'ye vizyon çizemez."

--

Belli ki bugüne kadar Anayasa Mahkemesi Başkanı’nı ve mahkemesini gündeme almaya zorlayan bir şeyler yoktu. Demek ki gündemi alınmasını sağlayan ivedi başka şeyler oldu.

--

Eğer yargı, daha önceleri Silahlı Kuvvetler veya zaman zaman basın, siyaset kurumunun elinden rol çalma çabası içinde olursa bu tekrar eski vesayet tartışmalarını getirir.

--

Tabulaşmış, faydası ve kolaylığı tartışmasız olan işlevleri değiştirmek imkansız gibi.

--

İster sevelim ister sevmeyelim, insani olarak sadece; bir ağaç için ortalığı ayağa kaldıranlar, 529 kişi için ağzını açmıyor. Sokaklara kimse dökülmüyor. Bu nasıl demokrasi talebi ve yaşam talebi?

--

Recep Tayyip Erdoğan: "Türkiye'deki artık son çete paralel çetedir, bunu da tasfiye ederek Türkiye'nin ayağına takılan tüm prangaları ortadan kaldırmış olacağız."

--

Recep Tayyip Erdoğan: "17 Aralık'ta yapılan operasyona 'darbe' dediğimizde içeriden ya da dışarıdan birileri bunu kabullenemiyor. 17 Aralık operasyonu bal gibi darbe girişimidir."

--

Vicdanı, cesareti olmayan, halkını köle gibi gören üzerinde efendileri olan bir hukuk sistemi her an cinayet işlemeye hazır bir hukuk sistemidir.

--

Ertem Şener: Bilal Erdoğan ve Başbakan Erdoğan için yazdığım mesajlar için beni yılın yalakası seçtiler.

--

Ertem Şener: Biz fazla özgür olduğumuzda sağa sola saldıran bir milletiz. Saat 8'de gel desek 10'da gelir bizim oğlumuz. Ama tokadı atıp 8'de gel desek 6'da geri gelir.

--


14.04.2014

Melik Gökçek: "Kendimi aldatılmış hissediyorum. Çok kırgınım. Aldatıldığımı 17 Aralık'tan sonra çok daha iyi anladım. Bir de insanların şunu anlaması lazım. Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı'na (TÜRGEV) suçlama yapıyorsun. TÜRGEV'e yapılan bütün yardımlar... Hepsi makbuzlu ama diğer yardımlara bakıyorsun, makbuz yok. Kendi makbuzsuz yaptığı hizmetleri hayır olarak görüyorsun da TÜRGEV'in makbuzlu yardımlarını hayır olarak kabul etmiyorsun. Bunlar TÜRGEV'i rakip olarak gördüler. "

Melih Gökçek: "Asker korkusuyla paralel yapı korkusunu kıyaslarsam, Paralel yapıyı daha tehlikeli görüyorum. Asker bağırır çağırırdı ama kolundan tutup içeri atmazdı. Ancak darbelerde insanlar hapse atılırdı. Şimdi darbe olmadan, insanlara bazı suçlamalar yükleniyor ve hapse giriveriyorlar. "

Melih Gökçek: "Bu seçimlerden önce bana gelip "Bizim Sayın Başbakan'a gidip tekrar aday gösterilmesini istediğimiz tek aday sensin" dediler. Sonra da ne benim hırsızlığım kaldı ne başka birşey. Ben de soruyorum. "Size ne yaptım da bana böyle yaptınız? Ne istediniz de yapmadım? Kendimden ayrı tutmazdım, kardeş olarak görürdüm?""


15.04.2014

Şamil Tayyar: "Bu çete Ergenekon'un yerini almış ve Ergenekon'dan daha tehlikeli bir yapıya dönüştüler. Hem CIA'dan hem de MOSSAD'dan destek aldılar. Ergenekon mücadelesi bile yıllar aldı. 3 gün beş gün içinde bunun sonuçlanacağını düşünmek hayalcilik olur."

--

17 Aralık sürecinin başlamasıyla birlikte özellikle Emniyet ve yargı içindeki ‘paralel yapı’nın devletin derinliklerine kadar işlediğini tüm çıplaklığıyla gördük.

--


19.04.2014

Reza Zarrab: "Bu saat nereden geldi? "700 bin liralık saat mi olur" dediler vs. Koskocaman 200 trilyonluk altın ticaretinin analizini herkes bırakmış, saat analizi yapıyorlar. Bakın saatle alakalı mahkemeye sunulan belgelerden sonra, o saati diline dolayan beyefendilerin nasıl bir özür dileyeceklerini çok merak ediyorum. O saati Sayın Çağlayan'ın koluna Paralel mi taktı? Zarrab mı taktı, Sayın Bakan kendi mi taktı? Hepimiz göreceğiz. Piyanoyu da göreceğiz... Sadece bu ikisi değil, dosyadaki bütün detayların cevabını göreceksiniz. Gizlilik kalktığında er ya da geç, 2-3 ay sonra ortaya çıkacak."


19.04.2014

Recep Tayyip Erdoğan: "Sahte ihbar mektuplarla, yasadışı dinlemelerle sahte delillere tasarlanmış ve ayarlanmış bir kısım yargı mensuplarıyla, insanların nasıl mahkum edildikleri bugün çok daha belirgin bir şekilde görülebiliyor. Bunlar hukuk, adalet saikiyle vicdan saikiye değil tamamen örgüt saikiyle yapılıyor."


19.04.2014

DEP eski Genel Başkanı Yaşar Kaya: "21 yıl önce, ben bir siyasi partinin genel başkanı olarak bir gazetenin sahibiydim. O dönemde tam 24 cenaze kaldırdım. Kurşunların yağdığı, geleceği bilinmeyen korkunç yıllardı o dönem. Milletvekillerimiz cezaevine kondu, arkadaşlarımız öldürülüyordu.(Mehmet Sincar ve Vedat Aydın). Tansu Çiller’in ölüm listesinde ben ikinci sıradayım. Öldürüleceğimi bildiğim için Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldım. Kimse çocuklarına Kürtçe isim veremiyordu. Kürtçe dergiden dolayı hapis yattım. Kürt meselesi konuşulmuyordu. İnsanlar Kürtçe konuşamaz, konuşanların başına ise büyük belalar geliyordu.
Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin gördüğü en cesur başbakanıdır. Ben Menderes, Özal ve Demirel dönemini de yaşadım. Mukayese ettiğimde Sayın Erdoğan Türkiye’nin gördüğü en cesur adam. Bu süreçte büyük risk aldı. İyi adımlar attı, iyi şeyler yaptı ve yapacaktır. Bu süreci sonuca götürecek diye umudum var."


20.03.2014

Şu hale bak, şu hale bak, yani 10 yıl, 15 yıl önce benim de bir saygım yok değil, vardı, ama artık ben bu saygılarımı felan kaybettim, çünkü ben böyle bir insana saygı duyamam, saygı duyarsam biz önce kendime saygısızlık yapmış olurum ve tüm insanlara saygısızlık yapmış olurum. Böyle birşey olamaz. Nedir o. Gece seanslar yapıyorlar ya. Allah ıslah etsin ya.

--

Video sunumu olarak Türk Bayrağımız ve İstiklal Marşımızın söylenmesi yasaklanır mı ya, ne kadar anlamsız bir yasak, hala Türkiye’nin bu tür yasaklarla uğraşıyor olması ne kadar üzücü, utanç duyuyorum. Ses dinleme videolarını yasaklamak bile akıldan geçmezken. Ne tezat ülkeyiz.

--


22.03.2014

Recep Tayyip Erdoğan: “Bundan sonra Türkçe Olimpiyatları falan hikâye. Bitti o iş artık. Bizden stat alacak, kapalı spor salonu alacak… Geç o işi, geç. Kapandı o defter artık. Bir delikten bir kere daha sokulmayız. Bitti o iş.”


23.03.2014

Bülent Arınç: "30 Mart'tan sonra ne olduklarını göreceğiz ama şu yürek burkan çalışmaları beni fevkalade üzüyor. Yani köylere, kasabalara giderek, bizim tavassutumuzla en iyi noktalara gelmiş insanlar, 'Bu hükümeti bitireceğiz' diyerek başka partilere oy topluyorlar."

Erdoğan'ın faizle 12 yıllık bitmeyen mücadelesi

Erdoğan'ın faizle 12 yıllık bitmeyen mücadelesi

  • KERİM KARAKAYA
[image]Anadolu Ajansı
AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2002 seçimlerini kazanmasının ardından balkon konuşması yaptı. Erdoğan'ın ilk üç yılında 2001'de yüzde 70'leri aşan enflasyon, yüzde 20'lere geriledi. (Tarih: 4 Kasım 2002)























2001 krizinin Türkiye ekonomisinde açtığı yaralar henüz tazeyken iktidarı devralan AKP ve lideri Recep Tayyip Erdoğan, daha hükümetteki ilk günlerinden itibaren faizlerin düşürülmesi yönünde politika benimsedi.
2001'de ekonomiden sorumlu bakan Kemal Derviş'in önderliğinde belirlenen ve Merkez Bankası'nın bağımsızlığını temel alan programa sadık kalan Erdoğan Hükümeti, böylece zaten düşüşe geçmiş enflasyonu daha aşağı seviyelere çekmeyi başardı. 2001'de yüzde 70'i aşan enflasyon üç yıl içerisinde tek haneye düşmüş, bu sayede faizler yüzde 60'lardan yüzde 20'li seviyelere inmişti. Ancak Erdoğan için faizlerdeki bu düşüş yeterli değildi. Çoğu yetkiliye göre Merkez Bankası'nın bağımsızlığını aşındırmak pahasına faizleri düşürmek için baskı yapmaya hazırdı.
İLK FAİZ KAVGASI
[SB10001424052702303532704579480992133412448]
Anadolu Ajansı
















Başbakan Erdoğan'ın faizlerin düşmesi yönündeki baskın söylemi, iktidarının her yılında giderek arttı. Ekonomistler ve yetkililere göre bu tavrının arkasında iki neden olabilir: Düşük faiz sayesinde sağlanacak büyümenin oy getirdiğini bilen bir siyasinin popülist tutumu ve faizi yasaklayan dini inançları.
Erdoğan faiz nedeniyle ilk büyük kavgasını, 2003 yılında dönemin Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti ile yaptı. 2003 Mayıs ayında 450 milyon dolarlık döviz alım ihalesi yapan Merkez Bankası'na ateş püsküren Erdoğan, "Bu sanal bir müdahaledir. Faizler 3-5 puan aşağıya alınabilirse iyi olacaktır. İş dünyasının bu konudaki ıstırabını paylaşıyoruz" diye konuştu. Merkez Bankası'nın bağımsızlığına müdahale olarak algılanan bu demece Serdengeçti'nin cevabı gecikmedi: "Siyasi baskı ile faizler düşmez.".
Ancak Erdoğan da geri adım atmayarak, bu kez daha sert bir mesaj verdi: "Her kesimle konuşuyoruz. Biz haklıyız. Üzerine düşeni yap.".
Böylece Erdoğan ile Merkez Bankası yetkilileri arasında ilerleyen yıllarda da birçok kez tekrar edecek olan "faiz kavgası" başlamış oldu.
[image]Anadolu Ajansı
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bakanı Ali Babacan (18 Ocak 2003)













Yine de Başbakan Erdoğan'ın ekonomi konusundaki kararlarda, iktidarının ilk yıllarında sonraki yıllarının aksine ikna edilebildiği belirtiliyor. 2001-2006 yılları arasında Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) üyesi olarak görev yapan Güven Sak, "Başbakan ile bu dönemde konuşulabiliyor ve ikna edilebiliyordu." diye belirtiyor. Dönemin bir diğer PPK üyesi Şükrü Binay ise IMF ile bir anlaşma olduğunu, bu nedenle bağımsız karar almanın çok mümkün olmadığını belirterek, "Bu nedenle hükümetten bir talimat gelmesi söz konusu değildi. Her şey iyi giderken Erdoğan bunu bozmak istemezdi." dedi. Bu söylenenleri doğrular nitelikte Merkez Bankası yetkilileri Başbakan'a birkaç hafta sonra ekonomi konusunda brifing verdi. İkna olmuş görünen Erdoğan, "Her şey kontrol altında" açıklaması yaptı. Ancak yetkililere göre sonraki yıllarda bu durum değişecek ve Başbakan'ı ikna etmek zorlaşacaktı.
Süreyya Serdengeçti, kendisinin başkanlığı dönemindeki yaşananlar konusunda ilk etapta sorularımızı yanıtlamadı.
DURMUŞ YILMAZ İLE SIKINTILI GÜNLER
2006 yılında Merkez Bankası başkanlığı koltuğuna oturan Durmuş Yılmaz da faiz konusunda sık sık Erdoğan ile karşı karşıya geldi. Faiz düştükçe enflasyonun da düşeceğine inanan Başbakan Erdoğan, bu teorisine katılmayan Durmuş Yılmaz ile söz düellosuna girmekten kaçınmadı. 2006'nın Aralık ayında Erdoğan, bir toplantıda Yılmaz'ı eleştirmiş ve faizlerin indirilmesi gerektiğini söylemişti. 20 yıldan fazla süredir Merkez Bankası'ndan çalışan ve bağımsızlık konusunda hassas olan Yılmaz, "Faizler bizim elimizde, indirebiliriz de çıkartabiliriz de" diye karşılık verdi. Yılmaz, sonrasında birçok kez faizin bir sonuç olduğunu ve hükümet enflasyonu düşürmek için adım attıkça faizlerin de düşeceğini söyleyerek Başbakan'ın söylemine ters düştü.
Durmuş Yılmaz'a konu hakkındaki fikirlerine ilk etapta ulaşılamadı.
[image]Anadolu Ajansı
AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2002 seçimlerini kazanmasının ardından balkon konuşması yaptı. Erdoğan'ın ilk üç yılında 2001'de yüzde 70'leri aşan enflasyon, yüzde 20'lere geriledi. (Tarih: 4 Kasım 2002)















Bir süre sonra "sıfır faiz politikası" söylemini güçlendiren Erdoğan, yüksek faize karşı hükümet yanlısı medya desteği ile birlikte "faiz lobisi" kavramını ortaya atacak ve faizlerin indirilmesine karşı gelen her kesimi bu kavram çerçevesinde suçlamaya başlayacaktı.
BAŞBAKAN NEDEN DÜŞÜK FAİZ İSTİYOR?
Dönemin bir Merkez Bankası yetkilisi, düşük faiz söyleminin arkasında Başbakan'ın dini inançlarının yattığı belirterek şöyle konuştu: "Başbakan dini inançları gereği faizin haram olduğunu düşünüyor. Sıfır faiz politikası bunun bir sonucu. Başbakan homo economicus'a değil, homo islamicus'a inanır.".
Başbakanlık ofisi iddialar konusunda bir yanıt vermedi.
Türkiye'nin faiz tartışması 2008'de küresel krizin patlak vermesiyle önemli bir kavşağa geldi. Ekonomik krize karşı harekete geçen Merkez Bankası, yüzde 20'nin üzerinde olan politika faizini bir yıl gibi kısa bir süre içerisinde tek haneye indirdi.
Buna karşın Başbakan Erdoğan ve dönemin ekonomiden sorumlu bazı bakanları için faizler hala çok yüksek oranlardaydı ve düşmeliydi. 2010 yılında Merkez Bankası'nın uygulamaya koyduğu ortodoks olmayan, düşük faiz ve yüksek zorunlu karşılıklar politikası çoğu uzmana göre siyasilerin "düşük faiz" isteğini karşılamak için dizayn edilmişti. Bu tarihten itibaren Merkez Bankası, bulduğu her fırsatta politika faizlerini düşürdü ve tarihi düşük seviye olan yüzde 4,5'e kadar indirdi.
The Wall Street Journal Türkiye'nin görüştüğü eski ve mevcut Merkez Bankası yetkilileri, ekonomistler ve bağımsız analistler, 2011'den sonra Erdem Başçı'nın başkanlığında Merkez Bankası bağımsızlığının geçmiş dönemlere göre önemli ölçüde gerilediğini ve siyasi baskının arttığını belirtiyor.
TÜRK USULÜ PARA POLİTİKASININ ÇÖKÜŞÜ
Doktorasını ABD Merkez Bankası Fed'in eski başkanı Ben Bernanke'nin öğrencisi olarak hazırlayan ve bir süre de Merkez Bankası'na danışmanlık yapan Bilkent Üniversitesi'nden Refet Gürkaynak siyasi baskı altındaki Merkez Bankası'nın faiz artırımı yapmadan faiz artırım etkisi yaratacak politikalar geliştirdiğini belirtiyor. "Merkez Bankası'nın üzerindeki siyasi baskı faiz artırımını zorlaştırdı" diyen Gürkaynak, "faiz artıramıyorsanız etkisi faiz artışı olabilecek politikalar bulmaya çalışıyorsunuz. Bu kısıtlar altında Merkez Bankası yapabileceğinin en iyisini yaptı. Bu durumdaki en iyi bile yeterince iyi olmayınca faiz artırımını kullanmak gerekti." diye konuştu.
Merkez Bankası, "Türk Usulü Para Politikası" dediği, faiz koridoru gibi çoklu politika faizine dayanan politikası 2014'ün Şubat ayında piyasalardaki büyük çalkantı sonucunda çöktü. Piyasalardaki büyük harekete karşı daha fazla dayanamayan ve daha birkaç gün önceki toplantısında faizleri artırmayan Merkez Bankası, 27 Ocak'ta dolar kurunun 2,39'a fırlaması sonrasında olağanüstü toplantı kararı aldı ve faizleri 5,5 puan artırdı. Basına yansıyan haberlere göre bu karar çok kolay alınmamış ve Başbakan Erdoğan danışmanlarının da itirazı nedeniyle karara karşı çıkmıştı.
Merkez Bankası konuya ilişkin yorum yapmadı.
FAİZ BASKISININ SONU
image
Anadolu Ajansı
2011 yılında Merkez Bankası Başkanlığı koltuğuna Erdem Başçı oturdu. Merkez Bankası'nın uygulamaya koyduğu ortodoks olmayan, düşük faiz ve yüksek zorunlu karşılıklar politikası çoğu uzmana göre siyasilerin "düşük faiz" isteğini karşılamak için dizayn edilmişti. Bu tarihten itibaren Merkez Bankası bulduğu her fırsatta politika faizlerini düşürdü ve tarihi düşük seviye olan yüzde 4,5'e kadar indirdi.


















Faiz artırımı kararı sonrasında açıklama yapan Erdoğan, "Faiz artırımına karşıyım. Sorumluluğu onlara aittir" şeklinde konuştu. Erdoğan, 4 Nisan'da yaptığı açıklama da bu görüşlerini yinelerken Merkez Bankası'nın olağanüstü toplantı yaparak faizleri düşürülmesini talep etti.
Eski bir Merkez Bankalı olan ekonomist ve Yazar Uğur Gürses, Türkiye'deki siyasilerin geçmişte de faizlerin düşürülmesi yönünde benzer baskılar uyguladığını hatırlatıyor ve ekliyor: "Yöneten siyasetçilerin Merkez Bankası'na faiz baskısı, genel faiz oranlarının nihai olarak görece daha yüksek bir yerde olmasını getiriyor. Son 20 yıllık siyasi tarih bunun örnekleriyle dolu. 1994 krizi, bizatihi Başbakan Tansu Çiller'in ekonomik temellerden uzak biçimde bir düşük faiz takıntısı yüzünden patlak vermiştir. Bedelini de misliyle hane halkı ve şirketler kesimi ödemiştir. 2011'de ve 2014'de olan da budur; faizlerin bir süre yarım-bir puan düşük tutulması uğruna, sonunda 4-5 puanlık artışlar yapılmak zorunda kalındığı, mali çalkantı yaşandığı süreçler ortaya çıktı"